* You are viewing the archive for the ‘blog’ Category

En aydınlatıcı yorumu yazana Willys farı!

willys far1948 model Willys’imi sattığım için parça stoğum uzun bir süredir öylece duruyordu.

Bende bedava sinema bileti olayının üzerine, hadi bunu da vereyim dedim!

En hoşuma giden yorumu yazan kişiye -Cumartesi ve Pazar günü ile kısıtlı- bu farı hediye ediyorum:) Kargo parası da benden. (Far imzalıdır; ileride meşhur olup bir de üstüne genç yaşta geberip gidersem satıp köşe olma şansına sahipsiniz!)

“Neden far” diyebilirsiniz.

1.Siyasi parti kurup sembol olarak kullanabilirsiniz. “Ampül çevresini aydınlatır, bizim ışığımız tüm Türkiye’ye yeter” gibi. (Vizyon sahibiyiz hesabı)

2.Willys ve eski CJ-5′lere uyar. Yani gerçek amacına uygun kullanabilirsiniz.

3.Odanızda filan aydınlatma amaçlı kullanabilirsiniz.

4.Taksimdeki parçacılarda paraya tahvil edip bira içebilirsiniz. Yanılmıyorsam 40-50 kağıt eder.

Yorumları bekliyorum. Tüm Türkiye sathına teslimat yapılır. Yorumlarınızı herhangi bir yazıma yapıp bu kıymetli parçanın sahibi(!) olabilirsiniz. Unutmayın; sadece iki gün için geçerli.

(Test ettim şahane yanıyor, arıza filan yoktur! Kutusunu yeni açtım)

Hadi birazda küçük düşünelim!

“Sinema bileti kampanyası” ile ilgili bir eleştiri mailı aldım. Dili ağır değildi ve yazan arkadaşın da samimiyetine cidden inandım. Reklam yapıyor olduğumu düşünmüş ve biraz yadırgamış.

Yaptığımız kampanyada yanlış hiçbirşey göremiyorum, reklam olarak algılansa bile. Evet; hatta direk reklam yaptığımızı düşünelim!

Yazmayı seviyorum ve belli bir kitle de yazdıklarımı okumayı seviyor. Aynı şekilde, yazdıklarını okumaktan keyif aldığım birsürü blogcu var (tamam; fazla değil!) ve keşke daha sık yazsalar diyorum.

Özellikle yaşı 30′un üzerinde olan büyük bir kitle, blogların kalitesizliğinden şikayetçi. Bu genelde haklı oldukları bir nokta ve Internet’in doğasında olan bir kusur bu. Düşününki, 15 dakika içinde tüm dünyaya sesinizi duyurabileceğiniz bir imkana sahipsiniz. Doğal olarak çok fazla insan şansını deneyecek ve yine çok doğal olarak, bunların ciddi bir kısmı eleğin üstünde kalacaklar.

Bir de klasik yayıncılık anlayışına bakın. Bugün uyduruk bir gazetenin bir kenarında yazabilmek için bile, yıllar yılı o camiada bulunmuş olmanız, tanıdıklarınızın sizi desteklemiş olmaları, politik davranmış olmanız gerek. Çoğu “ciddiye alınan” köşe yazarı bile bu kriterlere uymak zorunda. Düşününki, kaç nitelikli insan, bu çarkların arasında öğütüldü, kaçı başlamaya bile cesaret edemedi, kaçı üşendi, kaçı kovuldu. Bu yüzden, bloglar büyük bir fırsattır. Sadece yazan için değil, okuyan içinde. Evet; kalite sorunu dikkate alınması gereken bir sorun, ama zaman içinde o da çözülür…veya çözülmez! Yine de, okunmaya değer birsürü insana fırsat verdiği de açıktır.

Küçük düşünelim diyorum. Herkes bazı konularda “küçük düşünerek” büyük işler yapabilir.

Düşününki, sadece astrofizik konusunda yazan bir blogcu var. Tahmin ederim en fazla 200-300 okuru olur, ama okuyucu ve yazar arasındaki bağın kuvvetini bir düşünün! Bugün Türkiye’de sırf astrofizik ile ilgili bir yayın, hatta herhangi bir gazetenin astrofizik köşesi yok. Bazı konular için, Internet yayıncılığı yegane şanstır.

“Büyük oynamak”, aslında çoğu zaman büyük kaybettirir, büyük oynamaya devam etmenin tek nedeni kazançların devasa olması o kadar!

Bu astrofizikçi blogcumuza, Asus’un laptop hediye ettiğini, hosting & domain giderlerini karşıladığını, hatta jest kabilinden doğum günlerinde flash disk gibi küçük hediyeler yolladığını düşünün. Asus için çok küçük bir harcama, ama o blogcu için büyük bir jest. Asus hakkında yazmadan edemeyecektir, ve o 200-300 kişilik çok küçük bir grup, öncelikli olarak Asus’u tercih etmeye başlayacaktır. (Kimse eşek değil; sevdiği blogcunun zevkle ve daha çok, kaliteli yazmasını teşvik eden nedenler okuyucu tarafından atlanmıyorlar; okuyucuların çoğu sandığımızdan çok daha dikkatli)

Hep söylüyorum, reklamcılar “hedef kitle” analizini doğru yapamıyorlar. Ben neredeyse çocukluğumdan beri, tv ya da dergide reklamını gördüğüm birşeyi, o reklam yüzünden satın almadım. Aynı blogcu, 300.000 kişiye hitap eden yazılar yazsa, bu etki yaratılamazdı, çünkü 300.000 kişinin okuyacağı çok sayıda blog var. Bende bu tip site ve bloglara hergün giriyor ve kim tarafından yazıldıklarını merak bile etmiyorum.

İşte bu dediğim olursa, blogların kalitesi artacaktır. Çünkü herkes okunmak, karşılığında çok küçük de olsa birşeyler almak, ne bileyim, arasıra mail almak ister. Bu insanı motive eder. Hele hele minik hediyeler alıyorsanız, ister istemez iş gibi görmeye başlarsınız.

Küçük sektörlerdeki şirketlerin, tüketicileri tarafından nasıl benimsendiklerini araştırın. Örnek vermek gerekirse, dolmakalem kullanma alışkanlığı olan biri, daima aynı markayı tercih eder. Hatta rakiplerinden ne kadar pahalı ve kalitesiz olduğunun bile bir önemi kalmaz zaman içinde. Bu sythesizer içinde böyledir, pipo içinde böyledir. Victorinox çakı kullanan birine Walther çakı satamazsınız. Çünkü buradaki satın alma kararı, tamamen rasyonellikten uzaktır. Tüketiciye sorarsanız size kaliteden filan bahseder ama gerçekte neden, sempatidir.

Büyük şirketler de küçük oynayarak farkedilebilir hale gelebilirler. Bugün herhangi biryerde Asus, IBM, Sony, HP laptop reklamı görmek dikkatinizi çekmez. Çünkü gazeteyi de açsanız, televizyonda seyretseniz, Internette de dolaşsanız, hatta yolda da yürüseniz bu şirketlerden ve reklamlarından kaçamazsınız. Zaman içinde beyniniz bunları direk elemeye başlar; görmezsiniz.

Bilet fikrinin iyi olduğunu düşünüyoruz; hatta biraz daha ileri gidip bira filan da ısmarlamaya başlayacağım. Zira ben blogumu sadece yazdıklarımı okutup, düşüncelerimi empoze etme mecrası olarak görmüyorum. Bloglar kişisel yayıncılığın önemli bir kalesi olmanın yanında, aynı zamanda bir sosyalleşme ortamı. Ne bileyim, mesela Baudrilliard’ı Google’dan arayan biri bloguma gelip o konudaki yazılarımı okuyup beğenebilir, merak edip diğer yazıları da okuyunca belki benim aynı kafa yapısında biri olduğumu farkeder ve bu şekilde dostluklar kurulur.

Şirketler, blogları atlamamalı. Atlamayacaklarını biliyorum; ama ciddiye almaları çok uzun süre alacak ve bunu da yanlış değerlendirecekler; örneğin herkesin bir şekilde göz ucuyla okuduğu bloglara hiçbir işe yaramayan banner reklamlardan verecekler. Bana göre reklam ölmüştür. Artık şirketlerin kendilerini anlatmanın, yeni tüketicilere ulaşmasının bence tek yolu, bahsetttiğim tarzda sponsorluklardır. Üstelik, bu çok daha ucuz da bir yol. Bunu doğru kullanan şirketler, reklam bütçelerini çok ciddi oranda kısarak, çok önemli bir maliyet kalemini asıl yapmaları gereken işlere, örneğin AR-GE, tasarım,kalite geliştirmeye harcayabilir ve rakipleri üzerinde gerçek bir üstünlük kurabilirler.

Toplu yanılsama ve Google Pagerank

Geçenlerde malum bir çevreye dokuz doğurtan Google, nihayet Pagerank’i güncelledi. Yalnız bu sefer pagerank güncellemesi kapı baca yıkmadı, “üleyn benim pagerank 5 oldu, cümle alem anladı benim bu işlerde yek olduğumu” nidaları atılmadı.

Neden?

Çünkü “Internet esnafı” dostlarımızın pagerank’leri bu güncellemeyle birlikte dibe vurdu da ondan!

Örneğin herkesin “blog aleminin kralı” dediği Problogger, 6′dan 4′e düştü.

Bu tip sitelerin “Türkiye mümessillerinin” ne hale geldiklerinden hiç bahsetmeyeyim, malum, fışkıran tükürüklerle uğraşmak istemiyorum.

Benim için önemli olan pagerank algoritmasının değişmesi değil. Bunun neden değiştiği ile ilgiliyim. Kafamda bazı teoriler olmasına rağmen, elbette Google’ın hesaplarını bilemem. Ancak tek bildiğim şu; link satan siteler Internet kadar eski ve Google’un bunca sene beklemiş olmasını, herkesin bildiği şeyi Google’ın bugün farketmiş olmasına bağlayamazsınız.

Medya değişiyor ve özellikle gazetelerin, dergilerin son derece ciddi açmaz ve kayıplarla karşılaşacaklarını senelerdir söylüyorum. Sözgelimi, engadget gibi siteler varken, donanım haberlerini takip etmek için artık kimsenin bilgisayar dergisi aldığı yok. Bilgisayar dergilerini örnek verdiğime bakmayın, otomobil dergilerinden kadın dergilerine kadar aynı tehdit birçok alanda mevcut. Tıp dergileri, tarih dergileri gibi çok kısıtlı bir okuyucuya hitap eden ancak güvenilir bilginin son derece önemli olduğu bazı kısıtlı alanlar, kendilerini şu an için güvende hissedebilirler; ta ki Veropedia bir iş modeli haline gelmediği sürece.

“Klasik medya” nın tek sorunu, bedava ve daha geniş içerikli web siteleri değil. Bir “kişisel yayıncılık” devrimi ile karşı karşıyayız. Bunu Türkiye’nin içine bakarak görmek pek mümkün değil ama, günümüzde eski ve köklü sitelerin hit rakamlarına yaklaşan, hatta geçen kişisel bloglar var. Bunun nedenini biraz da haberden çok yoruma önem verilmesine bağlıyorum. Evrim herzaman ileri doğru olmaz. (doğada tersi bir durum yoktur ama sosyoloji filan bahsettiğim türde örneklerle dolu). Bizi herşeyin arsızı yapan “modern yaşam biçimi”, bilgi alma şeklimizin de değişmesine neden oldu. Biryerde magazin ve gerçeklik iç içe geçerek, birbirinden ayrılmaz, homojen bir karışım haline geldi. Bu manzaradan hoşlandığımı, en azından çoğu zaman, söyleyemem zira bana göre toplu bir şizofreni yaşadığımızın belirtisi. Bilginin içinde “duygu” aramaya başladık. Bunu da insanın “uyarılma ihtiyacına” bağlıyorum. 21. yüzyılda o kadar fazla uyaran varki, beyin kendini koruma mekanizması ile bu uyaranları algılamamaya başlıyor. Çok basit bir örnek vereyim; eskiden -çok değil 15 sene önce- Playboy dergisinin kara poşetini görmek bile, “içinde ne var?” diyerek duyularımızı ve hayalgücümüzü harekete geçirirdi. Şimdiyse çıplaklık, hatta pornografi heryerde. Gazete bayinin vitrinine baktığınızda yüzlerce çıplak ya da yarı çıplak vucut görüyorsunuz; insan önce nereye bakacağını şaşırıyor, sonra da hiçbirine bakmamaya başlıyor!

Uyaranların olmaması ya da haddinden fazla olması sonuç olarak aynı etkiyi yaratıyor ve yeni uyaranlar arıyoruz. Evet; “haber” dediğimiz zaman çok çeşitli şeyler aklımıza gelebilir ama haberin klasik formatı üç aşağı beş yukarı biz varolduğumuzdan beri aynıdır. İnsanların artık daha görsel, bilgi derinliğinin daha az ama üzerinden başka yerlere dallanabilecekleri tarzda haberleri izlediklerini düşünüyorum. Bu dünyayı ve olayları algılama biçimimiz için bir tehdit olsa da, maalesef gerçek bu. Gazeteler ve televizyonlar, özellikle son 10 yılda klasik habercilik ilkelerini neredeyse tamamen terkettiler. Gelgelelim, Internet onlardan herzaman için daha özgür, hatta başıbozuk oldu. Çok kötü bir gelişme olsa da, insanlara küfür etme, haksız ithamlarda bulunma şansı vermediğiniz zaman ilgilerini kaybediyorlar. Belki bunun altında bir parça olaylar üzerinde etkisiz olduklarını bilme, karar alma süreçlerine katılamama ezikliği var. Küfür ederek, yorumlarında istediklerini, engelsizce ya da düşünmeden söyleyerek hiç olmazsa deşarj oluyorlar.

İşin diğer tarafında, “şöhret olmanın” artık “mecburi” hale gelmiş olması var. Dediğim gibi, artık insanlar önemli hissetmek için dikkat çekmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bunu nasıl yaptıkları çok önemli değil; çünkü doğruyla yanlış, güzelle çirkin arasındaki çizgiler yokolmaya yüz tutmuş durumda. YouTube’un başarısını, kendini gösterme açlığına bağlıyorum. Keza, FaceBook’ta benzer bir açlığı doyuruyor.

Bu kadar tantanadan sonra “e sence neden Google Pagerank algoritması değişti?” diye sorarsanız, şunu söylerim:

Google, kişisel yayıncılığın “gelecek” olduğuna hükmetti ve dev medya kartellerinin bu alana girmelerini zorlaştırmaya çalışıyor. Yani, atıyorum bundan sonra sizin açtığınız köpek blogu ile Yahoo’nun sayfasından link alan, Doğan Medya’nın açtığı köpek sitesi, sadece içeriklerine göre değerlendirilecek; Google, Doğan Medya’nın Yahoo’dan link almasını onu öne geçiren bir faktör olarak görmeyecek. En azından, eskiye göre daha az değeri olacak. Aslında, bu sayede Google, uzun vadede Fox gibi, Time Warner gibi “klasik” medya devlerine karşı ayakta kalabilecek; yani Google bireysel yayıncıları-bireysel yayıncılar Google’ı destekler gibi bir sembiyotik ilişki sözkonusu.

Düzeltme: Biyologumuz Serkan, iki konu hakkında beni uyarmış, sağolsun. Özellikle kelimeleri doğru yazma takıntısı olan biri olarak sembiyotik yazmama canım sıkıldı. Eşeklik bana ait değil tamamen, birçok yerde böyle geçiyor ama doğrusu elbette Serkan’ın dediği gibi. Bir de evrim konusu var. Lafı gevelemeden Serkan’In açıklamasını ekliyorum:

Toplu yanılsama ve Google Pagerank yazının en sonunda sembiyotik diye bir kelime geçiyor harf hatası olmuş o simbiyotik olacak. Simbiyozdan simbiyotik.

Bir de yazının ortalarında “Evrim herzaman ileri doğru olmaz. (doğada tersi bir durum yoktur ama sosyoloji filan bahsettiğim türde örneklerle dolu).”
Doğada tersinin söz konusu olduğunu söyleyen taraflar da var. Bu görüştekilerin örnekleri genellikle sistematik sıraya muhalefet eden böbrek gelişimi ya da Arthropod-larval dönem hariç- neredeyse tamamen bitki gibi yaşayan Urochordata
olan böceklerin omurgasız ve daha düşük bir evrimsel basamağa sahip olmalarına rağmen üyelerinin omurgalı ve gelişmiş sayılmasıdır. Embriyolojik ve moleküler çalışmaların gösterdiği bu filogenetik gerçek kimileri tarafından yine sistematik sıraya kısmi muhalefet olarak düşünülebilir. Sanki geri doğru evrilmişler diye ileri sürülebilir. Ancak biyolojide neredeyse hiç bir şey %100 kesin değil ki bu konuda da biri haklı çıksın.

Türkiye’nin ilk blogcusu kim mi? Benim tabi.

Evet; “aaa ben neden bilmiyorum” demeyin. Muhtelif nedenleri var; siz o zaman kısa pantolonla geziyordunuz, bir. İkincisi, henüz dünya “blog” ismini bulamamıştı. Matt’in elinden tuttum, sonra Wordpress’i filan yaptılar. Wordpress’in isim babası benim. Hatta Bill Gates’e zamanında dedim, bak bu blog işine gir, sonra pişman olursun. Girmedi, aradı birgün beni cepten, bırakıyorum Microsoft’u dedi. Blog işine girmeyerek hata yaptığını itiraf etti. “Çok yazmasın kapat, eve gidince oradan konuşuruz” dedim, aramadı bir daha.

O zamanlar Türkiye’de Internet’te yoktu. ABD’de Interneti CD’lere kaydedip Türkiye’ye bavullarla getirdim; millet o zaman kendini Internette sanıyordu, oysa benim evdeki proxy server’ın içinde dolaşıyorlardı. MIRC’de chat yapanların çoğu bile, ordaki tayfanın benim botlar olduğunu bilmez.

Hal böyle olunca, Türkiye’de beni hala tanımayan birkaç kişi olması çok canımı sıktı. Hatta öyle kızdımki, aq.pozitifpc.com adresinde açtığım blogda kendi kendime küfür edip duruyorum. Bilmeyenler girip Fenerbahçe, AKP, ya da ADSL fiyatlarına küfür ettiğimi sanıp yorum yazıyorlar.

Geçen hafta adsense’den kazandığım 1.250.000 dolarla Çin’den çocuk satın aldım. Nüfus çok olduğu için çocukları satıyorlar. Dişlerine bakıp, ağzı tamam 350 tane çocuk aldım, özel uçağımla Türkiye’ye getirdim. Şu an kazan dairesinde uyuyorlar, fırından ucuza bayat ekmek aldık, suda ıslatıp veriyoruz. Çinliler çok akıllı. 48 saatte “a.q, ben, blog, akıllı ol, blograzzi, backlink, pagerank, yalaka” gibi temel kavramları ve kelimeleri öğrendiler. Yarın birkaç kelime daha öğretip onları Internet’e salacağım. Tüm eğitimleri tahmin ediyorum 1 haftada tamamlanır; ama şu halleriyle blogların %90′ına yorum yazacak hale çoktan gelmiş vaziyetteler.

Bu çocuklara neden o kadar çok para verdin diyebilirsiniz. Elbette ilk neden aşırı zengin olmam; zira bütün dünya benim blogumu okuduğu için, haliyle reklam gelirim Google,Yahoo,MSN gibi sitelerden daha fazla. Türkçe yazdığım halde çok sayıda İngilizce,Fransızca,Almanca ve Çince yorum almaktayım. Diğer arkadaşlara ayıp olmasın diye yayınlamıyorum bu yorumları.

Bloguma hergün 11 milyar insan giriyor; ama Türkiye’de hala bilmeyen birkaç kişinin kalmış olmasını kendime yakıştıramadım. Blogumun sık sık gündeme gelmesini istedim. Çünkü bazı saatlerde tüm Türkiye’nin blogumda hazır bulunmadığını, zaman zaman başka site ya da bloglara girdiklerini de görüyorum. Hatta bir ara yoklama almayı bile düşündüm. İşte bu Çinli çocuklar, su ve ekmek karşılığında bana yalakalık yapmak üzere eğitildiler. Çok fakir olmasalar onlara link de verebilirdim. Pagerank’im 10 olsa da, arasıra arsızlık yapıp link vermediğim de oluyor. Ne de olsa ortama uymak gerek. Bende onlara link yerine yemek ve kalacak yer veriyorum.

Bazı vatan hainleri ve insanlık düşmanları blogumu beğenmiyorlarmış. Onların PKK militanı olduğundan şüphelenmekteyim. Bazen şüphelendiğim insanların yazılarını çalarak kendi bloguma koyuyorum ve gelip bik bik ettiklerinde hain olduklarını tesbit ediyorum. Ben ve yalakalarım mütemadiyen küfür etsek de, hala hırsızlık yaptın diyecek kadar hain ve soysuz olanlar çıkmıyor değil. Bunca insan yalan mı söylüyor …yani? Hem insan yazıları dünyanın en çok okunan blogunda görünüyor diye iftihar eder, yok neymiş isimlerini vermemişim, yok alıntı yaptığımı zemin rengi fontla yazmışım. Ne var kardeşim, hepimiz insan evladı değilmiyiz, neden bölücülük yapıyorsun? Ha sen yazmışın ha ben. Neymiş, emek vermiş. Sanki ben onları siteye aktarmıyorum, kendileri gelip giriyor otomatik bloga.

Neyse, canım sıkıldı şimdi. En iyisi kişisel bloguma gidip kendi kendime küfür ederek deşarj olayım.

Verimsizliğimizin göstergesi olarak PageRank!

scribus  logoSon günlerde “TurkishNet” te en çok konuşulan konu, “Pagerank ne olacak abi”. Internet demeye dilim varmıyor; çünkü bizim router’lardan geçen trafiğin %80′i MSN geyikleri, porno indirme ve bunun gibi envai çeşit ıvır zıvırdan ibaret.

Dünya kadar blog var; kadınlar yemek tarifi, 3.sınıf şiir,örgü-dikiş-nakış,cilt bakımı mevzularından başlarını alamazlarken, erkeklerde fiks Wordpress olayına odaklanmış. Sanki wordpress’i dile getirsek, yazacak çok şeyimiz varmış gibi!

Pagerank’i 4-5 olan blog/site, kendini “alemin kralı” olarak görüyor ve bunlardan link almak için derhal yalaka grupları oluşuyor. Türkçe Wordpress’te ekli bazı bloglar* (ilk kurduğunuzda blogroll’da çıkan listeden bahsediyorum), her kurandan otomatik Technorati ping’i aldıkları için dünyada ilk 500′e filan girmişler; ama onlara sorsanız “ben büyük üstadım, senelerdir blog yazıyorum, Türkiye sadece beni okuyor”.

Bakın “Google bana logo yapsana” diye kampanyalar başlatıldı, yok efendim Google bizi bilmemne servisinden kaldırdı diye tafra yapıldı. Yarın öbürgün Adsense filan da kalkar, başta seviniriz “oh meydan bizim çocuklara kaldı” diye, sonra o şirketler de iş filan bilmedikleri için batarlar, bugün yine 3-5 kuruş kazananlar bakkaldan marketten reklam koparma derdine düşer. Kabul edelim ki, sığ işler peşindeyiz. Sığ şeyler yaptığımız içinde, piyasaların derinliği yok. İstisnalara da yer vereyim; ebay kalkıp gittigidiyor’a ortak oldu. Yonja’nın sahibi İngilizler. Onlar Türklerin dostluğunun hiçbirşeye değişilmeyeceğini filan bildiklerinden yatırım yapmadılar; çünkü geyik ve alışveriş delisiyiz ve bunun dışında da pek bir numaramız yok.

Girip bakıyorum dünya kadar bloga, kimisi blogroll’u komple kaldırmış, kimisi başka bir sayfa açıp oradan link vermiş. Mesela, yazı içinden başka blog/sitelere link veren adam yok denecek kadar az. Aman, başkasının bloguna gitmesinler, pagerank’i artmasın, mazallah Technorati’de yükselmesin.

Fimlerde olur ya, herif Afrika’da 15 tane kıçı çıplak adamın kralı, kafasında tenekeden taç var. Bizimki de o hesap.

Memlekette en kralının pagerank’i 6. Sourceforge 9. Adobe 10. Çoğu power user takılanın adını bile duymadığı Scribus ise 7.

“Onların içeriği İngilizce” gibi zavallı bir mazeret üretmeden önce, yabancı blogları bir gezip, adamların nasıl “gönül rahatlığıyla” link verdiklerini görün. Herhalde, Adobe bu insanlara mail atıp “baba bana link ver, ben de sana vereyim, olur mu ha?” demiyor. Emeğe saygı lafını çok seviyoruz ya! “Ooo hadi ama beyler, bu etekaltı görüntülerini Şişli-Taksim otobüsünde bizzat çektim, nerede emeğe saygı?”, “Büyüksün baba +REP”, “Teraziye tıklamadan linki göremezsiniz”, “tıkladım kardeş, link çıkmadı, rep’de verdim valla yok”.

Zamanında dergi çıkardık, 2-3 ay içinde bayağı bir aldık yürüdük. O zaman, kimsenin uğramadığı ama güzel işler yapan çeşitli sitelere davetler yaptık, hatta birleşelim, bizim ismimiz yürüsün gibi de derdimiz yok, başka site açarız dedik. Kimse yanaşmadı. O süre zarfında bahsettiğim sitelerin bir kısmı kapandı. Biz de yürütemedik, çünkü insan gücü yoktu. Bugünlerde yine siteler açılıyor, birer ikişer yazılar yazılıyor. Çoğu yine birkaç ay içinde kapanır giderler. Çünkü, artık insanların tek başına kahraman olabildikleri dönemleri geçtik!

Yani Türkiye’de bir ars technica, smashing magazine, engadget çıkarmak çok mu zordur? Wordpress gibi bir blog altyapısı, Joomla gibi bir CMS yazılamaz mı? Teknik olarak bunlar aslında gayet basit işler. Ama bu kadar insanı biraraya toplayamazsınız. Çünkü çoğu insan, 3 nüfuslu krallığında tek başına kral olmak ister.

Bu her alanda maalesef böyledir. Mesela üniversitede altında arabası olan solcu harçları protesto eder, evindeki koltuğu satıp harç parasını anca denkleştiren sağcı onu sopayla döver.

Bu kadar “bilgisayarcı” adam var, hala parayla satılan dergilerin Internet siteleri dolup taşıyor. Halbuki 8-10 adam bir araya gelse, silindir gibi ezip geçecekler. Bana inanmayan, Alexa’da Pozitif PC’nin 4.-5. sayıları çıktığında, ne kadar hit aldığına, Alexa’daki sırasına baksın, bunları o dergilerin Alexa rankleri ile kıyaslasın. Kaldı ki, biz o zamanlar Alexa, Pagerank filan gibi kavramlara karşı son derece soğuk ve yabancıydık. Bunun şu an yaşayan örneği olarak shiftdelete.net filan da var.

*”Rica minnet bloglarını ekletenler” kısmını burada değiştirdim; çünkü Hasan Karaboğa onların arkadaşları olduklarını söyledi. Bunu hala tasvip etmiyorum, zaten değişikliği o yüzden de yapmadım. Bu değişikliği yapmış olmamın nedeni, konunun teknik olarak Hasan’ın demiş olduğu gibi gelişmiş olması. Benim sorunum, bunların X ya da Y kişileri olması değil, “örnek blog” olarak koyulan blogların, blogroll’u olmamasıydı. Hasan da bu konuda benimle aynı fikirde olduğunu, gereken değişiklik için çaba göstereceğini ifade etti. Herzaman aynı fikirde olmayabiliriz; olmamız da şart değil. Ama Hasan Karaboğa’nın düzgün bir insan olduğunu bildiğimden, onu rahatsız eden bu ifadeyi kaldırdım. Aslında en doğrusu, baştan bunu Hasan’a sorup yazmamdı, bu konuda hatalı olduğumu kabul ediyor ve özür diiyorum. Öte yandan, sormamış olmamın nedeni de kasıt filan değil, gerçekten aklıma gelmemiş olması.  

6, toplam 12 sayfa«123456789101112»