* You are viewing the archive for the ‘bilgisayar’ Category

Verimsizliğimizin göstergesi olarak PageRank!

scribus  logoSon günlerde “TurkishNet” te en çok konuşulan konu, “Pagerank ne olacak abi”. Internet demeye dilim varmıyor; çünkü bizim router’lardan geçen trafiğin %80′i MSN geyikleri, porno indirme ve bunun gibi envai çeşit ıvır zıvırdan ibaret.

Dünya kadar blog var; kadınlar yemek tarifi, 3.sınıf şiir,örgü-dikiş-nakış,cilt bakımı mevzularından başlarını alamazlarken, erkeklerde fiks Wordpress olayına odaklanmış. Sanki wordpress’i dile getirsek, yazacak çok şeyimiz varmış gibi!

Pagerank’i 4-5 olan blog/site, kendini “alemin kralı” olarak görüyor ve bunlardan link almak için derhal yalaka grupları oluşuyor. Türkçe Wordpress’te ekli bazı bloglar* (ilk kurduğunuzda blogroll’da çıkan listeden bahsediyorum), her kurandan otomatik Technorati ping’i aldıkları için dünyada ilk 500′e filan girmişler; ama onlara sorsanız “ben büyük üstadım, senelerdir blog yazıyorum, Türkiye sadece beni okuyor”.

Bakın “Google bana logo yapsana” diye kampanyalar başlatıldı, yok efendim Google bizi bilmemne servisinden kaldırdı diye tafra yapıldı. Yarın öbürgün Adsense filan da kalkar, başta seviniriz “oh meydan bizim çocuklara kaldı” diye, sonra o şirketler de iş filan bilmedikleri için batarlar, bugün yine 3-5 kuruş kazananlar bakkaldan marketten reklam koparma derdine düşer. Kabul edelim ki, sığ işler peşindeyiz. Sığ şeyler yaptığımız içinde, piyasaların derinliği yok. İstisnalara da yer vereyim; ebay kalkıp gittigidiyor’a ortak oldu. Yonja’nın sahibi İngilizler. Onlar Türklerin dostluğunun hiçbirşeye değişilmeyeceğini filan bildiklerinden yatırım yapmadılar; çünkü geyik ve alışveriş delisiyiz ve bunun dışında da pek bir numaramız yok.

Girip bakıyorum dünya kadar bloga, kimisi blogroll’u komple kaldırmış, kimisi başka bir sayfa açıp oradan link vermiş. Mesela, yazı içinden başka blog/sitelere link veren adam yok denecek kadar az. Aman, başkasının bloguna gitmesinler, pagerank’i artmasın, mazallah Technorati’de yükselmesin.

Fimlerde olur ya, herif Afrika’da 15 tane kıçı çıplak adamın kralı, kafasında tenekeden taç var. Bizimki de o hesap.

Memlekette en kralının pagerank’i 6. Sourceforge 9. Adobe 10. Çoğu power user takılanın adını bile duymadığı Scribus ise 7.

“Onların içeriği İngilizce” gibi zavallı bir mazeret üretmeden önce, yabancı blogları bir gezip, adamların nasıl “gönül rahatlığıyla” link verdiklerini görün. Herhalde, Adobe bu insanlara mail atıp “baba bana link ver, ben de sana vereyim, olur mu ha?” demiyor. Emeğe saygı lafını çok seviyoruz ya! “Ooo hadi ama beyler, bu etekaltı görüntülerini Şişli-Taksim otobüsünde bizzat çektim, nerede emeğe saygı?”, “Büyüksün baba +REP”, “Teraziye tıklamadan linki göremezsiniz”, “tıkladım kardeş, link çıkmadı, rep’de verdim valla yok”.

Zamanında dergi çıkardık, 2-3 ay içinde bayağı bir aldık yürüdük. O zaman, kimsenin uğramadığı ama güzel işler yapan çeşitli sitelere davetler yaptık, hatta birleşelim, bizim ismimiz yürüsün gibi de derdimiz yok, başka site açarız dedik. Kimse yanaşmadı. O süre zarfında bahsettiğim sitelerin bir kısmı kapandı. Biz de yürütemedik, çünkü insan gücü yoktu. Bugünlerde yine siteler açılıyor, birer ikişer yazılar yazılıyor. Çoğu yine birkaç ay içinde kapanır giderler. Çünkü, artık insanların tek başına kahraman olabildikleri dönemleri geçtik!

Yani Türkiye’de bir ars technica, smashing magazine, engadget çıkarmak çok mu zordur? Wordpress gibi bir blog altyapısı, Joomla gibi bir CMS yazılamaz mı? Teknik olarak bunlar aslında gayet basit işler. Ama bu kadar insanı biraraya toplayamazsınız. Çünkü çoğu insan, 3 nüfuslu krallığında tek başına kral olmak ister.

Bu her alanda maalesef böyledir. Mesela üniversitede altında arabası olan solcu harçları protesto eder, evindeki koltuğu satıp harç parasını anca denkleştiren sağcı onu sopayla döver.

Bu kadar “bilgisayarcı” adam var, hala parayla satılan dergilerin Internet siteleri dolup taşıyor. Halbuki 8-10 adam bir araya gelse, silindir gibi ezip geçecekler. Bana inanmayan, Alexa’da Pozitif PC’nin 4.-5. sayıları çıktığında, ne kadar hit aldığına, Alexa’daki sırasına baksın, bunları o dergilerin Alexa rankleri ile kıyaslasın. Kaldı ki, biz o zamanlar Alexa, Pagerank filan gibi kavramlara karşı son derece soğuk ve yabancıydık. Bunun şu an yaşayan örneği olarak shiftdelete.net filan da var.

*”Rica minnet bloglarını ekletenler” kısmını burada değiştirdim; çünkü Hasan Karaboğa onların arkadaşları olduklarını söyledi. Bunu hala tasvip etmiyorum, zaten değişikliği o yüzden de yapmadım. Bu değişikliği yapmış olmamın nedeni, konunun teknik olarak Hasan’ın demiş olduğu gibi gelişmiş olması. Benim sorunum, bunların X ya da Y kişileri olması değil, “örnek blog” olarak koyulan blogların, blogroll’u olmamasıydı. Hasan da bu konuda benimle aynı fikirde olduğunu, gereken değişiklik için çaba göstereceğini ifade etti. Herzaman aynı fikirde olmayabiliriz; olmamız da şart değil. Ama Hasan Karaboğa’nın düzgün bir insan olduğunu bildiğimden, onu rahatsız eden bu ifadeyi kaldırdım. Aslında en doğrusu, baştan bunu Hasan’a sorup yazmamdı, bu konuda hatalı olduğumu kabul ediyor ve özür diiyorum. Öte yandan, sormamış olmamın nedeni de kasıt filan değil, gerçekten aklıma gelmemiş olması.  

Adultfriendfinder,Viagra, vs…ve spam filtreleri

Mail filtreleri kullanmıyorum; çünkü oturup bunlara kural yazmak genelde spam silmekten daha uzun sürüyor.

Spam artık heryerde ve mailları taratmak için RegEx kütüphanelerinden daha zeki birşeylere ihtiyacımız var. Fuzzy Logic mesela…Peki ama, “yapay zeka” denen ve aslında “olmayan” birşeyin, önemli bazı mailları yoketmeyeceğini nereden bilebilirsiniz?

Cevap basit; bilemezsiniz. Hadi hemen bir senaryo yazalım:

Düşününki, yıllardır görmediğiniz fakat gaybubetinden(!) emin olduğunuz (hukuk dersinde öğrendiğim ve dilime doladığım bir kelime!) bir arkadaşınızın, ertesi gün sizinle buluşmak üzere mail attığını düşünün:

Merhaba Barış;

Yıllar sonra Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım; çünkü babam yeni karısıyla çıktığı balayında -adultfriendfinder’dan tanışmışlar!- herhalde Viagra’yı çok kaçırdığından olacak, kalp krizi geçirmiş. Zaten kalbi hastaydı ve yıllardır sildenafil içerikli bir hap kullanıyordu; artık Viagra mıdır, Cialis midir, ne içtiyse, kalp ilacının etkisiyle de doz aşımı yapmış. China Town’da, gecesi 3$ olan bir otelde, rezil bir şekilde öldü. Bende, miras işlemleri için İstanbul’a dönmek zorunda kaldım. Doktorluk kariyerim beklediğim gibi gitmedi, kalp cerrahı olmak niyetindeydim ama beceremedim ve penis enlargement olayına girdim. Parası iyi ama pek karizmatik bir alan olduğunu söyleyemem!

Sana taktığım 50.000 dolarlık borç için çok üzgünüm. Yarın Malezya’ya gidiyorum; sabah 9′da mutlaka buluşalım; verdiğin parayı faiziyle beraber iade edeceğim. Telefonum şudur, vesaire…

Can dostun,
Tayyip Recep

Bu mailın spam filtresini aşma ihtimali nedir? Çok düşük. İçinde hertürlü spam olduğu hissi veren kelime mevcut. Neden bir mailda adultfriendfinder ve Viagra aynı yerde bulunsun demeyin, olur işte. Tabii daha gevşek filtreler kullanabilirsiniz, ama bu sefer de etkisi olmayacaktır.

Fazla mı tedbirliyim, had safhada paranoyak mıyım bilmiyorum ama spam filtreleri bana güven vermiyor.

Internet üzerinde reklamcılık: Ne reklamcılar, ne reklamverenler anladı

Dünyada Internet reklamcılığı hatırı sayılır bir pazar hacmine ulaştı. Artık firmalar, web reklamlarını profesyonel ajanslara hazırlatıyorlar, video reklamlar yine yabancı sitelerde çok uzun zamandır yaygın olarak kullanılıyorlar. Türkçe sitelerde pek rastlamasak da, Google’ın video reklamları da yavaş yavaş yaygınlık kazanıyor.

Bizde bir Internet kültürü oluşmadı ve çoğu zaman olduğu gibi, kurumlar kişilerin gerisinde kaldılar. Çok başarılı bireysel web siteleri ve bloglar var, ama şirketlerin web sitelerine baktığınızda durumları içler acısı.

Göze Algün’ün blogu sayesinde haberim oldu; Bellona’nın bir blogu var. Aslında bunun Bellona tarafından açıldığından da emin değilim; zira herhangi bir blog servisinden istediğiniz ismi almak birkaç dakika sürüyor. Böyle bile olsa, Bellona zamanında önlem alıp, kendi bünyesinde blogunu açmalı ve insanların “şurada Bellona’nın blogu var” demelerine mahal vermeden, kendi bünyesinde bu mecrayı da kullanmalıydı. Göze’nin de dediği gibi, blogun hali içler acısı. Detaya girmeye gerek yok.

Bu işi neden kıvıramadık derseniz, televizyonlara bakın derim.

Dünyada diziler 20 dakika civarında; bizde ise bir yayın kuşağını kapsıyor! İlk zamanlar Avrupa Yakası seyrederken -o zaman böyle “al sana curcuna” tarzı değildi, birazcık kalitesi vardı- dizi 8′de başlıyor, gece 10.30′a kadar sürüyordu. Dizi uzun olduğundan değil, 2.5 saatlik zaman diliminin sadece üçte birinde diziyi seyredebiliyordunuz!

Bir diziyi, 2.5 saate yayan bir zihniyet ancak şunu düşünüyor olabilir: “Karşımda televizyon seyretmekten başka alternatifi olmayan bir insan yığını var ve bu arada müthiş reklam geliri elde edebilirim”

İlk zamanlar bu düşünce işe yaradı. Daha sonra insanlar “zaplamayı” keşfetti; bir dizinin reklam kuşağı devam ederken arada başka bir programın hatırı sayılır bir kısmını seyretmek mümkündü!

Sonra baktılar bu böyle olmayacak, televizyon kanalları bir “centilmenlik anlaşması” yaptılar; artık herkes hemen hemen aynı zamanda reklam giriyor. Böylece, televizyon izleyicisinin elini kolunu bağladıklarını düşünüyorlar!

Bu ne kadar yoz, alçakça bir anlayış! Üç kuruşluk, yarım saatlik programı seyrettirmek için, insanların 1.5-2 saatini çalıyorsunuz!

Artık belli bir yaşın altındaki insanlar, çok mecbur değillerse “ulusal kanal” diye kendini damgalayan, hep kendilerinin seyredildiğini öne süren, bunu da kukla bir kurumla ispatlamaya kalkan kanalları seyretmiyorlar. Sayıları giderek artan bir kitle, görüntü kalitesi çok daha kötü olmasına rağmen, dizileri YouTube üzerinden seyrediyor! Kimisi de hiç seyretmiyor, CNBC-E seyircileri de genelde sezonluk DVD alıp dizileri topluca seyretmeyi tercih ediyorlar.

Özet olarak şudur; gitgide kalitesizleşen, fiyatları da düşen reklamları artık seyreden yok. Bugün Türkiye’de televizyon reklamcılığı, hem tüketici, hem reklamveren, hem de televizyoncu için işkence haline gelmiş durumda.

Reklamveren reklamının seyredilmediğinden şikayetçi; reklam kuşağı öyle uzun ki, insanlar reklamlar başladığında bulaşık yıkıyor, kitap okuyor, Internet’te maillarına bakıyor, telefon konuşması yapıyorlar.

Reklamlar beklenen faydayı yaratmadığı için, televizyonlar giderek daha ucuz reklam alıyorlar. Üstelik, eskiden elde ettikleri geliri elde edebilmek hayaliyle daha çok reklam aldıklarından, az önce bahsettiğim bozuk düzen daha da çekilmez hale gelip, biraz daha fazla herkesin aleyhine çalışmaya devam ediyor.

Televizyon seyircisi için söylenecek Bir şey yok. Dizi seyrederken giren reklamla, “ben hangi diziyi seyrediyordum?” sorusunu sorabilecek hale geliyorsunuz.

Internet de aynı tehlikeyle karşı karşıya. Herhangi bir gazetenin, ya da çok üyesi olan bilgisayar konulu sitelerin herhangi birine girin; açılan reklamlardan, sağda solda patlayan Flash efektlerinden Bir şey okumak, hatta bırakın Bir şey okumayı, tarayıcınızı kilitlemeden sörf yapmak mümkün değil!

Aslında konu son derece derin; söylemek istediklerimin daha onda birini söylemediğim halde, kendi koyduğum blog girdisi sınırını daha şimdiden aştım.

Sorunun özünde, bizde henüz “burjuva devriminin gerçekleşmemiş olduğu” gerçeği var. Maalesef burjuva sınıfı yeni yeni oluşuyor; aslına bakarsanız bu siyasi itiş kakışın, ekonomik ayrıcalık (daha doğrusu, devlet bürokrasisi tarafından kayırılmış ayrıcalıklı kitle ile eşit rekabet şartları talep etmenin) “daha İslami” kesim tarafından dile getirilmesinin nedeni bu. Biz hala “üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist düzeni yönetir” anlayışının etkisindeyiz; oysa bu düzen dünyada bozuldu, 30 seneden uzun zamandan beri, fiziksel sermaye kapitalistin felsefe taşı değil. Bugün gelişmiş ülkelerde yeni fikirler ve patentleriniz yoksa, elinizdeki paranın değeri yok ve size rekabet gücü de sağlamıyor.

Bizde hala eski kurallar geçerli olduğundan, şirketler reklam konusunda çok seçici olmak durumunda değiller. Gelgelelim, gerçek bir burjuva hareketi başladı ve 10 yıl içinde sessiz sedasız gerçekleşen bir devrime şahit olacağız; müdürünün fuarda koli taşıdığı Red Hat firmasının 6 ayda Microsoft’u belli alanlarda tehdit eder hale gelmesi gibi örnekleri biz de görmeye başlayacağız.

Bu girişi yapmak zorundaydım; yazının “planında” olmadığı halde.. O yüzden, konuyu burada bırakıp, bir başka yazıda “asıl konulara” geleceğim.

Bilgisayar dergileri nasıl kurtulur?

Pozitif PC’de yazarken söylemiştim, bilgisayar dergilerinin idam fermanı çoktan imzalandı, iş artık infaza kaldı.

O zamanlar itiraz edenler de çıktı, ancak bugünlerde gerçeği görmemekte direnmek için bayağı kararlı olmak gerek. Chip’in bile kapanması gündemdeydi, son gelişmeleri bilmiyorum.

Bilgisayar dergileri kendi kendilerini sabote ettiler, aslında herşeyi kusursuz yapsalar da, Internet devriminin önünde durmaları mümkün değildi. Düşünün ki, saat başı değişen bir endüstriyi aylık dergiyle takip etmeye çalışıyorsunuz. Teknolojiler, fiyatlar, eğilimler günlük değişiyor. Üstüne üstlük, her konuda Internet üzerinde müthiş kaynak bolluğu var. Artık ADSL kota ve fiyatları da yumuşadı, seneye daha da iyileşecek, dolayısıyla CD-DVD için de dergi alma dönemi bitecek. 2008, birçok bilgisayar dergisinin son yılı olabilir.

Bilgisayar dergileri nerede hata yaptı?

Birçok yerde. Çoğunun bir starı yok. Hepsine en azından ikişer tane Serdar Kuzuloğlu lazım; ama sorun şu ki, hepsini toplasanız, 3 tane Serdar Kuzuloğlu çıkmaz.

Çünkü dergiler, onları oraya getiren adamlara sırtını döndüler. Bedavaya çalışan çoluk çocukla sayfa doldurmaya çalıştılar; bunun sonucu şunu getirdi: Internet’te her bilgi zaten var ve çok daha nitelikli insanlar derin web siteleri, bloglar açıyorlar. Starları ve vizyonerleri olmadığı için, vasat web sitelerinin kağıttan kopyaları olmanın ötesine geçemediler.

Serdar Kuzuloğlu’nu sürekli okuyorum. Bana birşey öğrettiği için değil; amacım Serdar Kuzuloğlu’ndan PHP, Python pybluez ile bluetooth programlama öğrenmek değil, zaten bunları ders olarak verdiği de yok. Okuyorum, çünkü okurken eğleniyorum ve sonraki 5 yılda ne olacağını onunla beraber düşünebiliyorum. Adam hem star, hem vizyoner. Ha, 15 gün sonra çıkacak yeni ekran kartlarını da okuyabilirsiniz, beyniniz bir anda DirectX10.1, GPU çekirdek hızı, GDDR3 performansı, Mhz,Ghz, GB ile dolar. Üç saat sonra ise birşey kalmaz. 6 ay sonra, hatta 10 yıl sonra hayatınızın ne yönde değişeceği konusunda, yani teknolojiyle bağlantılı olarak, fikir üretemeyecek hale gelirsiniz.

Hala da “ucuz işçi” arama derdindeler, kimisi uyandı da bazı gediklileri tekrar geri döndürdü. Ama bunlar son çırpınışlar, artık o furya da bitti. Öldürdüğünüz adamdan sizi diriltmesini bekliyorsunuz.

Çok ama çok büyük atılımlar yapmaları lazım; bana kalırsa bunu yapacak ne istekleri, ne kadroları ne de paraları var. Çünkü çok sığ bir endüstrinin oluşmasına katkıda bulundular ve şimdi ona göbekten bağlı durumdalar; oysa dünyada bunun tersi olur. Trendi basın belirler, ithalatçılar değil.

Üstelik, 30 YTL’ye ADSL sahibi olduğunuz bir dönemde, 5-6 YTL civarındaki dergi fiyatları da insanlara fazla geliyor. Bu aşağı yukarı dünya standardı bir fiyat; evet, insanımız entellektüel materyale para harcamak konusunda cimri ama açıkçası bana da pahalı geliyor, çünkü içlerinde bu fiyatı hakedecek bir değer yok. Her ay 2-3 dergi alacağım parayla bir kitap alıp çok daha dolu biri olabiliyorum. Hesap bu kadar ortada. Artık bilgisayar dergisi almak, parayla Ikea kataloğu satın almaya benziyor. Harcanan kağıt da cabası; üstelik o kağıdın %30′una veya daha fazlasına reklam basılıyor.

Sonuç olarak kurtulmaları zor. Mucize yaratacak adamlara ihtiyaçları olacak.

Laptop ya da OEM bilgisayarlar için en iyi Linux dağıtımı ve jet hızıyla açılan sistemler

ubuntu dell oem linux desktop dizüstü datron creaÖğleden sonra filan bilgisayarcı bir arkadaşa uğradım. Mağazası var, işleri sürekli büyütüyor. Şimdi amacı, “markalı” bilgisayar satmak. Kendi markasını yaratmaya çalışıyor.

Doğal olarak ilk muhabbet işlemciler üzerine döndü; AMD, 3 çekirdekli Phenom işlemcilerle nereye oturacak, yani Quad Core Intel Core’a kafa tutabilir mi, yoksa ancak Intel Core Duo ile mi kapışır, ya da yeni nesil 8 çekirdekli Intel işlemciler nasıl bir performans gösterecek…

Sonra ekran kartlarına girdik; uzun zamandır ilgilenmediğim bir konu olduğu için pek fikir yürütemedim. 8800 GT çıkıyormuş, hatta belli başlı firmalar bağlantıları yapmışlar, falan filan.

Elbette konu kaçınılmaz olarak Linux’a, Pardus‘a, Pozitif Linux’a ve elbette 32 bit-64 bit dağıtımların kıyaslanmasına geldi.

Arkadaşım iyi bir OEM dağıtım aradığını söyledi; “bulursan bana da haber ver” dedim. Azıcık şaşırdı; çünkü bu konu hakkında derin bir bilgisi yok. Özellikle driver desteğinden ve Linux dağıtımlarının açılış sürelerinin uzunluğundan yakındı. Fazla vaktim olsaydı, bir hayli anlatacaktım ama neredeyse üç gündür uyumadığımdan ve dışarıda çay içemediğimden eve dönmek zorunda kaldım.

OEM dağıtımdan kastı şuydu aslında: bir laptop ya da hazır/markalı/toplama bilgisayara kurduğunda, tüm donanımı algılayıp driver’ları yükleyecek, sorunsuz çalışacak ve sistem de hızlı açılacak.

Bu pek de olası birşey değil. Aslında olası; birileri 30-40.000 dolar verirse(!) bu işi yaklaşık 1 senede rahat rahat halledebilirim. Bu noktada biraz tipik problemlere bakmak gerek.

Dünyada OEM dağıtım hazırlayan vendor’lar var; bunlardan en bilineni şüphesiz Canonical, yani Ubuntu. Dell ile ballı bir anlaşma yaptılar. Şimdilik, ucuz Dell dizüstü ve masaüstü makinalar artık Ubuntu Linux ile geliyorlar. Hatta Micheal Dell’in kendisi de Ubuntu kullandığını söylemiş. Bilemem; tek bildiğim Micheal Dell’in de, Mark Shuttleworth’un da pazarlama dahileri oldukları.

SUSE (Novell) de, sanırım IBM (artık Lenovo) için dağıtım hazırlıyor. Herkesin derdi aynı; kurulum hızlı ve sorunsuz olsun, sistem hızlı açılsın…

Türkiye’de Armador Bilişim bunu Crea ve Datron markaları ile yapıyor. Ama şu sıralar çıkan Datron’lar Freedos yüklü geliyorlar. Eskiden Datron Turkix ile geliyordu, zaman zaman yerden yere vurulan ve adı hiç anılmayanubuntu dell oem linux desktop dizüstü datron crea Emre Sokollu’nun projesi. Pardus’tan seneler önce, Turkuaz’dan seneler sonra çıkmasına rağmen, ilk dağıtım Pardus’muş gibi bir hava var.

Gelecek Linux ise nedense bu alana girmedi, neden girmediğini de merak ederim. Doğrusunu isterseniz, nasıl ayakta kalabildiklerine de şaşıyorum. Herhalde bunda yapılan eski anlaşmaların önemli payı vardır.

Teorik olarak, sabit bir bilgisayarı (yani donanım aynı kalacak) Linux ile Windows’tan çok daha hızlı açmak, hatta masaüstünü bile daha hızlı çalıştırmak mümkün. Üstelik, bunu Attansic gibi ethernet sürücüsü yüklenirken ıslık çalan kernel modülleri ile başardım. Ama en ufak birşeyi değiştirirseniz, sistem boot etmeyecek, kernel panic verecek.

Linux yüklü bir bilgisayarı hızlı açmak için yapılması gereken bir dizi iş var. Sağdaki soldaki iddiaların aksine, InitNG, Upstart (artık Ubuntu ile standart geliyor) gibi init sistemleri mucize filan yaratmıyor. Bazı akıldışı rakamlar veriliyor ama, bu sayılar başlangıçta birçok servisin başlatılmamasından kaynaklanıyor. Eh, yazıcıyı taktığınızda çalışmıyorsa, bluetooth servisini elle başlatıyorsanız, bunun hiçbir kıymeti yok. Çünkü saydığım şeyleri Windows ve Mac OS X zaten yapabiliyor otomatik olarak. Kısacası, bunlar gerçek hayatta işe yaramayan basit hilelerden ibaret.

Hızlı açılan sistem için, basit olarak şunlar gerekli:

-Gereksiz tüm fazlalıkları atılmış ve doğru şekilde derlenmiş minik bir kernel. Eğer sabit bir sistemi 1-1.2 MB üzerinde bir kernelle açmaya çalışıyorsanız, bunu bir OEM Linux dağıtıcısı olarak yapıyorsanız, siz bu işi bilmiyorsunuz.

-Bunu embedded sistemlerde yapıyorum, OEM sistemlerde de yapmak mantıklı geliyor: kernel çıktılarını ekrana basmamak. 1 saniyeye yakın faydasını gördüm (sisteme bağlı olarak)

-Bazı log servislerini kapatmak. Bu hem daha hızlı bir masaüstü, hem daha iyi açılış süresi demek.

-Hızlı bir dosya sistemi. Tercihim Ext2 olur. Şu an bütün disklerim, sistemin bulunduğu partition hariç, XFS.(Son baktığımda XFS’i kernele gömülü olarak derleyemiyorsunuz, bu yüzden sistemi XFS bir partitiondan açmak olası değildi) Bazılarında bir ReiserFS fanatikliği olsa da, inanılmaz derecede yavaş.

-Burası en önemli kısmı: son derece iyi optimize edilmiş bir initramfs. Eğer OEM bir Linux dağıtımı yaptıysanız ve initramfs 4 MB’dan büyükse, initramfs’in ne olduğu hakkında bile bilginiz yok! 2.5-3.5 MB arası ise daha yolunuz var. Çoğu sistemi 2 MB civarı initramfs ile açmak mümkün. Bu aşamada çok zaman kaybı oluyor, çünkü CPIO arşivi olan initramfs’i açmak en iyi işlemciyi bile süründürüyor (boru değil, neredeyse 3-3.5 kat sıkıştırma var ve bahsettiğim dosyaların çoğu kolay sıkışan metin bazlı dosyalar değiller)

-Aşırı optimize edilmiş init scriptleri. Burası da mayın tarlası; ama aynı zamanda optimize edilmiş bir Linux sisteminde bile en az 5-6 saniye kazanabilirsiniz.

-”Hardcore” diyebileceğim compiler switch’ler ile, minimum yeterlilikte derlenmiş bir busybox ya da muadili. Şansınız varsa, 1 saniye kazanabilirsiniz.

-Elbette X ve startkde scirpti de, son aşamada sistem açılışının hızını etkiliyor.

Daha abartılı yöntemler de var; bunlardan biri LinuxBIOS. Linux kernelini BIOS’a yazıyorsunuz. Yalnız boyut sınırlaması dışında, desteklenen anakartların sayısı da çok ama çok az. Sadece embedded X86 geliştiricileri için önerebileceğim, sofistike, zor ve sorunlu bir uygulama.

Gelgelelim, üzerinde Ubuntu çalışan Dell dizüstü ve masaüstü makineleri çok merak ediyor ve incelemek istiyorum; çünkü yapılan optimizasyon düzeyini merak ettim. Henüz gerçek anlamda belli bir donanım platformu için optimize edilmiş bir dağıtım da görmedim.

Bu konuya daha sonra devam edeceğim ve özellikle 32-64 bit konusuna biraz değinmek amacındayım. Merak ettiklerinizi yorum olarak yazarsanız, ikinci yazıda bu konulara ağırlık veririm ve daha yararlı olur.