* You are viewing the archive for the ‘blog’ Category

Mandalina temasını dağıtmak üzereyim.

Evet; şu an kullandığım Mandalina isimli temayı kendi uydurduğum ZBL lisansı(!) (Zülküf Baba Lisansı) ile dağıtmaya karar verdim.

ZBL lisansının GPL’den tek farkı şu: En alttaki minicik yazıyı değiştirmemenizi rica edeceğim.

Lütfen dağıtmamı istiyorsanız, 15 kişi yorum göndersin. 15 rakamına ulaştığımda, temayı direk buradan download edebileceksiniz, ayrıca özelleştirebilmeniz için bir de doküman hazırlayacağım.

PayPerPost sistemi Türkiye’de işlemez; ama bloglar inanılmaz etkili bir pazarlama aracıdır!

Türkiye’de bazı blogcu arkadaşlar, kendi aralarında organize olarak, ABD’de uzun zamandır varolan PayPerPost sistemini hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Hemen söyleyeyim; başarısız olacaklar. Neden başarısız olacaklarına birazdan geleceğim; ama bilmeyenler için PayPerPost sistemini birazcık anlatayım.

Artık blogların “yeni Mor İnek” olduğunu duymayan kalmadı (dolayısıyla artık bloglar Mor İnek değil!). Maziye dönelim biraz; blog’un bir pazarlama fenomeni haline gelmesi Sun Microsystems’ın sihirbaz CEO’su Jonathan Schwartz ile başladı. Bu müthiş PR başarısını farkeden diğer CEO’lar da blog yazmaya giriştiler. Hatta Türkiye’de de bir CEO blogumuz var; Microsoft Türkiye’nin başındaki Çağlayan bey’in blogu. Ben açıkçası oldukça başarısız buldum; renkler ve tasarım çok kötü ve bana bu piyasanın içinde biri olarak hiçbir şey vermiyor. Daha da kötüsü, sadece bir blog okuru olarak ziyaret ettiğim zamanda da sıkılıyorum. Sanki şirket içindeki belli insanların ortak memo’su gibi bir havası var.

Jonathan Schwartz, çok farklı bir şey yaptı: son baktığımda yorumlar kapalıydı, ancak blog’un ilk açıldığı zamanlarda gerek müşterilerden, gerekse benim gibi Sun hayranlarından çok sayıda yorum alıyor, önemli bir kısmına cevap veriyordu. İnsanlar, Sun’ın onları dinlediğini farketti. Sırf bu bile kendi başına çok önemli bir psikolojik etkiydi; iki ürün ve firma arasında, sizi dinleyeni seçersiniz.

Şirket çalışanları tarafından yazılan blog’lar, genelde şirketinizin olumlu bir izlenim yaratmasını sağlar, ama takdir edersiniz ki, bunun satışa etkisi sınırlıdır. Zira, kimsenin “malım aslında kötüdür” demeyeceğini herkes bilir. Satış kararı almanız için biraz daha fazla bilgiye ihtiyacınız var.

TV ve basın reklamları malınızı sattırmaz. Sadece şunu derler; “eğer laptop alacaksan, bizim marka da üretiyor, aklında olsun!”. İstediğiniz kadar ballandırarak anlatın, gerçekten “şok” bir fiyatınız yoksa, o reklam size satış yaptırmaz, sadece belli bir farkındalık yaratır. O da, yüzlerce reklam arasında belli reklamları seçebilen okuyucular için.

Özellikle pahalı ve fonksiyonel bir ürün satın alırken, dikkat edin, en belirleyici etken, bu alanda bilgili, güvendiğiniz bir insanın söyledikleridir. (Fonksiyonel dememden kasıt şu; tek taş pırlanta yüzük alırken kimseye “yüzüğünden memnun musun?” diye sormazsınız doğal olarak, beğendiğinizi alırsınız!)

Ben daha galeriye gidip, satıcıya “bu araba iyi midir?” diye soran ve ikna olup satın alan birini görmedim. Arkadaşlarım ve babamın arkadaşları bu konuda beni epeyce taciz etmişlerdir; çünkü yakın zamana kadar gerçekten bu konuda uzman ve meraklı biriydim.

İşte burada devreye bloglar giriyor. Blogların okuyucuları, site ziyaretçilerine göre çok daha sadıktır. Örneğin, yazılarıma yapılan olumlu ya da olumsuz tüm yorumlara yanıt yazarım. Zaman zaman hatalı olduğumu farkeder, özür dilerim. Birçok okuyucumla aramda güvene dayanan bir ilişki vardır, örneğin ileride yapacağım bir işte biyolog’a ihtiyacım olsa, tereddütsüz Serkan’a danışırım. Hukuk alanında Samed ve Adil bey var, uzman bir Photoshop’cu arıyorsam Yassaman’a, tasarımcı arıyorsam Serhan’a giderim. Eğer önemli bir iş teklifi hazırladıysam ve imlama güvenmiyorsam, Zühre’den kontrol etmesini rica ederim. Tanıdığınız ve becerileri ispatlanmış insanlar varken, yabancıları aramazsınız.

Blog okur ve yazarları zaman içinde şebeke haline gelirler ve aralarında doğal olarak komün ilişkileri gelişir. PayPerPost, bundan yararlanmayı düşünen bir sistem. Sisteme dahil olabilmek için bazı kriterler gerekli; örneğin belli bir hit sayısı istiyorlar, içeriğiniz İngilizce olmalı, ayrıca yazılacak her makale müşterinin kriterlerine uymak zorunda. Sözgelimi, Ferrari ile ilgili bir makale yazmanız istendiğinde, o makalede çevreden ve Ferrari’nin kötü yanlarından bahsetmeniz olası bile değil doğal olarak!

PayPerPost, paranızı tıkır tıkır ödüyor. Bir İngiliz arkadaşımın blogunda 2 makale yazmış ve parasını onun üzerinden de olsa, zamanında alabilmiştim.

Gelelim bu sistemin neden Türkiye’de işlemeyeceğine…

Türk blog camiası, dünyaya göre çok küçük. Üstelik, bir İngilizce blogu milyonlarca insan takip edebilirken, yerli blogları dil nedeniyle sadece Türkler takip edebiliyor. Doğal olarak, belli bir süre sonra blogcuların neredeyse hepsini tanıyor, tanıyamadıklarınıza da aşina hale geliyorsunuz. (Aslında bu şirketler için cazip; bizde güven daha fazla)

Şimdi ben böyle bir servisin logosunu bloguma koysam ve belli ürünleri o logoyu koyduktan sonra övsem, doğal olarak birçok insan bana olan güvenini kaybeder, hatta küser. Kaldı ki, fiyat ne olursa olsun beğenmediğim birşeyi övecek kadar düşürmem kendimi. PayPerPost’da bunu yaptım, ama ne adımı kullandım, ne de onlar benim okuyucumdu. Biraz bencilce belki ama:)

Türkiye’de bunu deneyenler prestij kaybına uğrar. O arkadaşlara samimi olarak bunu yapmamalarını öneririm, çünkü hepsi belli bir isme sahip insanlardır. Hem kendilerine, hem anlaşacakları şirketlere zarar verirler. PayPerPost’ta, okuyucu kitlesi o kadar büyük ki, 1 milyon insanın o blogcunun “kiralık kalem” olduğunu anlaması birşeyi değiştirmiyor. Kaldı ki, çoğu insan PayPerPost’un ne olduğunu bilmiyor bile.

Ben artık “dürüst reklamın” vaktinin çoktan geldiğine inanıyorum. Bu ahlakidir ve yapılmalı: örneğin Asus size bir laptop göndermiş incelemeniz için, iyi yanları yanında, örneğin ağır ve pahalı olduğunu yazabiliyorsanız, Asus bu konuda sizi serbest bırakıyorsa, bu ilişkide herkes kazanır. Asus, dürüst bir firma olarak tüketicinin güvenini kazanır, siz dürüst bir yazar olarak kazanırsınız, okuyucu da doğru dürüst bir değerlendirme okuduğu için kazanır. Üstelik,kimse mükemmel ürün peşinde değil, çünkü öyle bir şey yok. Hepimizin aradığı bazı kriter var; örneğin çoğu insan hafiflik ararken, bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor.

DÜZELTME: Sevgili Hasan Karaboğa‘nın uyarısıyla, adını vermeden eleştirdiğim sistemde "payperpost" tarzı bir seçenek olmadığını farkettim. Önemli bir hata bu tabi, özür diliyorum. Aslında, bu yazdıklarımı "proaktif bir uyarı" olarak kabul edebilirsiniz; zira çoğu blog yazarı da bu fikirde. Yine de,reklam şebekelerinin bu kadar çoğalma ve bölünmesine karşıyım; pazar çok küçük olmasına rağmen ABD kadar reklam şebekemiz var. Elbette fikir olarak doğru bir fikirdir ama birlikten kuvvet doğar diyorum; özellikle de ticaret ahlakın yerlerde süründüğü dar bir piyasa varken.

Bir diğer eksi, daha bir fiyat politikası olmadan açıklama yapılmış olması; şahsen ben Google’dan aşağı yukarı ne kazanabileceğimi bilirken, soru işaretinden ibaret bir sistemle şansımı en fazla birkaç gün denerim; o da özel merakımdan dolayı. Samimi tavsiyem, bu girişimi yapan arkadaşların, örneğin Reklamstore gibi, iyi kötü belli seviyede tecrübe yaşamış kuruluşlarla ortak çalışması. Zira gerçekten Google’a bir rakip gerek ama bunun için çok ama çok ciddi bir pazarlama çalışması yapılması gerektiğini, sistem kurulunca reklamverenlerin akmadığını unutmamak gerek.

Blograzzi’nin ayarı yine tutmadı

Blograzzi, burada açıkladığım nedenlerden ötürü güvenimi mundar etti. Nasıl maymunluk ettiğimizi açıklamıştım, az önce puanlar güncellenmiş, geçen seferki trajikomik tablo yeniden ortaya çıkmış.

Bu seferki tablo daha enteresan, çünkü benim üstümde kalanların puanının sadece benden değil, altımda kalan bloglardan da düşük olması gerek!

Teknik bir sorun varsa açıklama yapılsın. Zira burada birsürü insan yok yere mağdur oluyor.

Blogger Röportajı:Samed Beyribey

Nereden çıktı blog? Meşhur mu olmak istedin? Yoksa maruzatın mı var?

Ehmm güzel soru  aslında meşhur olmakla bir ilgisi yok, daha öncede bir kaç blog denemem vardı, yazardım çizerdim ama bu işi artık biraz daha "profesyonelce" yapmak istedim ve 3 aydır adres değiştirmeden aynı blogda yazmayı sürdürüyorum

Yani herkes kendini anlatmak ister güdüsünün devamı diyebilir miyiz?

kısmen de olsa evet ama ben kendimi anlatmaktan ziyade insanlara faydalı olmaya, en azından birşeyler hakkında bilgi sahibi olmalarını istediğim için yazıyorum da diyebilirim

Sanırım yeterince açık:) Dikkatimi çeken birşey var, sen hukukçusun, Serkan biyolog, ben mesleğime karar veremedim. Ama hepimizin ortak bir tarafı var: genelde konularda bir bilgisayar ve web ağırlığı, hatta kendi alanlarımıza giren konuları bile bilgisayar,web ve Internet’le "harmanlama" girişimi var. Sence bunu neden yapıyoruz? Hukuk bölümün dikkatimi çekti; yine web’e takılmadan duramamışsın. Ben aslında o kadar bilgisayar sevmeyen biri olarak, ağırlıklı bu konuda yazmışım. Serkan da öyle…

Meslegim açısından konuşayım, hukuk istesek de istemesek de hayatımızın her konusunda karşımıza çıkan bir mesele. Hemen her türlü konuda hukuk karşımıza çıkabiliyor, ister bilişim olsun ister farklı bir konu olsun. Ben açıkçası bloguma ilk yazdığımda sırf hukuki nitelikli yazılar yazıyordum, ancak daha sonra az önce dediğim gibi hukukun her alana etkisi olduğunu bildiğimden bu harmanlamayı yptım

nede olsa, 2 kişinin olduğu  yerde hukuk vardır

Yani illa bilgisayar ve web’i de oyuna sokayım diye bir baskı hissetmiyorsun? Açık konuşayım, başlarda sadece bilgisayarla ilgili konularda yorum yapıyordu okuyucular ve ben biraz içerliyordum. Çünkü çok daha önemli olduğuna inandığım bir çok konu var. Sende de böyle bir rahatsızlık oluyor mu? Yani Web 2.0 yazısına 20 yorum gelirken, atıyorum "hepimiz hapse girebiliriz, Orwell yasası mecliste" gibi bir yazı yazdığında hiç yorum gelmeyince rahatsız olmuyor musun?

tabi bir hayalkırıklığı oluyor, uzmanlaştığını zannettiğin bir konuda hiç yorum olmaması bazen içime oturuyor. Ancak biliyorum ki bir gün bir araştırma yapan bir kişi o bilgiye muhakkak ulaşıp onu okuyup değerlendirecektir. Nede olsa, söz uçar yazı kalır. Bilişim hiçbirimizin kaçınamayacağı bir konu, gün geçtikçe teknolojinin gelişmesi, bilişimin hayatımızda daha çok etki etmesine neden oluyor.

Bu konuda da yazmak kaçınılmaz oluyor böylece

Blog’u bir sosyalleşme aracı olarak görüyor musun?

kesinlikle, blog sayesinde kendine sanal da olsa bir çevre kuruyorsun.. Bilgisayarların hepimizi asosyal ettiği bir dönemde, sanal ortamda sosyalleşmek, asosyalliğimizi bir nebze de olsa azaltabilir diye düşünüyorum.

Acaba sadece yazıp deşarj oluyor ve harekete geçmekten vaz mı geçiyoruz. Buna karar vermek zor. Aklıma Hyde Park’taki kürsü ve termosifonlardaki emniyet sübapları geliyor. Bloglar basıncı azaltıyor olabilirler mi?

Kim bilir, belkide.. Ama blogun insanın hayatında kaçınılmaz bir ihtiyaç olması fikrine de karşıyım. Bugünlerde görüyorum, bloglamazsam ölürüm, bloglamadan gün geçermi gibi cümleler uçuşuyor havada ve ben bunu pek samimi bulmuyorum açıkçası. İnsan kişiliğini kaybedebiliyor bütün herşeyini sanala döktüğünde

Maillarını okumadığında ya da bloguna yorum gelip gelmediğini göremediğinde rahatsızlık hissetmiyorsun yani…

Biraz rahatsızlık duyabilirim ancak işlerimi planlayarak yaptıgım için "off mail gelecekti dur bekleyim, bloglama krizim tuttu" tarzı bir tutum takınmıyorum açıkçası. sonuçta sanal alemin bana hakim olmasına izin veremem, benim ona hakim olmam daha doğru, değil mi?

Doğru, ama kendimden örnek verirsem, zaman zaman bu aleme teslim oldum, bunu inkar edemem:) Dışarıda hayat nasıl, yani Internet sayesinde burada bir alternatif mi yaratıyorsun, yoksa "eski usül" ilişkilere yeni insanlar mı ekliyorsun? Mesela, Internet’ten tanışıp gerçek hayatta devam eden ilişkilerin var mı? (Karşı cins olayını filan hariç tutalım, o başka bir konu!)

Fazla olmasada internette tanışıp, arkadaş olup, bu arkadaşlığı gerçek dünyada devam ettirdiğim insanlar var. Sanal alemden tanıştığım insanlarla geçmiş yıllarda yüzyüze geldim çoğu sefer ancak çoğunluğu sanal alemdeki gibi olmuyor, sanal alemde başka, reelde başka insanlar oluyorlar. Bu yüzden bir insanı sanal alemde iyice tanımadan yüzyüze görüşmemeyi tercih ediyorum.

Hukukçunun en büyük ikilemi nedir?

güzel soru  bana göre, olan hukukla olması gereken hukuk arasında kalmak çok büyük bir ikilem..

Hukukla adalet gibi mi:)

kesinlikle 
düşünün, hakimsiniz, önünüze bir dava geldi, vicdanınız (ve olması gereken hukuk) başka türlü davranıyor, ama mevzuatı uygulamak zorunda kalıyorsunuz. Böyle bir ikilemde vicdan yapıp da mevzuatı uygulamak çok ağır gelmez mi insana?

Ben de buna çok takılmışımdır. Belki hukuk, sadece hukukçulara bırakılmaması gerekecek derecede ciddi bir konu. Örneğin blograzzi’yi ele alalım bugün gündemde diye:) Ben Internet’le uğraşan, bu alandan para da kazanan biri olarak, sadece bir servis olarak bakarım, ama belki bir sosyolog gözünden baksanız feci derecede kötü bir düzen. Örneğin, "komünite tekeli" yarattığını söyleyebiliriz…

burada hukukun genelliğinden bahsedebilirim, hukuk sosyal bir olgudur ne de olsa, bu açıdan olaylara hem hukuki  yönden hem de sosyolojik açıdan bakmak zorundayım. ne de olsa hukuk, toplumun üstünde bir kabuk görevi görmekte.
blograzzi konusunda ise bazen söz tükeniyor, blogunuzu takip ediyorum mesela, blograzzinin hangi kriterlere göre kimi ön plana çıkardığı belirsiz. Eleştirilecek o kadar yanı var ki, sessiz kalmakla konuşmak arasındaki ince çizgideyim şu an. Blograzzi öncelikle bir temizliğe gitmeli diyorum eleştirmeden önce. Çünkü blograzzi adı üstünde bloglara hitap eden bir çatı görevi görürken, bu çatının altında blog niteliği olmayan oluşumların yer alması bir şekilde "haksızlık" doğuruyor.

Belki biraz bizim hukuk bakışımız, orada da kendine böyle yer bulmuş. Örneğin ABD’de bir hukuk fetişizmi var, misal hukuk ve tıp okuyacaksanız önceden başka bir üniversite bitirmiş olmanız gerek. En yüksek ücretleri de bu iki meslek grubu alıyor ve insanlarında inanılmaz bir saygısı var hukuk ve sağlık hizmetlerine. Belki Google,Technorati adaleti bunun yansıması. Ama bizde darbeyle gelen biri, kendisinin yargılanmamasını hukuken güvenceye alabiliyor, doğal olarak demin konuştuğumuz hukuk-adalet uçurumu büyüyor.

Bu birazda bizim sessiz kalmamızdan kaynaklanan bir şey olsa gerek. "Vur kafasına al ekmeğini" sözü bizlere hitap ediyor bir şekilde. Her türlü alan da boynumuzu eğmeye alışmışız biraz, böyle gelmiş böyle gider diye. Sorgulamayan, sorgulamayı bilmeyen insanlarız, bu konuda kendimize hiç özeleştiri yapmıyoruz. Bunu yapmadıkça da kafamıza daha çok vururlar.

Seçim konusuna gelelim, bunu çok konuştuk. %47 içinde, AKP oyu ne kadardır?

AKP’nin bir tepki partisi olduğunu biliyoruz artık. Gerek 2002, gerek 2007 seçimlerinde insanlar birşeylere kızıp, alternatif olarak AKP’yi seçtiler. Yine de AKP’nin hitap ettiği belirli bir çevre var ve bunun %25 civarlarında olduğunu söyleyebilirim.

2002 ve 2007′de en azından bana göre, tepki gösterenler ve nedenler değişti. Mesela, 2002′de AKP’ye oy vermem için bir neden yoktu, çünkü değişim olmayacağını biliyordum. 2007′de AKP’ye oy verdim, ama bu bir tepkiydi. Genç Siviller hareketi var. Türkiye’de gerçek bir demokrasi arayışının başladığını söyleyebilir miyiz?

Ben Türkiyede demokrasi arayışları olduğuna katılmıyorum. Arayışların başlamasına diyeceğim bir şey yok ama öncelikle demokrasiye saygılı olmayı öğrenmemiz gerek sanırım. Bugün %47 oy veren vatandaşa "gerizekalı" damgası vuruluyorsa, demokrasiyi gerçekten sindirememiş oluyoruz, haksız mıyım?

Galiba demokrasi nedir, ne işe yarar bunu bilmiyor olmamızdan. Ben üniversitedeyken, solcular harçları protesto ediyordu ve aralarında zengin arkadaşlarım vardı. Kantinde çay içemeyecek kadar fakir arkadaşlarım da vardı ve sağcıydılar, solcuları dövmekle meşguldüler…

Bizden olmayan ölsün fikrinin yanısıra bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın felsefesini sindirmişiz içimize

Evet; ama belki insanlar çıkarlarının nerede olduğunu düşünemeyecek kadar da "inanmış" olabilirler. Herşey slogan üzerinden yürüyor, itiraf ediyorum eskiden bazı konularda çok kapsamlı düşünemezdim. Sonra kendimle satranç oynar gibi farklı taraflara koydum. Mesela Htiler olup Yahudileri, Yahudi olup Hitler’i anlamayı denedim. Buna "empati" de diyorlar:) Son olarak, dünyada sadece tek bir site kalsaydı, hangisi olmalıdır?

(Google’ı saymıyoruz; zaten işe yaramazdı!)

açıkçası öyle körü körüne bir siteye bağlı değilim ama bencillik yapayım, kendi sitem

Blograzzi yavşaklık raporu

Dün gece 2 g sularında, yavşaklık kampanyamıza başladık. Nasıl oldu derseniz, kolay olmadı. Sayısız blogu favorilerimize ekledik, 5 yıldız verdik. Sonra, onları “favorilerimize ekleyip 5 yıldız verdiğimizi” yorum” yoluyla sahiplerine bildirdilk. Eh, onlar da eşek değil ya tabağı boş göndersinler, çoğu 5 yıldızla ve favorilerine ekleyerek tabağı iade etti.

Diğer ekibin sonuçlarını bilmediğim için, 12 saat gibi kısa bir sürede, bu bireysel yavşaklık kampanyamın bana ne faydalar getirdiğini açıklayayım:

-Yıldız verenlerin sayısı 12′den 23′e çıktı

-21 kişinin favorisi iken, bu sayı 34′e fırladı.

-Blograzzi’ye kayıt olduğum süre boyunca (sanırım 3 hafta) 340 kez görüntülenen blogumun görüntülenme sayısı 663′e çıktı.

-Yorum sayısı 20′den 47′ye çıktı.

-Anasayfada, en aktif kullanıcılar ve en aktif bloglar kısmına yerleştim. En aktif kullanıcı olayını anladık da, bu hafta hergün ortalama 3-5 girdi yazarken yerleşemedim, ama hiç girdi yazmadığım bir günde yerleştiğim “en aktif bloglar” kısmının ne işe yaradığını, oradaki listenin nasıl oluştuğunu anlamadım.

-Daha önce yükselen Alexa ve Technorati puanlarıma rağmen ne hikmetse 40 sıra düşmüştüm; bugün 7 sıra yükseldim. Puanım 26.1′den 26.6′ya çıktı.

Kısacası, blogculuk adına hiçbirşey yapmadığım halde, blograzzi beni bir hayli ödüllendirdi.

Şaşırtıcı olan ise, blograzzi’de kapı baca yıkmış olmama rağmen, bu “başarı” gerçek istatistiklere yansımadı. Dün de hitim bu kadardı, %2 bile oynamadı. Yani, blograzzi’de olan orada kalıyor.

Buradan önemli bir çıkarım yapacağım: insanlar dün yaptığım şeyi yaparak, reel olarak Bir şey elde edemeyecekler. Ne ziyaretçileri tavan yapacak, ne de Technorati’de yükselecekler. En baştan beri söylüyorum; gerçekten yükselmek için “yazmaktan” başka çareniz yok. Değişik, kaliteli ve bol içerik üretmelisiniz.

Yani blograzzi puanınızı yükseltmeye harcadığınız sıkıcı zamanı girdi üretmeye harcasanız, hem Google, hem de Technorati sizi ödüllendirecek; üstelik Google’da arama sonuçlarında çıkmaya başladığınızda, Alexa sıralamanız da yükselmeye başlayacak.

Bunları “belgeli” olarak ispatladım; bu aynı zamanda “blograzzi bu sistem ile daha ileri gidemez” lafımın da kanıtı olarak kabul edilebilir. Çoğu aklı başında blogger, dediklerimi yapıp içerik üretmeye zaman harcayacak, blograzzi’deki şamata zamanla sona erecek.

Kaldı ki, ben blograzzi’nin puanlama sistemine inanmıyorum. Neden inanmadığımı da, yine belgeli olarak açıkladım. Blograzzi, şaibe altında ve puanlama algoritmalarını açıklamadan bundan kurtulamayacaklar. Zira ben puanlarla “oynandığını” iddia ediyorum, bunu da şuradaki yazımı kanıt olarak göstererek yapıyorum. Listeye, benim bir üstümdeki 93. bloga ve puanlarına bakın.

9, toplam 12 sayfa«123456789101112»