Yıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.
Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!
Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.
Birkaç örnek vermek istiyorum.
Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!
Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!
Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.
Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.
Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.
Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.
Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması
gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.
En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.
Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.
Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!
Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).
Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!
“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!
5 yorum yapılmış.
Barış, sanıyorum çok hoşlanmıyorsun övgülerden ama yine de yazmak istiyorum. Gerçekten, hayli hacimli, fazlasıyla zekice ve bir o kadar da keyifli yazıların var. Seni okumak büyük zevk.
Konuyla ilgili sayılabilecek birşeyi de not etmek istiyorum. Son yıllarda, bu “mistisizm” hikayesinin bir başka boyutunu, dahi Türk önderleri sömürmeye başladı. Mevlana, bütün vasıflarından arındırılarak mistik bir öğreti sembolü şeklinde lanse edilip, batı dünyasının fuzuli işlere bolca para harcama fantazisinin yeni hedefi haline getirildi. Oysa O, büyük bir din alimi olmasının yanında, eşsiz bir bilim adamıydı. Bu para hırsı uğruna bakalım daha neler yapılacak…
Sağol beğendiğin için; düşündüğünün aksine övgüyü, hatta yağcılığı çok severim
Hatta, çok zengin olsam, Türk basınından birkaç özel kalemşör tutarım, sırf bana yağcılık yapsınlar diye!
Sevmesine severim yalakalığı, ama övgüyle yağcılığı iyi ayırıp, ikincisine inanmamak, birincisiyle şişinmemek gerek! Senin beğenmene sevindim; zira fikrine önem veriyorum.
Mevlana ile ilgili gelişmeleri açıkçası bilmiyorum. Sık sık söylediğim gibi, basından haberim yok. Takip etmiyorum. Kısaca açıklarsan, en azından araştırmam için vesile olur.
Aynen ben de övecem seni
Özellikle bir şeylere kızdığın yazılarda harika yazılar çıkarıyorsun
Uzakdoğu hakkında pek çok şeye ilgi duymakla beraber olayın bu kadar “mistik” olmadığını cidden bilmiyordum, fark ettirdiğin için teşekkür ediyorum.
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, sondan ikinci paragrafta mandalina dilimi boğazıma kaçtı
Bu kadar uzun güldüğümü de hatırlamıyorum, ehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehehe.
Sağol adaşım:)
Doğrusunu istersen ilk zamanlarda blogu not defteri niyetine -üstüne basarak söyleyeyim, günlük değil not defteri!- olarak kullanıyordum. O zamanlar google gelmesin diye ayar vermişim robots.txt’ye, ne bileyim, “arabanın sol aynası kaç paraymış öğren”, “liseden …’yi bul” gibi notlar alıyordum.
Neden sardım hiç bilmiyorum. Başlarda “iyi oluyor lan, yazarken düşünüyorum da(!)” diye gaza geldim. SOnra skor hırsı yaptım ve düşünmeden de -zaman zaman!- yazılabildiğini keşfettim(!). Gelgelelim, azıcık “sosyal” konulara girince sinirlenmeye başladım kendi kendime! Nokia’nın zort modeli çıktı diyorum 55 yorum geliyor, Türkiye’de sol yoktur, sol gösterip sağ çakarlar diyorum çıt yok. Acaip kızıyorum, üzülüyorum. Ne bileyim, Türk insanı, geleceğinden, alacağı eğitimden, sağlık hizmetinden, maaştan çok cep telefonuyla ilgili. Bu benim bünyeme dokunuyor.
Kimisi de, öyle ota boka sinirlenip herkese çattığımı sanıyor. Birkaç şirkete, adama filan bok attım, doğru, ama arada da adam gibi kurumları, şirketleri, insanları övüyorum. İnsanın yalaka ruhlu olması fena şey; en azından şu açıdan: herkese yağ çekince, gerçekten beğendiğin birşeyle karşılaşınca ne diyeceğini bilemiyorsun! “Ama kendi ağzından konuşuyorsun” diyeceksin; bir zamanlar pek seviştiğim bir blogger adına konuşuyorum diyelim. Sende seversin
Böyle giderse kanser olacağım sinir stres ve depresyondan.
Bak kızdım yine, alakasız yazıp duruyorum.
Mandalina dilimi olayına üzüldüm; bahsettiğim tiple karşılaşırsam -posttaki!- senin için boğazına portakal sokacağım.
Bazen kendime de kızıyorum ya, önem verdiğim yazıları okutmak için arada “duydunuz mu acaip bi ferrari çıktı”, “bu telefonu al hayatın mundar olmasın” tarzı ıvır zıvır yazdığım için.
Aslında harbici blog olarak saymıyorum benim blogu. Sen harbi blog gibi yazıyorsun mesela, benim blogroll’dakilerin çoğu da öyle yazanlar. Bu arada geçenlerde harika bir blog buldum, gözünü seveyim blogroll aç, bak özellikle bana link verme ama ben sana hem link vereceğim, hemde en az 3-5 kişiden sana link vermelerini sağlayacağım dedim, açmadı, kıl oldum link mink vermedim. İnadına okumuyorum da, merak da etmiyor değilim ne yazmış:) Demek istediğim, omurga sahibi olmak gerek. Bu yüzden senin gibi adamları tutuyorum.
çok ilgimi çekti.bu konuda bir arkadaşımı dinledim ve hemen eve geldim araştırıyorum.
Şimdilik bir şey demiyorum ama yazın etkili.
her düşünceye saygılıyım