“Sinema bileti kampanyası” ile ilgili bir eleştiri mailı aldım. Dili ağır değildi ve yazan arkadaşın da samimiyetine cidden inandım. Reklam yapıyor olduğumu düşünmüş ve biraz yadırgamış.
Yaptığımız kampanyada yanlış hiçbirşey göremiyorum, reklam olarak algılansa bile. Evet; hatta direk reklam yaptığımızı düşünelim!
Yazmayı seviyorum ve belli bir kitle de yazdıklarımı okumayı seviyor. Aynı şekilde, yazdıklarını okumaktan keyif aldığım birsürü blogcu var (tamam; fazla değil!) ve keşke daha sık yazsalar diyorum.
Özellikle yaşı 30′un üzerinde olan büyük bir kitle, blogların kalitesizliğinden şikayetçi. Bu genelde haklı oldukları bir nokta ve Internet’in doğasında olan bir kusur bu. Düşününki, 15 dakika içinde tüm dünyaya sesinizi duyurabileceğiniz bir imkana sahipsiniz. Doğal olarak çok fazla insan şansını deneyecek ve yine çok doğal olarak, bunların ciddi bir kısmı eleğin üstünde kalacaklar.
Bir de klasik yayıncılık anlayışına bakın. Bugün uyduruk bir gazetenin bir kenarında yazabilmek için bile, yıllar yılı o camiada bulunmuş olmanız, tanıdıklarınızın sizi desteklemiş olmaları, politik davranmış olmanız gerek. Çoğu “ciddiye alınan” köşe yazarı bile bu kriterlere uymak zorunda. Düşününki, kaç nitelikli insan, bu çarkların arasında öğütüldü, kaçı başlamaya bile cesaret edemedi, kaçı üşendi, kaçı kovuldu. Bu yüzden, bloglar büyük bir fırsattır. Sadece yazan için değil, okuyan içinde. Evet; kalite sorunu dikkate alınması gereken bir sorun, ama zaman içinde o da çözülür…veya çözülmez! Yine de, okunmaya değer birsürü insana fırsat verdiği de açıktır.
Küçük düşünelim diyorum. Herkes bazı konularda “küçük düşünerek” büyük işler yapabilir.
Düşününki, sadece astrofizik konusunda yazan bir blogcu var. Tahmin ederim en fazla 200-300 okuru olur, ama okuyucu ve yazar arasındaki bağın kuvvetini bir düşünün! Bugün Türkiye’de sırf astrofizik ile ilgili bir yayın, hatta herhangi bir gazetenin astrofizik köşesi yok. Bazı konular için, Internet yayıncılığı yegane şanstır.
“Büyük oynamak”, aslında çoğu zaman büyük kaybettirir, büyük oynamaya devam etmenin tek nedeni kazançların devasa olması o kadar!
Bu astrofizikçi blogcumuza, Asus’un laptop hediye ettiğini, hosting & domain giderlerini karşıladığını, hatta jest kabilinden doğum günlerinde flash disk gibi küçük hediyeler yolladığını düşünün. Asus için çok küçük bir harcama, ama o blogcu için büyük bir jest. Asus hakkında yazmadan edemeyecektir, ve o 200-300 kişilik çok küçük bir grup, öncelikli olarak Asus’u tercih etmeye başlayacaktır. (Kimse eşek değil; sevdiği blogcunun zevkle ve daha çok, kaliteli yazmasını teşvik eden nedenler okuyucu tarafından atlanmıyorlar; okuyucuların çoğu sandığımızdan çok daha dikkatli)
Hep söylüyorum, reklamcılar “hedef kitle” analizini doğru yapamıyorlar. Ben neredeyse çocukluğumdan beri, tv ya da dergide reklamını gördüğüm birşeyi, o reklam yüzünden satın almadım. Aynı blogcu, 300.000 kişiye hitap eden yazılar yazsa, bu etki yaratılamazdı, çünkü 300.000 kişinin okuyacağı çok sayıda blog var. Bende bu tip site ve bloglara hergün giriyor ve kim tarafından yazıldıklarını merak bile etmiyorum.
İşte bu dediğim olursa, blogların kalitesi artacaktır. Çünkü herkes okunmak, karşılığında çok küçük de olsa birşeyler almak, ne bileyim, arasıra mail almak ister. Bu insanı motive eder. Hele hele minik hediyeler alıyorsanız, ister istemez iş gibi görmeye başlarsınız.
Küçük sektörlerdeki şirketlerin, tüketicileri tarafından nasıl benimsendiklerini araştırın. Örnek vermek gerekirse, dolmakalem kullanma alışkanlığı olan biri, daima aynı markayı tercih eder. Hatta rakiplerinden ne kadar pahalı ve kalitesiz olduğunun bile bir önemi kalmaz zaman içinde. Bu sythesizer içinde böyledir, pipo içinde böyledir. Victorinox çakı kullanan birine Walther çakı satamazsınız. Çünkü buradaki satın alma kararı, tamamen rasyonellikten uzaktır. Tüketiciye sorarsanız size kaliteden filan bahseder ama gerçekte neden, sempatidir.
Büyük şirketler de küçük oynayarak farkedilebilir hale gelebilirler. Bugün herhangi biryerde Asus, IBM, Sony, HP laptop reklamı görmek dikkatinizi çekmez. Çünkü gazeteyi de açsanız, televizyonda seyretseniz, Internette de dolaşsanız, hatta yolda da yürüseniz bu şirketlerden ve reklamlarından kaçamazsınız. Zaman içinde beyniniz bunları direk elemeye başlar; görmezsiniz.
Bilet fikrinin iyi olduğunu düşünüyoruz; hatta biraz daha ileri gidip bira filan da ısmarlamaya başlayacağım. Zira ben blogumu sadece yazdıklarımı okutup, düşüncelerimi empoze etme mecrası olarak görmüyorum. Bloglar kişisel yayıncılığın önemli bir kalesi olmanın yanında, aynı zamanda bir sosyalleşme ortamı. Ne bileyim, mesela Baudrilliard’ı Google’dan arayan biri bloguma gelip o konudaki yazılarımı okuyup beğenebilir, merak edip diğer yazıları da okuyunca belki benim aynı kafa yapısında biri olduğumu farkeder ve bu şekilde dostluklar kurulur.
Şirketler, blogları atlamamalı. Atlamayacaklarını biliyorum; ama ciddiye almaları çok uzun süre alacak ve bunu da yanlış değerlendirecekler; örneğin herkesin bir şekilde göz ucuyla okuduğu bloglara hiçbir işe yaramayan banner reklamlardan verecekler. Bana göre reklam ölmüştür. Artık şirketlerin kendilerini anlatmanın, yeni tüketicilere ulaşmasının bence tek yolu, bahsetttiğim tarzda sponsorluklardır. Üstelik, bu çok daha ucuz da bir yol. Bunu doğru kullanan şirketler, reklam bütçelerini çok ciddi oranda kısarak, çok önemli bir maliyet kalemini asıl yapmaları gereken işlere, örneğin AR-GE, tasarım,kalite geliştirmeye harcayabilir ve rakipleri üzerinde gerçek bir üstünlük kurabilirler.