Stockholm Sendromu

Yazıya başlarken, “acaba doğrusu Stokholm mü, Stockholm mü?” diye tereddüt ettim. Uzun yıllar önce yazım kılavuzlarına itibar etmeyi bıraktığımdan, “daha ecnebi” görünen haliyle yazdım.

Stockholm sendromu oldukça bilindik bir hikayedir ve ismini de gerçek bir olaydan alır. Stockholm’deki bir banka soygunu sırasında, rehin alınan kişiler, kendilerini rehin alan soygunculara karşı aşırı bir sempati duymaya başlarlar; hatta tabir yerindeyse tek taraflı bir “gönül bağı” oluşur.

Stockholm sendromu kurbanlarından birinin de Patty Hearst olması ironiktir. Hearst ailesi, ABD tarihindeki mihenk taşlarından biri. Zamanın medya devi; günümüzde bile çok güçlü olmasına rağmen, TV furyasını yakalamakta geciktiği için tahtını Fox’a devretmek zorunda kaldı.

Hearst’ün ultra paranoyak FBI başkanı J. Edgar Hoover ile “çok yakın” olduğu bilinen bir gerçektir. Yaklaşık 50 sene FBI’ın başında kalan Hoover, muhtemelen Goebbels’den çok şey öğrenmiştir. Uyguladığı korku ve paranoya politikasının ABD halkı üzerindeki etkileri halen devam ediyor. Soğuk savaşın mucidi olmasa bile, en büyük “generali” ve “pratisyeni”, muhtemelen bu adamdır.

Hoover’ın medyanın toplum üzerindeki etkisini iyi analiz ettiği ve medyayı da iyi güdümlediği inkar edilemez. Maalesef bağımsız yayıncılık girişimleri sadece ABD’de değil, dünyanın hemen hemen her yerinde, maddi (ve siyasi) nedenlerden ötürü başarısız olmakta. Pozitif PC’yi çıkarırken, bir bilgisayar dergisi olduğumuz halde, bu başarısızlığı bizzat yaşadım. Onbinlerce okurumuz olmasına rağmen, birkaç bin satan dergiler sayfa sayfa reklam alırken biz sadece 1 reklam alabilmiştik. Bu yüzden Smart BS’i sadece GP2x’i Türkiye getirdikleri için değil, dergimizi desteklemelerinden ötürü saygıyla ve sempatiyle anarım. “Ölmüşler” gibi oldu:) Ama değil; GP2X, Türkiye şartlarında önemli bir başarı yakaladı. Bugün çok fazla GP2X’den ya da Smart BS’den bahsedilmiyorsa, nedeni basının ve rakipleri olan Sony’nin “abartılmış” gücündendir.

Stockholm sendromunun temelinde, haksız da olsa güce teslim olma gibi insanın en tiksindiğim özelliklerinden biri yatıyor. Patty Hearst, nasıl kendini kaçırıp yıllarca esir tutanlara teslim olduysa, milyonlarca ABD vatandaşı da Hearst ailesine teslim oldu. William Hearst’ün bir diğer ilginç özelliği ise, liberallikten muhafazakarlığa geçişidir. ABD senatosuna da giren Hearst, “rüzgarı arkasına alan” basının da herhalde ilk örneklerinden biridir.

Güce teslim olmanın psikanalitik açıklaması, bebeklerin çevresindeki onu koruyacak en güçlü yetişkine bağlanmasıdır. Bu bağlanma içgüdüsü, bilinçaltımıza işlediğinden hayatımız boyunca devam eder. Belki “devlet baba” lafının ortaya çıkışında da aynı bilinçaltı süreç çalıştı,kimbilir. Öte yandan, bu teori bana oldukça zayıf geliyor.

İnsanların mevcut konumlarını korumak istemesi, ya da sorumluluk almamak için konformist olmayı seçmesi (daha doğrusu bir seçim yapmaktan kaçınması) çok sık karşılaşılan durumlar ve bunlar üzerine yapılmış sayısız deney var. Bu içgüdünün tarihte toplumsal histeriler biçimine dönüştüğünü de görüyoruz. Aslında Hitler’in arkasından sürüklenen Alman halkının da, bile bile, karşı koymadan ölüme giden Musevilerin (ve Yahudilerin) de aynı ruh hali içinde olduklarını söyleyebiliriz.

Burada iki sinirbozucu şey var: birincisi, koyunlardan çok da farklı hareket etmiyoruz. İkincisi, dünyanın en yaşlı canlıları olmasak da, beynimizin geçirdiği evrim şaşırtıcı derecede az; hala primatın alt beynine sahibiz.




1 yorum “Stockholm Sendromu”

  1. cyclessirius :

    Nis 02, 08 at 2:00 pm

    mantıklı insan kendini dünyaya uydurur.mantıksız insan ise dünyayı kendine uydurur,işte tüm gelişmeler mantıksız olana bağlıdır diye pek sevdiğim bir söz vardır ,mantıksız taraf olmak bana uyan ama burda anlaşılmasın ki dünyayı,insanları elinde oynat …valla birileri bu sözde mantıklı insan rolünde oldukca hep baskalarının kölesi olacak gibi


Siz de birşey söyleyin!