* You are viewing the archive for the ‘blog’ Category

Türk usulü protesto

Teyzemle annemin ortak bir arkadaşı varmış; adı Şazi. Şazi denen eleman, ilkokuldan başladığı dayak yeme kariyerini liseden mezun olana dek sürdürmüş. Bu arkadaşın enteresan özelliği ise, dayak yedikten sonra yılmayıp, kötekçisine sövmek, ardından tekrar dayak yemekmiş. Bizim okulda da böyle bir tip vardı, düpedüz hıyarın tekiydi, hatta o kadar gıcık bir herifti ki, adını ifşa etmekten bile çekinmem ama maalesef unuttum adını:) Avukat olmuş; Allah müvekkillerini korusun, “ipten alır” derler ya, onun eline düşseniz trafik cezasından boynunuza yağlı urganı geçirirler; öyle bir salak.

Ne polisten dayak yedim, ne de askerde başıma bir vukuat geldi. Lakin, ilk kurşun sizi daha 5 yakındayken kılpayı ıskalayıp geçiyorsa, hafiften tırsmaya başlıyorsunuz.

Mesela memleketin mühim sorunları hakkında yazıyorum arasıra, herhalde “şahit yazarlar” diye yorum yapan pek çıkmıyor. Lakin, Pardustu,LKD’ydi, Barış Akarsuydu filan deyince, günboyu yorum yağıyor. Artık saf ilgisizlik midir, yoksa insanlar siyasi konulardan tırstığı içinmi, ben de pek anlamış değilim.

Şimdilerde, wordpress.com’un kapatılmasını protesto edecekmişiz. Açıkçası hiç umurumda değil. İnşallah daha çok siteyi kapatırlar. Bize müstahak çünkü.

Bu rezil Internet yasası çıkmadan önce de kıçımızı yırttık da, o zaman ipleyen olmadı.

Internet üzerindeki protesto hareketlerine bayılıyorum. Mesela PCNet’in bir ADSL fiyatlarını protesto kampanyası vardı, akıllara zarar. 10 punto “aman adsl çok pahalı” yazısı, altında 32 punto pcnet logosu. Bunu yiyen bazı saf arkadaşlar sitelerine koydular, PcNet, 1 ay filan bilaücret banner yayınlamış oldu.

Şimdi herkes “valla çok ayıp,olur bu bu devirde ayol” diye kendi blogunda yazıp duruyor. Modaya uymak adına bende yazmıştım, amaçsız bir yazıydı, daha ben yazarken bile aynı anda 20 kişi benden önce yayınlamıştır herhalde.

“Hadi banner yapalım” desek, koyacak yer yok çoğu blogda. Ekranın yarısı google adsense, üçte biri blograzzi,technorati linkleri, bir de ne olacağı belli olmadığı halde heryerde görmeye başladığım bloglama.com banner’ları var (nedense taban hep siyah, paramız yok içimiz kan ağlıyor mesajı vermek için herhalde)

Mecliste Internet’i bilen bir avuç adam var, onlar içinde Internet’ti,blogdu, web sayfasıydı, hiç olmasa daha iyi (MSN ve Skype kalsın). Mecliste lobin yoksa cesedin yerde kalır, onun için aman banner koyalım, şuraya buraya e-dilekçe yazalım filan işe yaramaz.

Bu işler biraz tabandan başlar. Benim de yaptığım gibi, Ferrari’nin filan beleş reklamını yapıp yere göğe koyamazsanız -Ferrari’yi de sevmem, şirketini de sevmem- reklamını yaptığınız adamlardan beş kuruş para alamazsınız. Google’dan birilerinin sizi bulma olasılığı artar o kadar, ama para filan kazanamazsınız. Paranız yoksa organize olamazsınız; organize olmak ortak çıkarı olan insanların işidir. 100 tane adamın blogu ayda 20.000 dolar para kazansa, bunun mafyası da türer, tetikçi blogcular da ortaya dökülür, meclise adam bile sokarlar. Ama bizde böyle bir organizasyon becerisi, kararlılık yok. Onun için kendi aramızda üfürmekle kalırız, iki ay sonra da wordpress.com’un ne sitesi olduğunu bile unuturuz.

“E nasıl olacak?” derseniz, olmaz derim. En olabilir şekli, aramızda para toplayıp avukat tutmak. Ya da çok blog meraklısı bir avukat filan çıkacak da, dava filan açacak. Ölme eşeğim ölme…

Eh, kağıda basılan birşeyde de duyurulmadığı için, “sokaktaki adamın” ilgisini çekmiyor Internet sansürü filan. Ortalama 30 yaş üzeri adam için, Internet ne de olsa envai çeşit pisliğin olduğu bir şer yuvası. Basının ciddi adamları da bizi ciddiye almıyor zaten, hani hep de haksız değiller, 2 satır yazıda 3 düşük cümle, 28 imla hatası olursa, içerik ordan burdan kopya olursa, bilgisiz fikir üretilirse, onlar da ciddiye almazlar tabi.

Internet Türkiye’de hala medya filan değil. Gittigidiyor.com, televizyona reklam vererek kendini duyurabildi. Bir ara, belediye otobüsleri üzerinde istanbul.net reklamı görmüştüm, duraklarda da patlican.com.tr reklamı vardı (sahi, patladımı yahu?). AB ve ABD ülkeleri, artık TV dizilerinin reklamını Internet’ten yapıyor, biz TV’den millete “aha böyle bir site var, reklamlarla 3.5 saat süren yarım saatlik dizini seyrettikten sonra unutmazsan hele bir gir bak” diyoruz. Kısacası Internet’i kimsenin iplediği yok; biz kendi aramızda gelin-güvey olup kendimizi olmadığımız yerlerde görüyoruz. Internet Mahir’i bile biz değil, yabancılar keşfetti ilk önce, daha ne konuşuyoruz ki!

Neden medya olamadığımızın cevabı basit; yine organize olamamaktan. 10 kişi oturup bir site, blog,portal açamıyor ki. Yapanda parayı bastırıp adam tutarak yapıyor, çünkü hepimiz tek başımıza kahraman olmak istiyoruz. Assolist de benim, kemanı da çalarım, kanunu da. Hepsini kötü yaparım ama olsun. Medya olamadığın içinde kimse takmıyor seni, bu kadar basit. Ha desek, 100 kişiyi bile Taksim’de toplayacak gücümüz yok, Ankara’daki adam senin şerrinden neden korksun?

Piratebay de kapalı aslanlar, hadi klavyenize kuvvet.

Türk blogcusu hangi ülkede yaşıyor?

Wordpress.com’un kapatılması haberini heryerde görüyorum; henüz öğürme aşamasındayım, yakında kusmaya başlayacağım.

Herkes “bu devirde böyle rezillik olurmu?” filan gibi cümleler kuruyor (bende yaptım; ama eski yazılarımı filan okursanız, aylarca önceden bunların olacağını yazmıştım) ama, açıkçası Türkiye’deki Internet Yasası hazırlanırken, ya da hazırlanıp paldır küldür kabul edildikten sonra yazılan bir tepki yazısına denk gelmedim. Herkes herşeyi duyduktan sonra oturup yazmak pek de marifet olmuyor; ha Google’ı benim bloga kanalize edeyim diye yazıyorsanız ayrı, ben de sırf o yüzden yazdım zaten!

Habire patatesli börek nasıl yapılır, McLaren F1, Koenigsegg’e basarmı, Ubuntu Windows’un arkasına dolanıp iki puan alırmı diye yazdıktan sonra, oturup “tüh Wordpress’i de kapattı Adnan Oktar tayfası, bu dincilerden herşey beklenir zaten” diye yazdığınızda sizi pek de kaale alan olmuyor. Ben de otomobillerle ilgili sürüyle girdi yazdım; gerçekten sevdiğim bir konu, üstelik bir dönem bu işlerden ekmek yemişliğim de var. “Orjinallik” konusundan dem vurup, dünya bilgisayar gündemini yabancı sitelerden tercüme ederek yazma konularına filan girmeyeceğim. Bu da bir ihtiyaç sonuçta, patatesli börekte, bu tip blogları filan kınadığım sanılmasın (eminim kınamışsın işte diye yorum yapanlar da çıkar!) ama, ben Türkiye’de yaşayan bir insanın blogunu okuduğumda, ülkemle ilgili birşeyler görmek istiyorum. Az da olsa. Türkiye olması önemli değil; ABD’de yaşayan,Almanya’da yaşayan bir Türk de olabilirsiniz; o zaman yaşadığınız ülkeden bahsedersiniz.

Mesela bir bloga giriyorum, daha o zamanlar bırakın Türkiye’ye gelmesini, dünyada bile piyasaya çıkmamış iPhone hakkında 25 tane yazı. Yapmayın bu kadar; Google’da ancak 100.sırada çıkacaksınız şanslıysanız, sitenize gelen ziyaretçi de heryere tıklasa elinize geçecek para 2-3 dolar. Bunun için hamallık yapıp, belki de hiç satın alamayacağınız, 3 ayda demode olan bir tüketim aracının gönüllü reklamını yapmaya değer mi?

Böyle yaparak, öncelikle blogunuzun güvenilirlik ve okunma değerini düşürüyorsunuz; iPhone ile ilgili detaylı bilgi almak isteyen birisi Wired.com’a, Apple’ın kendi sitesine girer. Kimse, çıplak gözünüzle bile görmediğiniz bir ürün hakkında yazdığınız yazıya itibar edip blogunuzu sık sık takip edecek filan değil.

“O zaman sen niye Koenigsegg hakkında yazdın?” diyebilirsiniz tabi; Koenigsegg, süper spor araçlar arasında çok küçük bir firmanın, bir ürünle aradan sıyrılıp, gerek teknolojik üstünlük, gerekse cesaret ile büyük rakipleri dize getirmesini ifade ediyor benim için. Son derece pragmatik bir anlayışla, ama doğrulardan en ufak taviz vermeden üretilmiş, bir endüstrinin köşe taşlarından biri olarak sayılacak, benzersiz bir ürün. İphone için bunu söyleyemezsiniz; mühendislik işi bile değil. Günümüzde GSM telefon teknolojisinin tamamı tek yonga üzerinde toplanmışken, OpenMoko gibi platformlar satın alıp kendi cep telefonunuzu yapabiliyorken, iPhone’un bir başarı filan olduğunu ifade etmek gülünç olur.

Öncelikle kendinize insanların blogları neden takip ettiklerini bir sorun: kendi adıma konuşayım; bloglar kişisel tecrübeleri aktarıyor, en azından dünyada böyle. Adam Madrid’de yaşıyorsa, örneğin sadece orada olan yerel bir yemekten bahsediyor, o yemeği yiyebileceğiniz en iyi lokantanın yerini tarif ediyor. Bu değerli bir bilgi; özellikle büyük şehirde yaşayanlar, küçük bir şehire gittiklerinde, oranın yerlilerine yemek yiyebilecekleri iyi lokantaları sorarlar. Örneğin Madrid’e gidersem, o blog yazarının tarif ettiği yere giderim; çünkü hiçbir şehir rehberine güvenmem; bana tavsiye ettiği lokantadan reklam komisyonu filan aldığını düşünürüm. Aynı şeyi, seyahat siteleri için de düşünürüm,ama bir blog yazarına güvenirim; çünkü midem bozulursa küfür etmek için ulaşabileceğim kadar yakındır bana!

Örneğin, Trabzon’la ilgili detaylı blog yazan biri olsaydı, buraya gelmeden önce okurdum. Çünkü burada neyin, nereden, kaça alınacağını; nerede en iyi döneri yiyebileceğimi, bölgeye has beşiklerin hala satılıp satılmadığını öğrenmek için sayısız insanla konuşmak zorunda kaldım; üstelik tariflerin çoğu hiç de iç açıcı değildi.

Bir de ülkeyle ilgili genel sorunlar, bölgesel sorunlar meselesi var tabii. Bugün ya ordunun habire siyasete müdahale etmesinden, ya da laiklik sorunundan filan bahsediyoruz. Türkiye’nin sorunlarından gerçek anlamda bahseden, bunu yaparken tarihsel, sosyolojik, jeopolitik verileri kullanan, ona buna küfür edip hamaset yapmadan yazabilen bir blogcuya rastlamadım. Bu kadar şikayet, küfür,karalama, hakaret var ama ortada titizlikle savunulan fikirler (doğru ya da yanlış olması o kadar önemli değil; sonuçta bloglar kişisel görüşlerin etkisindedir ve bence öyle de kalmalıdır) göremiyorum. Birkaç bloga rastlamadım diyemem; ama sayıları çok az, tanınmıyorlar ve blogdan çok gazete havasındalar. Kaliteli blog yazarlarının da yorumları kapatma ya da cevap vermeme gibi bir tuhaflıkları var; bu da sanırım gazetecilik klişelerini Internet ortamına taşımalarından kaynaklanıyor.

Ordunun halkı ve siyasetçiyi pek ciddiye almadığı gibi yaygın bir görüş var ve buna yanlış diyemeyiz; zira kendileri de sık sık “gereken hassasiyetin gösterilmediğini görüyoruz” gibi sözler sarfediyorlar. Özünde bu yaklaşım doğru olmasa da, son derece haklı oldukları bir nokta var: Türk halkı ve onun doğal uzantısı olan Türk blogcuları, toplumsal, ekonomik, siyasi, jeopolitik ve hatta askeri konularla son derece ilgisizler! Bu tip girdiler, ancak genelkurmay konuşup manşet olduğunda bloglara giriyor; ama bu Türkiye’nin sorunlarına samimi bir ilgiyi göstermiyor. Tamamen magazinel; zira K. Irak meselesi ile Sibel Can’In selülitlerine verilen tepki, konunun ele alınış tarzı, aslında çok da farklı değil: konu 1-2 gün boğulana kadar, çoğu zaman düzeysizleşilerek tartışılıyor (ki bu tartışma değil, kayıkçı kavgası!) ve sonra unutulup gidiyor.

Zaman zaman bu akımı başlatmak adına yazılar yazıyorum ama gelen yorumların sayısı inanılmaz derecede az. İnsanlar maalesef Pozitif Linux’la, Bugatti Veyron’la, ülkelerinle olduğundan çok ama çok daha fazla ilgililer. Hal böyle olunca, “biz çok milliyetçiyiz”,”asker milletiz”,”ülkemizi severiz” filan gibi lafları da ciddiye almıyorum. Tutup birisi “biz asker milletiz” diyor mesela, ama merak edip bizim ordunun savaş kabiliyeti nedir, silahlarımız ne durumdadır, ulusal silah sanayimiz ne kadar gelişmiştir, Suriye-Türkiye sınırı nasıl bir yerdir, sınır ihlalleri nasıl olabiliyor gibi şeyleri merak edip araştırmıyor, bu konular hakkında en ufak bir bilgisi, merakı yok. Hatta, tabancanın, tüfeğin, tankın nasıl çalıştığını bilmiyor. Tarihsel düşmanlarını, bu düşmanlıkların nasıl oluştuğunu bilmiyor ama kalkıp “Türkün Türk’ten dostu yoktur” diye rahatlıkla atıp tutabiliyor. Oysa kendini “asker hisseden” bir insanın bunları bilmesi gerek, ben kendimi öyle hissetmediğim halde, kendimi bunları öğrenmek mecburiyetinde hissediyorum, çünkü pekala yarın bir ya da birkaç ülkeyle savaşa girme ihtimalimiz de vardır; o zaman asker olacağıma göre, bunları bilmek bana (ve ülkeme) yarar sağlayacaktır. Herşeyi bir yana bırakın, insan ülkesini tanımak zorunda, üstelik zevkli bir faaliyet bu. Hayat bilgisayar başında oturup porno sitelerde gezmek, tanımadığınız kişilerle MSN’de chat yapmak, ya da Windows’un üstüne bir de Pardus kurmayı öğrenmek kadar sığ ve aptal Bir şey olmamalı.

Gençlere soruyorlar, matah bir bokmuş gibi “ben onlarla ilgilenmiyorum” diyor. Bahsedilen şey siyaset; nasıl yönetileceğin, ne kalitede bir okulda okuyabileceğin, hangi kafa yapısında biriyle beraber olabileceğin, başka ülkelere gidip gidemeyeceğin, kaç para kazanabileceğin, hatta bir işin mi olacak yoksa sokakta dilenecek misin, tamamen bunla ilgili bir konu. Ağzını yayarak konuşan kafasız genç, övünerek “ben bunlarla ilgilenmiyorum” diyor.

Internet’e giren, kendi kendine site ya da blog açabilen insanlar bu ülkenin kaymak tabakası. Yani ayıp artık, en azından blog camiası olarak kendimize biraz çekidüzen vermemiz gerekiyor.

En basitinden şöyle düşünün: Blogun adı Ali’nin blog’u değil de, John’un blogu olsa, ikinizi de tanıyan biri, sizin Ali olduğunuzu anlayabilir mi? Blogunuzda kişisellik var mı?

Michigan’da yaşayan John, Ali’nin blogunu komple İngilizceye çevirip, başına da John’un blogu yazsa, birisi o blogun aslında ABD’de yaşayan birine ait olmadığını anlayabilir mi?

Internet’in sopasını bu sefer wordpress.com yedi

Malum; Türkiye’nin “özel” durumları, “hassasiyetleri” filan var. İçeridekilere böyle diyorlar; arada da “Türküz müslümanız diye bizi Avrupa Birliğine almıyorlar” diye gaz veriyorlar; bürokrasinin filan ödü kopuyor yanlışlıkla da olsa bizi AB’ye alacaklar diye…

Samed’den öğrendik; wordpress.com’a mahkeme emriyle kapatma gelmiş. Zahmet edip yazmamışlar neden kapattıklarını, şeriatın kestiği parmak acımaz hesabı seve seve sineye çekeceğiz.

Internet’e sansür geldi dedik, bir tarafımızı yırttık, tabiki ilgi alaka gösteren filan olmadı. Hesapta çocuk pornosunu filan engelleyeceklerdi ya, Internet’in ne olduğunu dahi bilmeyenler “kapatın ülen bu şer yuvalarını” diye, Abdülhamid yasasına “caizdir” fetvası verdi. Internet esnafı da (bunlar kendilerine sivil toplum örgütü süsü veriyor, maksat tamamen ticari aslında) “yahu yapmayın yazıktır bu devirde” türünden lafı geveledi, çünkü onların destekçileri de bir şekilde devletten ekmek yediğinden, fazla seslerini çıkaramazlar. Ne şiş yanar ne kebap; hem STÖ’liklerini şeklen yapmış olurlar, hem de “birilerinin” canını sıkmazlar.

Doğrusu, wordpress.com altında çok sayıda ona buna küfür eden,palavra iddialar ortaya atarak şahıs ve kurumları küçük duruma düşüren blog var. Lakin mahkeme nokta atışı filan yapmamış; çakmış atom bombasını, bütün bloglar kapı duvar…

Adaletle hukuğun ne kadar farklı şeyler olduğunun aleni kanıtı; hukuğa giriş dersi kitabına al, aynen koy.

Şimdi bunun üstüne onbin spekülasyon yapılır.

AKP ve Tayyip Erdoğan’a aleni küfür edilen blogların sahipleri “düşüncelerimizi açıklamamızı hazmedemediler” diye palavra sıkacaklar sağda solda. CHP ve MHP amigoları da şakşakçılık yapıp, bir küfür de onlar sallayacaklar…

Kimisi, “irticacı” bloggerlar yüzünden kapandığını söyleyecek, “biz de müslümanız” diyerek, çeşitli light Müslümanlık örnekleri verecekler, hatta bunların aralarında sosyete modasına uyup gösteriş için umreye filan giden soytarılar olacak. Rüzgar güllerini ayıklasak memlekette sorun kalmayacak zaten, o da ayrı mevzu.

Kimisi PKK, kimisi Hizbullah yüzünden diyecek.

Adnan hocacılar “yoktur ilim irfandan gayrı şeyde gözümüz” diyerek, “biz kimseye iftira atmayız” diye ekleyecekler.

Ortalık yine şenlenecek yani. 35 blogda “wordpress.com kapatıldı” girdileri okuyacağız; oradaki yazıları çalıp yapıştıran 350 paçavra blogu saymazsak. Popüler blogcu tayfası “SEO” mevzusundan dolayı bahsedecek tabi konudan, Google’ın indeksleyeceği kadar,sonra Wordpress temasına nasıl ayar verilir, paçanga böreği nasıl yapılır, sandalyeye peluş kılıf nasıl giydirilir gibi daha hayati konulara dönecekler. Zaten öyle alengirli işlere girmeye de tırsar çoğu, aman onları da kapatıverirler, ne me lazım!

Kandırmayalım kendimizi canım, demokrasi filan isteyen bir avuç adam var, onlar da kafalarına inecek sopanın kaygısı içindeler. Internet sansürüne karşı kampanya başlatmıştık, sansürün ne kadar sevildiğini görünce vazgeçtik. Çünkü herkes konuşsa PKK güçlenecek, ABD Irak’tan sonra Suriye’ye filan da girecek (zaten girer yakında merak etmeyin!), Türkiye binbir parçaya bölünecek, topraklarımız susuzluktan çatlayacak, laiklik elden gidecek.

Eh, normaldir. Senelerdir kutup yaratıp onları kavgaya tutuşturma siyaseti izlenirse, bütün komşularımızın ikiyüzlü ve yalancı olduğu daha ilkokulda kafalara kazınırsa, ulusal kanallar halkı uyutmak için birbiriyle yarışıp zihinleri Sibel Can’ın kiloları, Hülya Avşar’ın selülitleri, uyduruk dizilerdeki üç-beş hıyarın maceralarıyla meşgul ederse, bunlar daha iyi günlerimizdir.

Şimdiye kadar bir blogda okuduğum en iyi yazı!

Samed muhteşem ötesi bir yazı yazmış. “Her blogcu muhakkak okusun” derim ama okumayacağından, dememişim de varsayabilirsiniz. Bizim blog gezegeninin bütün sorunlarını, ne yapıp ne yapmamanız gerektiğini tek bir yazıda özetlemiş. Dil de mükemmel, çişinizi yapmadan okumayın diyorum!

Birileri nasıl olsa çalıp oraya buraya yapıştırırlar, ama yazının orjinali burada:

http://eventualis.org/2007/07/30/blog-onerileri/

Blog röportajları - 2:Aydın Bahadır

Samed’den sonra, bugün de Aydın Bahadır ile devam ediyoruz…

Bölüm nedir? Mekatronik kelimesine denk gelince takıldım, sevdiğim alanlardan biri!

Bilgisayar Mühendisliği bölümüm tam olarak ilgi alanıma denk dusuyor : )

Aslında biraz kontrolcülerin konusu bu. Gerçekten mekatronik projeleri var mı?

Kulüp olarak bulunmakta. bu faaliyetler şu an üniversitemizde mekatronik kulübü üzerinden yürüyor henüz mekatronik bölümü açılmadığı için.. bizim üniversite olarak ciddi projelerimiz var mesela geçen yıl çat pat katıldığımız robot yarışmasında 4. olduk bu oldukça dikkat çekici.

Bilgisayarcılar genelde "kutu içinde" kalmaktan memnun, aslında 4.olmak büyük başarı. Sanırım İTÜ’den kontrol mühendisleri giriyor yarışmaya. Hatta eskiden İTÜ’de bu bölüm double major’dı, sonra bilgisayar ve kontrol mühendisliği diye ikiye ayrıldı. Onun dışında özel bir ilgi ya da proje varmı mekatronik konusunda?

Tabi ki bu soruya cevabım hayır olacak.. Maalesef elektronikçiler dışında ( azıcık da mekanikçiler ) ben mekatroniğin beklenen ilgiyi - özellikle bilgisayar mühendislerinden - görmüyorum.. sebebi sizin bahsiniz elbette olabilir ancak bilgisayar mühendislerinin bölümlerindeki kulüpler bile işlemez çoğu zaman çünkü evet bilgisayarcı kendisine göre tektir bu alemde teke oynamayı ve kendisini göstermeyi ister. ancak ben kendi sınıfımı ve bölümümü gözlemlediğimde ruhlarının derinlikerinde ( :) ) yatan bir ilgi keşfettim.. biraz atılımcıyımdır mesela ktuce ( ktu bilgisayar mühendisleri kulübü ) başkan adayı oldum 1.sınıftan. ve 3. sınıfların desteğini almayı başardım bu girimşicilik ve tabi ki biraz da politik kabiliyetimi kullanarak. mekatroniğe girme fikri de bizim ktuce nin eski başkanı ahmet’ten bana geldi.. projelere gelince her sene (bu bizde dönem olarak işler) başında yönetim kurulu toplanır. sene ya da dönem boyunca yapılacak etkinlikler katılınacak yarışmalar belirlenir ve ona göre planlama yapılır. şu anda böyle bir toplantı olmadığından proje hakkında bilgi vermem mümkün değil. ancak şunu söyleyebilirim yönetim kurulumuz atılımcı insanlardan olusmakta (özellikle elektrik elektronikteki arkadaslar)

Politikaya birazdan geliriz:) Blog yazarı olarak, genelde popüler konuların takip ediliyor olması rahatsız ediyor mu? Örneğin, mekatronik hakkında hevesle yazılan bir yazıyı 10 kişi okurken, Barış Akarsu konulu bir yazının 10.000 kişi tarafından okunması rahatsız edici gelmiyor mu? Ya da şöyle diyelim, mekatronik hakkında yazılan bir yazının okunması için araya popüler bazı şeyler de katmak gerekebilir, çünkü başka türlü keşfedilme şansı pek olmuyor. Acaba tanıtım konusunda bir yanlış mı var, yoksa insanlar gerçekten ilgisizler mi? Bu blog yazarına nasıl yansıyor?

Öncelikle Türkçe konuşuyorum ve Türkiye’de yaşıyorum. Burada internet kullanan insanların %70′inin msn de vakit öldürdüklerini, %50 sinin internete oyun için girdiğini ve ancak %20 sinin internette sörf yaptığını ve yazı / makale okuduğunu biliyorum, bu benim gözlemim.. Blogçunun hedefi bu %20′den oran kapmaktır. Ancak bu %20 ne yapar ne eder bi araştırdık mı?. Kaç insanımız interneti ansiklopedi niyetine kullanmaya hevesli kaç insanımız interneti bilimsel bir araştırma yapmaya hevesli.. Arama motoruna insanımız Barış Akarsu yazıyor ve dalıyor bir bloga. Okuyor okuyor yorum yapıyor. Bakın ben geçenlerde bir blogu inceliyordum. Arkadaşımız Kıvanç Tatlıtuğun fotoğrafları diye başlık açmış yazı yazmaya da erinmiş sadece foto koymuş sonuç ne ? 220 adet yorum.. Ben bir yazımın bu kadar okunduğunu tahmin etmiyorum.. Kusura bakmayın evet kendi insanımızı eleştiriyorum. Çünkü ben bu piyasanın 99′dan beri içerisindeyim. İlk girdiğim site de reklamlarda gördüğüm ve acaba gerçekten mouse ile mi alışveriş yapıyoruz diyerekten 11 yaşında bir araştırmacı olarak daldığım kangurum.com.tr’dir. Ben günlüğüme özenen bir insanım ve herkes özenir. Siz kendi orijinal makalelerinizi yazdıkça o %20′nin %10′u olan araştırmacı insanlar sizi bulur.. Ben bu ümitle yazarım yazılarımı.. Umarım Türkiye’de bu oran artar demekten de başka bir şey yapamam. Ha bu bana sıkıcı geliyor mu hayır.. Çünkü ben günlüğümü Kıvanç Tatlıtuğ fotoğraflarıyla doldurup reklam gelirlerimi ya da içerik oranımı arttırmak istemiyorum.

Tipik bir Karadenizli doluluğu:) Trabzonlu olduğumu biliyor muydunuz?

Hayır öğrenmiş oldum Trabzon’u gerçekten seviyorum : )

Trabzon ilginç bir yer, benim 3 ayım geçmedi toplasanız. Ama Türkiye’nin en uç insanları buradan çıkıyor. Mesela Engin Ardıç, Türkiye Komünist Partisi kurucusu -adını unuttum maalesef-, Trabzon’lu. Öte yandan bir tarafta da Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetini işleyenler var. Ne oluyor, Trabzon’un "ayarıyla mı oynanıyor?"

Bu konu aslında Trabzonluları ilgilendiren bir konu ancak tabi ki benm de bu konuda gözlemlerim var. Mesela Said Nursi’yi anma günü olaraktan tanıtım posterleri asılmıştı Uzun Sokağa yaştaş bir arkadaş geldi ve "Kim asmış bu ingiliz Kemal’in posterini buraya?" deyiverip onu yırttı. Ancak gördük ki Santoro cinayetinin bir benzeri Malatya’da oldu. Trabzon’a baktığımda aslında ben diğer anadolu kentlerinden bir fark göremiyorum. Bence bu konu genellenmeli.. Birileri Anadolu’nun ayarıyla oynuyor. Avrupa’ya baktığımızda şehirlerde artık boy boy camilerin yükseldiğini görüyoruz. Yıllar yılı hoşgörümüzle öne çıkan bir millet olarak cumhuriyetin kuruluşundan bu yana birilerinin ayarımızla ve ulusalcılık kanımızla oynamaya çalıştığını görüyorum. konu değişiyor trabzon’a geliyorum.. Trabzon gerçekten içinden çok farklı kültürde farklı izaçlarda insanlar çıkarmış bir şehir. Bakın siz örneklediniz Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetiyle TKP Kurucusu’nun aynı şehirden çıktığından bahsettiniz. Trabzon’a şu açıdan bakmalı en azından -Pollyanna gibi olacak ama- farklı kültürdeki insanların barındığı bir şehir trabzon. Evet Karadeniz doluluğu var insanlarda her yerde birbirleriyle tartışıyorlar ama kendi değerlerini savunuyorlar. Olaylara bu gözle bakmak lazım tabi ki cinayetler çok berbat bir şey.. DEğerler uğruna olsa da.

Evet; aslında tarihi itibariyle belki İstanbul ve İzmir’den sonra en kozmopolit şehir. En şaşırtıcı şey nedir Trabzon’da, Trabzon’a 48 saat turist olarak gelen biri ne yemeli, ne görmeli, ne yapmalı?

Akçaabat’a gidip Nihat Usta’nın köftesiyle başlayabilir işe. Zigana yaylalarında kısa bir yolculuktan sonra günü Sümela Otelinde bitirebilir. Diğer gün ise Uzungöl’e gidip Alabalığını yer ( hayatımın en lezzetli balığını yemiştim ). Akşama doğru Boztepeye çıkıp Nargile Semaver eşliğinde Trabzon ve Karadeniz manzarasıyla gününü tamamlayabilir.

Boztepe’yi kaçırmışım:) Gelelim seçim konusuna. Geçen sene fındık fiyatı açıklandığında çok büyük bir tepki oldu; hatta Tayyip Erdoğan son anda Trabzon’da konuşma yapmaktan vazgeçti diye duymuştum. Ne oldu da, AKP Trabzon’dan bu kadar oy aldı?

Konu ne zaman siyasetten açılırsa kantinden veya eve çağırdığım ortamdan arkadaşlarım Tayyip’in fındık konusunda çok büyük yanlış yaptığına ve Ordu Giresun Trabzondan oluşan doğu karadeniz hattında çok büyük kayıp vereceğine dair bahisler açıyorlardı. Evet araştırdığımda gördüm ki AKP 2002′de hep %50′nin üzerinde almış bu üç şehirde -Rize’yi de dahil etmek gerek-. Aslında söyledikleri doğruydu çünkü Ordu’daki eylemi tüm dünya duymuştu. Karadeniz sahil yolu kesilmiş ve büyük olaylar olmuştu.. Ancak olay derinlemesine incelenmedi. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Ordu’daki mitinginde bir grup vatandaşın halkı galeyana getirmek istediği ama başarılı olamadığını yazdı gazeteler. O zaman Karadeniz doluluğundan olsa gerek :) fındık fiyatları açıklandığında gerçekten büyük tepki oldu. Ama halk sonradan anladı ki bu fındığa gerçekten verilebilecek en büyük teklifi yapamasa da iyi bir teklif yaptı Tayyip. O zamanlar fındıkla ilgili sorunlar vardı ve halk bunu gözönüne aldı. Bir de karşılarına çıkıp peşinen hiç bir nedene dayanmaksızın verilen Fındık şu kadar şu kadar olacak söylemlerini süzdü kafasını yordu ve kendi içinden gördüğü Tayyip’e oy verdi. Oyunu istikrardan yana kullandı evet TAyyip Erdoğan’ın burada halkla olumlu bir ilişkisi var 1. nedeni bu halk onu kendi içinden görüyor. 2. nedeni ise muhalefetin fındık hakkında "biz bunlara şimdi yüksek fiyat söyleyelim nasılsa bir şey olmaz" tarzında saçma sapan söylemleri. Oysa AKP fındık için ciddi ve gerçekçi bir söz verdi karadenize.

Bir de şöyle bakalım: Türkiye dünyanın ya birinci, ya da ikinci büyük fındık üreticisi. Dünya fındık piyasasındaki fiyata "teslim olması" devletin hatası değil mi? Aynı şey, krom ve bor gibi madenler için de geçerli…

Türkiye’nin bu konuda ciddi bir politikaya ihtiyacı var ama bu yıllar yılı gözardı ediliyor. AKP’nin bu konuda başarılı politika izlediği söylenemez. Fındık fiyatları sokaktaki Fındık satıcısını durdurursanız patlar. Bor için geleceğin enerji kaynağı deniliyor bu konuda hükümet ve tubitak işbirliği yapmalı ki ancak Metal Fırtına gibi saçma bir kitaptan sonra 2005 yılında bir kıpırdanma oldu tubitak adına ancak o da unutuldu gibi bu aralar. Madenlerimizi genellediğimizde anadolunu aslında iyi bir kaynağı olmadığını biliyoruz yine de elimizdekileri iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Bu konuda dediğim gibi hükümet ve tubitak çalışması önemli. Mesela Bor bize piyangodan çıktı bizimkiler değil de başka yerler Bor’un kıymetini keşfetti.


Aslında madenler konusunda hiç de fena değiliz. Krom’da dünyada ilk üçteyz, dünyada olmayan bazı mermer türleri var, Bor’da ya birinci ya da ikinciyiz, Kuvars madenleri oldukça zengin ama bu piyasada fiyatları belirleyen 20 ülke arasında Türkiye yok. Kıbrıs gibi konular dış politika gündeminden düşmüyor ama bunları gündeme getiren yok. Sanki gerçek konular dışında gündemlerle uyutuluyormuşuz gibi geliyor…

Evet bir kaç maden konusunda gerçekten dünyanın en önemli kaynakları bizde.. Uyutuluyormuş gibi gelmesinin ardında içimizde yatan gizli bir milliyetçilik var Barış Bey. Bizim halkımız uyuyor aslında. Evet herkes diyor ki : "bizim madenlerimiz var işletilmiyor, bizim toprağımız var işletilmiyor, bizim suyumuz var çıkmıyor." bakıyorsunuz bunu diyen yurttaşımız gelecekte zeki bir bilim insanı olacak olan kızını okula göndermiyor. Dünyada başka hangi ülkelerde var bu ?.. Afrika ? Arabistan ? Yani bu konu hakkında demek istediğim şey şudur.. Kimse Amerika şöyle şöyle yapıp Türkiye’nin maden işletmiyor.. Bu gibi dedikodular çok fazla uzuyor ve evirip çevriliyor. Hükümet isterse bu topraklarda herşeyi yapar.

Bu bir hükümet sorunu mu, yoksa bu konuda bir devlet politikası, daha doğrusu önceliği mi yok?


Devlet politikası yok bunun da sorumlusu hükümettir. Ayrıca bu konuda hükümete baskı yapmayan ve Prof. ünvanı alıp maaşına yatan bilim adamlarımızdır.


Şöyle ilginç bir olay oldu: Tayyip Erdoğan, derin devletten bahsetti; sonra zamanında aynı şeyden dem vuran Demirel ve Ecevit, "hani nerde göster, başbakansın madem üzerine git" gibi "tuhaf" tepkiler gösterdiler. AKP maalesef demokratikleşmeye çok hızlı başladı ama hızı kesildi. Acaba gerçekten "sistemin partisi" mi oluyor AKP?

Gidişat onu gösteriyordu son zamanlarda.. Umarım bu seçimde halkın kendisine ne kadar güvendiğini görür akp ve bundan cesaret alıp o demokratikleşme hızını aynı ivmeyle sürdürür demekten başka bir şey diyemem soruna.. Gerisi Tayyip Bey’in sorunu..

Genelde röportajlardan sonra insanın kafasında hep şu kalır "keşke şunu da sorsaydı":)  Böyle bir soru varmı?

Ben bu soruyu hatay valisine sordum bana şunu söylemişti : "Ne olacak bu Fenerbahçenin hali" :)

Ne olacak?:)

Bir umut bekliyoruz.. Zico bu yıl istekli ancak tecrübeli bir hoca gerekiyordu :)

Ben Beşiktaş’lıyım ama ümidim yok:) Fener bu senede ipi göğüsler diyorum:)

Vali Avrupa’yı sormuştu zaten Türkiye’de rakip kalmadı.. Ekonomiye bakarsanız tabloyu görürsünüz ki bu gerçekten Türk futbolu adına hoş değil :)

Çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için. Son bir soru daha: Internet yayıncılığı ne zaman klasik medyanın gücüne kavuşur?

Ben istemiyorum bu durumu aslında. Çünkü o gücü elimde istiyorum.. Yeni gazete kağıdının kokusunu içime çekmek ya da televizyonda canlı yayınlarla durumu takip etmek zevkli bana göre. Ancak bir internet kullanıcısı olarak bunun insanlık adına uzun bu süreç olduğunu görüyorum ki bu dünyanın her yerinde aynı. Ancak bir yerde internet öne geçerse global dünyada her yerde öne geçer..

8, toplam 12 sayfa«123456789101112»