* You are viewing the archive for the ‘akvaryum’ Category

Lepistes,Molly,Plati,Velifera,Kılıçkuyruk gibi canlıdoğuranlar ve doğum problemi

kılıçkuyruk yavrusuHer balığı severim ama canlıdoğuranların benim için ayrı bir yeri var. Üstelik bu hayvanlarla hep şansım tutmuştur: iyi ve sağlıklı balıklar bulabildim, durmadan sağlıklı yavrular aldım ve daha önemlisi, münferit sakat doğum vakaları ve filtreye kaçma nedenler gibi kaçınılamaz durumlar dışında, yavrular hep sağlıklı ve kayıpsız büyüdüler.

Her ne kadar canlıdoğuranların ayda bir kere sürekli olarak doğurdukları söylense de, bu doğru değil. Örnek vereyim; çoğu kaynak Mollilerin ayda bir kez doğum yaptığını söyler ve bu yanlış. Molilerin, Velifera’lar gibi, 8-10 hafta arasında doğurdukları tecrübelerimle sabit. Ancak, yavruları Lepistes ve Plati’nin neredeyse iki katı büyüklükte oluyor ve belli bir aşamaya kadar çok hızlı büyüyorlar. Lepistes ve Endler gibi küçük türlerde her ay doğum alışıldık bir durum; ancak yavrular çok küçük ve hassaslar; ama Moli yavrularına göre daha lineer bir hızla büyüyorlar.

Yavruluk-Bitkili Tank

En çok tartışılan konulardan biri de, balıkların nerede doğurması gerektiği. Yavruluk diyenler, haklı olarak, canlıdoğuranların yavrularını yemesinden şikayetçiler. Ana tankta doğursun diyenler de, yavruluğa alınan dişinin strese girip ölü ya da erken doğum yapmasından şikayetçi; ki onlarda haklı!

Bu sorunun en doğru cevabı, “iyi bitkilendirilmiş ana tank”. Ancak, “iyi bitkilendirilmiş” konusunu tecrübe ve gözlemlerime göre açmak istiyorum; zira tankın ne kadar bitkili olması hemen hemen hiç tartışılmamış bir konu.

Öncelikle, plati ve kılıçkuyruk başta olmak üzere, canlıdoğuranların çok iyi bir yavru avcısı olduklarını söylememiz gerek. Yavruları yiyen bir Moli görmedim; ancak zaman zaman korkutabiliyorlar. Özellikle de, kendilerinden daha küçük yavrulara uyum sağlamakta zorluk çeken, 1-2 aylık diğer yavrular…

Gelelim bitki konusuna…Eğer tanklarınız Takashi Amano’nunkiler kadar bitkili ise, hatırı sayılır miktarda yavruyu kurtarabilirsiniz. Aksi takdirde, daha doğum sırasında bile yavruların en az yarısı yem olacaktır.

Yavrular için ideal saklanma ortamı sağlayan bitkiler Java Moss, sık dikilmiş Cabomba gibi, ince yapraklı ve sık bitkilerdir. Yalnız, özellikle Plati gibi balıklar Java Moss’un içine rahatlıkla ağızlarını sokabilirler; bu yüzden kullanacağınız Java Moss uzun,sık ve geniş olmalı.

Taban bitkileri maalesef yeterli değildir; isterseniz Amazon ormanı kadar sık bitkiyle donatın, yüzey bitkileri olmadan yavrular saklanamaz. Bunun bir nedeni de, özellikle Kılıç ve Plati yavrularının doğduktan sonra hızla yüzeye çıkmasıdır. Moli ve Velifera’da ise yavruların daha çok tabana doğru yöneldiklerini gözlemledim.

pistia stratiotesYüzey bitkisi olarak Pistia Stratiotes tavsiye ederim. Hızlı büyürler ve sık kökleri aşağı doğru uzar. Bu bitki, neredeyse yavru saklamak için laboratuarda genetik olarak dizayn edilmişcesine ideal bir ortam sağlıyor! Kıvrılan rafyaları tavsiye etmem. Bunun çeşitli nedenleri var: herşeyden önce, kenarları keskin olduğu için balıkları rahatsız ediyor. Ayrıca, seçtiğiniz renge göre, yavruları kamufle etmekten çok, göze batmasını sağlıyor. Üstelik, yavru balıkların rafya içine kaçma konusunda hızlı ve başarılı olduklarını söylemek de çok güç!

Yavruların en savunmasız oldukları an doğum anıdır. Çoğu yavru, yüzeye doğru fırlar ve bu esnada hiçbir şeyin farkında değildir. Yavrular çok hızlı hareket edebilseler de, sıçrayarak yüzdükleri için kalabalık bir akvaryumda şansları azdır. Bir balıktan kaçarken, farkında olmadan başka bir balığın ağzına kendiliğinden girebilir!

Ana tankta saklanan yavrular için kütükler de iyi bir korunma ortamı sağlayabilmekteler. Özellikle taban ile kütük arasında sadece yavruların kaçabileceği boşluklar oluşturabilirseniz, daha rahat hareket edebilirler. Örneğin, ana akvaryumun bol bitkilendirilmiş köşelerine rahatça gidebilmeleri için, tabanı komple mangrow kütükleri ile döşedim ve her kütüğü kaldırdığımda altından karınca gibi yavru çıkmakta!

Akvaryumda ilaç ve katkı maddesi kullanımı

Yıllar sonra tekrar akvaryum hobisine dönüş yaptığımda, çok geçmeden evin bir balık eczanesine(!) döndüğünü farkettim…

sera super peatSevgi ve sorumluluk duygusu, bazen maalesef çok tehlikeli bir hal alabiliyor. Bu insanlarda da böyle. Örneğin çoğu aile, bu duygulara kapılarak çocuklarını aşırı korumacı yetiştiriyor, aman iyi beslensin diye obez, hatta şeker hastası çocuklar büyütüyor. Özellikle de, “sevgiden büyüyen” sektörler,işlerin çoğu zaman çığrından çıkmasına neden olmakta. Doğanın bize verdiği bir potansiyel, herşeyin olması gereken bir zaman var. Canlılarda parametreler çok fazla ve tek bir değişkenin etkilerini gözlemlemek bile bazen bir bilimadamının yaşam süresinden daha fazla. Genetik gibi, biyokimya gibi alanlardaki bilgilerimiz ise neredeyse sadece bir insanın yaşam süresi kadar önceye gidebiliyor. Bu sebeple, canlıların doğal gelişimine yapılan müdahaleleri son derece riskli buluyorum.

Bunları bilseniz de, kendinizi doğal sürece müdahale etmemek konusunda eğitmek ve ikna etmek zaman alıyor. Burada, ırkı islah etmek, en büyük köpeği üretmek gibi faşizan çabalardan bahsetmiyorum. Tamamen iyi niyetle, çocuğunuzun daha zeki ve güzel olmasını istemek -aslında istemek dediğinizde, yine o faşizan tuzağa düşüyorsunuz, doğru düşünce biçimiyle “elimden gelenin en iyisini vermek,potansiyeline ulaşması için her imkanı sağlamak” daha doğru-  pekala güzel ve zeki çocuğunuzun ileride şizofren olmasına neden olabilecek bazı parametreleri artırıyor ya da tetikliyor olabilir…

Uzakdoğu kültürü, özellikle de Budizmde dallanıp köklenmiş süs balığı merakı,beni bu konuda daha ciddi düşünmeye itti. Çünkü tüm hayatım boyunca, tecrübeyle gördüm ki, geleneksel Uzakdoğu yaşam tarzı bir insana daima ruh ve beden sağlılığı, mutluluk, bilgelik getirmiştir.

Şu an birinin akvaryumuna nasıl baktığını inceleyerek, ileride nasıl bir çocuk yetiştireceğini de tahmin edebilirim!

Tekrar akvaryuma dönelim(!). Çok doğal olarak, balıklarınızın hasta olmasını ve ölmesini istemiyorsunuz. İşin bu kısmı, sorumlu ve “insan” olmaktan ileri gelen hoş bir ruh hali. Gelgelelim, “balıklarım daha renkli ve hareketli olsun” diye yem aramaya başladığınızda, hızla egonun karanlık sularına doğru yaklaşıyorsunuz.

Maalesef doğal süreci hızlandırmak ya da sınırları zorlamak bir şekilde dengelerin altüst olmasıyla sonuçlanıyor. Örneğin, balıkların daha renkli olmasını sağlamak için Testesterone hormonu kullandığınızda, balıklar kısırlaşıyor ve hormonel dengeleri altüst oluyor. Sonuç ise kaçınılmaz hastalıklar ve dramatik şekilde azalan ömür.

Akvaryum hobisine merak saran herkes endokrinoloji, biyokimya filan gibi alanlarda doktora yapamayacağı için(!), sağduyuya başvurmak en doğrusu.

Şu an,öncekinin aksine, sudaki kloru atmak için kullandığım Aquatan haricinde hiçbir katkı maddesi kullanmıyorum. Bunu da kullanıyor olmaktan dolayı biraz rahatsızım; bir zararını gözlemlemedim (ama bunu gözlemlemem zaten imkansız olabilir!) ve klorla Aquatan arasında seçim yapıp Aquatan’ı seçtim. Gelgelelim, örneğin bakteri kültürü oluşsun diye Sera Nitrivec kullanmaktan vazgeçtim. Zaten istemeseniz de, zaman içinde, doğal olarak oluşuyorlar. Salyangozları elle topluyorum, çünkü salyangoz ilaçları özellikle kısırlığa neden olan bakır gibi elementler içeriyorlar. Elle toplamak zahmetli ve kökten çözüm değil; ama hobiler kolay olacak diye de bir kural yok. Hastalık belirtileri gördüğümde, elimdeki ilaçları suya püskürtüp oh çekmek yerine, bekliyorum. Maalesef bu yüzden 1-2 kayıp verdim; ama tüm akvaryumdaki balıkları zayıf düşürüp,bitkileri çürütmek yerine, daha az müdahale edip zaten ilaçla bile kurtulma şansı çok az olan balıkları üzülerek de olsa gözden çıkarmak daha doğru.

Ph’ı düşürmek için içlerinde akü suyu olan(!) -Sülfirik asit- katkıları kullanmak bana artık güvenli gelmiyor. Bunun yerine, Ph değeri düşük damacana sularla seyreltme yapıyor, torf gibi, mangrow kökü gibi doğal şeyler kullanıyorum. Evet; su biraz çamur rengi oluyor ama unutmayın ki bir canlının hayatından sorumlusunuz; sağlığı sizin göz zevkinizden çok daha önemli. Tersini düşünen birinin herzaman Josef Mengele olma riski var; unutmayalım ki, psikopatlar kariyerlerine(!) öncelikle hayvanlara işkence ederek başlarlar…

Yem konusunda da meşakkatli olmasına rağmen doğal gitmenizi öneririm. Canlıdoğuranların yosun tüketme ihtiyacı var. Bunu yosun takviyeli yemler yerine, akvaryumda bir miktar yosun oluşmasına izin vererek çözüyorum. Bitkisel besin ihtiyacını bitkisel katkılı yemler yerine ıspanakla çözüyorum; ayrıca haşladığınız suda bulunan demir, endüstriyel bitki katkılarından sağlamanız gereken demiri de karşılıyor. Bitki katkısı kullanmaktan da bu sayede vazgeçtim. Elbette tek ihtiyaçları bu değil; ama biraz hayalgücü ve inceleme ile, herşeyi doğal yoldan halledebilirsiniz.

Her hafta en az üç öğün ve en az iki gün olmak şartıyla Artemia ve Daphnia(su piresi) kullanıyorum. Bunlar çok sağlıklı yemlerdir, sanılanın aksine Daphnia hiçbir şekilde kontaminant ya da zararlı organizma barındıramaz. Öyle hassaslardır ki, sudaki en ufak bir kirlilik ölmelerine neden olur. Canlı Daphnia’yı gönül rahatlığıyla verebilirsiniz; çünkü balığınıza zarar verebilecek herhangi bir faktörün onda biri bile zaten Daphnia’yı öldürecektir.

tubifex kurduKesinlikle ve ne olursa olsun Tubifex’den uzak durun. Tubifex, en pis sularda yetişen, kendisi de yetiştiği yer gibi iğrenç görünümlü(!) ince,kızıl bir kurttur. Aklınıza gelen çoğu hastalık ve kirletici madde için Tubifex cennet gibidir. Hatta, Tubifex sizi de hasta edebilir; korkutucu ama Hepatit B taşıyıcısıdırlar. Ne kadar kolay bulaşabildiğini düşünecek olursak, Tubifex’i bırakın besin olarak kullanmayı, yakınına gelme fikri bile beni rahatsız ediyor.

Son olarak, biraz “geniş olmamın” faydası vardır diyeceğim. Klorsuz, temiz ve en az 48 saat bekletilmiş suyla düzenli su değişimi yapıyorsanız, akvaryumunuz artık 1 ayını devirip bakteri oluşturmuşsa, balıklarınızı iyi besliyorsanız, ölen ya da hastalanan balıklar için üzülmekten başka yapacak şeyiniz yoktur. Bundan dolayı vicdan azabı çekmeyin; siz zaten onlara doğanın vereceğinin en iyisini vermişsiniz. Hastalık ve ölüm çoğu zaman, aynı insanlarda olduğu gibi, elimizde olmayan, hatta değiştiremeyeceğimiz şeylerden kaynaklanır (bahsettiğim ideal koşulları sağladığınızı düşünerek söylüyorum bunu).

Lepistesler neden kolay hastalanıyor ve ölüyorlar?

lepistesler neden kolay ve çabuk ölüyorSon yıllarda benim gibi canlıdoğuran delisi akvaryum meraklılarının en çok tartıştığı konu, herhalde lepisteslerin neden çok kolay hastalanıp öldükleri…

15 sene önce, durum tam tersiydi. Chiclid’lerin önemli bir bölümü hariç, Neon ve Kardinal Tetra gibi gayet kolay hastalanıp ölen balıklar da dahil olmak üzere, sayısız tür beslemiştim. Bunların arasında en dayanıklı balıklar lepistesler çıkmıştı…

Nitekim, şu an ülkemizde sivrisinekle mücadelede kullanılan Gambusya da, Lepistes’lerle aynı aileden ve İstanbul gibi iklimin son derece değişken ve suların pis olduğu yerlerde bile yaşıyorlar. Elbette, yabani türler, genetik deney tahtası olan Lepisteslerden çok daha dayanıklılar; ancak fark bu kadar radikal olmamalı.

Bence tek bir neden yok. Muhtemel nedenler şunlar:

1.İthal balıklar son derece kötü şartlarda ve insanlık dışı kimyasal maddelerle uyuşturularak ithal ediliyorlar ve nakliyeden sonra ne kadar iyi bakılırsa bakılsın, yarısının ölmesi kaçınılmaz. Lepistes gibi kolay üreyen ve bakılan türlerin ithali de ayrı bir fiyasko. Kural olarak, ithal balıktan kesinlikle uzak durmalısınız.

2.Akraba evlilikleri(!). Geçenlerde doğum yapan Black Molly’imin yavrularının yarısı ölü doğdu. Kalanların bir kısmında kuyruk ve gövde deformasyonları vardı. Akvaryumun kimyası mükemmel, filtrede peat kullanıyorum, bol sayıda kütükle suyu yumuşatıyorum (suyun rengi bariz derecede sarı-kahverengi). Ağır metaller neredeyse sıfır; açıkçası şu an akvaryumlarımda bulunan sular, birçok kaynak suyundan daha sağlıklı(!). Gelgelelim, aynı ana babadan doğan yavruların ileride çiftleşmesi sonucu, muhakkak genetik deformasyona sahip bireyler oluşuyor.

3.Dar gen havuzu: Aslında tüm canlılar için aynı şey geçerli-arasıra farklı bireylerin çiftleşmesi sonucu, ortalamanın üzerinde (ve maalesef kimi zaman altında) bireyler ortaya çıkar. Irk ne kadar iyi olursa olsun, uzun nesiller boyunca kendi arasında çiftleşmelerden ötürü sağlıksız bireylerle karşılaşıyor olmamız doğal bir sonuç.

4.Yemler ve kimyasallar: Bundan 15 sene önce seçim şansınız azdı. Birkaç tip yem ve birkaç tip ilaç vardı. Bugün ise, yüzlerce çeşit yem,ilaç,su koşullandırıcı katkılar var. İlk zamanlarda çok paranoyak ve garantici gidip, üzerinde iyi birşeyler yazan her ilacı ve katkıyı akvaryuma boca ediyordum.

Maalesef, endüstriyel yem ve ilaçlar, balıkların metabolizmasını zayıflatan çok sayıda kimyasal içeriyor. Bazı durumlarda ise, koruyucu,düzenleyici ve ilaçları kombine kullanmak, balıklar için yararlı olan kimyasallarda bile farkında olmadan aşırıya kaçıp balıkları zehirlemenize neden olmakta.

Çok sayıda akvarist, benim başlarda yaptığım gibi, tedavi konusunda çok aceleci, hatta proaktif olabiliyor. Örneğin, her su değişiminde koruyucu olarak Contra Ichtyo kullanıyordum ki, bu pek de hafif bir ilaç sayılmaz.

Mümkün olduğu kadar doğal gitmekte fayda var: Şu an, Sera’nın Aquatan’ı dışında hiçbir katkı kullanmıyorum. Örneğin, bitkilerin demir ihtiyacını, normalde balıklaraLepistesler neden kolay hastalanıyor ve ölüyorlar? yem olarak haşladığım ıspanağın suyunu akvaryuma dökerek (önce ıspanağı güzelce yıkayıp dezenfeksiyon amaçlı kısa bir kaynatmadan sonra haşlıyorum) sağlıyorum. Bazı yemlerde hormon olduğunu bildiğim için, haftada birkaç kez tamamen doğal -ıspanak,artemia,kendi yetiştirdiğim su piresi,vs..- gibi yemleri tercih ediyorum.

Maalesef şu an Lepistes satın alan bir akvaristin kayıp oranı çok yüksek olacaktır. Üstüne üstlük, gayet eğlenceli, sağlam ve dertsiz balıklar olduğunu bildiğim Lepisteslerin “adının çıkmış” olmasına üzülüyorum. Bir süredir sağlıklı Lepistes üretmek için çalışıyorum ve geçenlerde bir miktar yavru aldım. Yavruları tamamen doğal ürünlerle,üzerine haddinden fazla titreyerek yetiştiriyorum. Bugün piyasadan satın alacağınız balıkların %99′u hormonla büyütülmekte. Çoğu akvarist, hormon kullanımının etkilerini gözle görmediği için ne kadar tehlikeli olabileceğini de tahmin edemiyor. Sadece 1.5 ay boyunca hormonlu yemle büyütülen bir Molly, 3 santimi aşabiliyor; oysa şu an beslenme uzmanı(!) titizliğiyle beslediğim, mükemmel koşullarda, bitkili ve büyük tanklarda büyüyen Molly’ler 2 ayda ancak 1.5 santime ulaştılar; farkı anlayın. Gelgelelim, son derece hareketli, sempatik(!) ve meraklılar(!). Bazıları astronot tarzı davranışlar sergiliyor, elimden yemlenip akvaryuma yaklaştığımda cama yaklaşıp merakla beni süzüyorlar.

Eğer yeterince sabırlıysanız, son derece kötü şartlarda yetişen canlıdoğuranlar bile, birkaç nesil sonra sağlıklı bireyler ortaya çıkarabiliyor. Herşeyi kitabına uygun yaptığınızda, bu yavruları büyütüp sağlıklı yetişkinler olduklarını görmek çok zevkli. Bu yüzden, yeni başlayanlara tavsiyem, renk ve sayıya aldanıp akvaryumları balığa boğmadan, tek bir türden giderek, yavru alıp bunları yetiştirmeye yönelmeleri.

Dış filtre: kare mi, silindir mi!

eheim classic 2260Eheim Classic serisinin efsanevi performansını yeni nesil filtrelerde görmek imkansız.

Kimileri yerin dibine sokarkan, kimileri göklere çıkarıyor: Ekol 15 ve yeni çıkacak Ekol 19′da, Eheim Classic serisini kopyalayan ve çok iyi temizlik yapabilen filtreler. Ekol’ün üreticisi olan Ati Akvaryum’un bu yüzden Eheim ile mahkemelik olduğu söyleniyor ki, oldukça inandırıcı. Üstündeki markayı silip malzeme kalitesine bakmasanız, birebir aynı filtreler bunlar-tabi, malzeme kalitesine ek olarak,bazı kısmetsiz akvaryum severlere denk gelen kalitesiz üretimleri ve bunlardan kaynaklı kazaları saymazsak.

Gördüğüm şu ki, kare tip, sepetli filtrelerin verimleri düşük.

Bunun bence birkaç nedeni var: Eheim Classic,Sacem Marathon ya da Hailea,Hydor gibi silindirik filtrelerde pis su filtrenin altından girip yukarı doğru emiliyor. Filtre elemanları ile gövde arasında boşluk olmadığı için, pis su filtre edilmeden kaçamıyor. Kare tip modellerde ise gövde ile filtreler arasındaki boşluktan ciddi miktarda kaçak olduğunu düşünüyorum; olmaması mümkün değil.

Kare tip filtreleri cazip kılan musluk gibi aksesuarlar ve çok sayıda sepet de, bence gereksiz anaforlar yaratarak debiyi düşürüyorlar. Ayrıca, sepetlerin ızgaralı yapısı da, hem aktif filtre alanını daraltıyor, hem de suyun çekilmesini güçleştiriyorlar. Nitekim, aynı motorları kullanan iki ayrı tip Eheim’ı karşılaştırdığımızda, ortaya ilginç bir tablo çıkıyor:

Bunlardan biri, Classic serisine dahil olan Eheim 2217. Debi değeri 1000 lt/saat ve 600 litreye kadar olan akvaryumlar için tavsiye ediliyor.

Diğeri ise, sepetli,kare tip bir dış filtre olan Eheim Pro II 2026. Debi 950 lt/saat, ve 350 litreye kadar olanekol 15 dış filtre akvaryumlar için.

Her iki filtrede 20 Watt harcıyor ki, Eheim Pro 2 2026 yerine, çok daha ucuz ve debisi 1200 litre olan Tetratec EX 1200 bu durumda daha cazip görünüyor.

Aslında, bu iki tasarım arasındaki verim farkını ortaya koyması açısından çarpıcı bir örnek.

Öte yandan, sepetli filtrelerin bakımının kolay olması yüzünden, Eheim gibi silindirik filtrelerin mucidi bir şirket bile, eforunu amatörlerin çok sevdiği, bakımı ve kullanımı kolay ancak verimi düşük bu tip dış filtrelere kaydırmış durumda.

Silindirik filtrelerde fazla seçim şansınız yok. Hydor, Hailea, Eheim,Sacem yerlilerden Has ve Ekol dışında, bildiğim kadarıyla bu tip dış filtre üreten başka şirket yok.

Eğer amacınız düşük tüketimle yüksek filtrasyon verimi almaksa, birazcık temizleme zorluğuna da aldırış etmiyorsanız, bence silindirik filtrelerden şaşmamalısınız.

Tetratec EX 700 Dış Filtre

Tetratec EX 700Şu an elimde 2 adet Tetratec EX 700 dış filtre var.

Akvaryum forumlarında gördüğüm kadarıyla en çok tartışılan konu dış filtre seçimi.

Uzun süredir araştırıyorum. Çok sayıda akvaryumcu gezdim, konuştum, neredeyse satılan tüm dış filtrelerin içini açtırdım.

Tetratec EX700 oldukça kaliteli görünümlü, gerçekten sessiz, nisbeten az elektrik harcayan bir dış filtre. Aslına bakarsanız, içi tam dolu geldiğinden, muadil bir Atman dış filtreden daha ucuza geliyor ve kesinlikle daha sessiz çalışıyor. Bunu Lifetech, Boyu, Sun Sun gibi diğer Çin menşeli filtrelerle de kıyaslayınca görüyorsunuz.

Gelgelelim, Tetratec’in debisi çok ciddi biçimde düşük. Tertemiz bir filtreyle kendi yaptığım ölçümlerde 200 litre/saat civarı bir performans aldım. Aslında, Eheim hariç, hiçbir filtre, endike değerin %50-55 üzerinde debi sağlayamıyor. Eheim bile, verdiği değerin genelde %70 civarında debiye sahip. Dolayısıyla, eğer Eheim ile mukayese etmiyorsak, debi konusuna takılmak gereksiz.

Elektrik tüketimi konusunda, Eheim ve Fluval ile birlikte, en başarılı dış filtre Tetratec…

Sessizlik konusunda, Eheim’dan sonra ikinci; ancak Fluval’ı görmedim,birşey diyemem.

Kalite konusunda ise, Tetratec’in çok kaliteli olduğunu söyleyenlere katılmıyorum. Evet, şık ve tok duruyor ancak hiç de çok kaliteli filan değil. Seramik pervane mili gibi hoş detayları var -ki elektrik tüketimini ciddi anlamda düşürdüğünü düşünüyorum- ama tespit ettiğim bazı eksileri mevcut:

1.Hortumlar inanılmaz derecede çabuk yosunlanıyor (48 saat içinde yosunlar gözü rahatsız edecek kadar gelişiyorlar, UV kullanmama rağmen). İki Tetratec Ex 700′den birine yan sanayi hortum takınca yosunlanmanın daha az olduğunu gördüm. Sanırım, hortumun içi fazla pürüzlü ve yosunlar bu yüzden tutunabiliyorlar.

2.Musluk aparatı üstünde, musluğu sabitlemeye yarayan somunlar son derece gevrekler ve dişleri akıl almaz derecede kolay kırılıyor. Bu aparatı garanti dahilinde değiştirdikten sonra o kısmı hiç ellememeye karar verdim.

3.Sadece Tetratec EX 1200 modelinde rastlanan bir sorun: conta, gözle görülebilir bir deformasyon olmamasına rağmen kaçak yapabiliyor. Forumlarda bu sorunla sıkça karşılaştıktan sonra, geçen gün bizzat bu problemi yaşamakta olan biriyle tanıştım.

Bunun dışında, filtre performansı, sessizlik, genel kalite ve elektrik tüketimi açısından üst düzey bir dış filtre.

Gelgelelim, bir de Eheim’ın ECCO serisi var ki, ülkemizde çok yaygın olmamasına rağmen, bence Tetratec’in direk rakibi ve daha başarılı bir model. Eheim Classic (2213,2215,2217 ve 2250 gibi modeller) gibi zor temizlenen ve kurulan modellere alternatif, Pro serisi kadar da pahalı olmayan bir model bu. Eheim Ecco 2234, bence Tetratec EX700′den çok daha iyi bir alternatif. Fiyat farkı ortalama 30 YTL civarında. Aynı Tetratec gibi, kolay kurulan ve kullanılan bir model ve iç malzemesiyle birlikte geliyor. Artısı ise, Tetratec’in 13 wattlık tüketimine karşılık sadece 5 Watt harcıyor olması. Kesinlikle Classic serisi kadar başarılı, sessiz ve güçlü değil; ancak fiyatı, düşük elektrik tüketimi ve amatörler için kolay kullanılır olması gibi nedenlerle, çok iyi bir alternatif. Tetratec’e göre eksisi ise, iç hacminin düşük olması gibi gözükebilir; ama 600 litre/saat debili 2236 modeli, 8 wattlık elektrik tüketimi ve 4 sepetiyle daha iyi bir alternatif olabilir.

4, toplam 4 sayfa«1234