edebiyatStanislaw Lem, İletişim Yayınları ve tuhaf sorular

May04

          0 oy

Stanislaw Lem, İletişim Yayınları ve tuhaf sorularGeçenlerde benim gibi Stanislaw Lem delisi olan bir arkadaşımla, kendisinde eksik olan Lem külliyatını satın almak üzere Bebek’te bir kitapçıya gittik.

Siparişi önceden verdiği halde, kitaplar gelmemişti. Siparişi alan tezgahtar farklı olduğundan, oradaki tezgahtarlar önce siparişi alan tezgahtarı aradılar. Derken, Türkiye’de Stanislaw Lem kitaplarını basan İletişim Yayınları arandı ve (trajik)komedi o zaman başladı.

1.İletişim yayınlarında siparişleri alan yetkili Stanislaw Lem’in nasıl yazıldığını bilmiyor.

2.Önce baskısı olmadığını söylediği halde, biraz israr edilince “nasıl yazılıyor?” sorusu geldi ve Polonyalı efsane yazar, “Samsun,Trabzon,Adana,Niğde..” şeklinde kodlanmaya başladı.

3.Stanislaw Lem’in kitapları 1000′er adet basılmış.

4.Tekrar basılması için talep olması gerekirmiş. Yani, 1000 kişi toplanıp İletişim yayınlarına telefon açmanız gerek. (Muhtemelen kapora filan da yatırmak gerekir)

5.Türkiye’de, bu yüzyılın en büyük 2 bilimkurgu yazarından biri olan birinin kitabını bulmanız şansa kalmış. Bahsettiğim kitapların sahaf değeri filan yok. 400 yıl önce ölmüş bir yazarın el yazmalarından bahsetmiyoruz.

Popularity: 2% [?]

sinema, tv, güncel, edebiyatJorge Luis Borges,Simulation And Simulacra,Jean Baudrillard,Matrix’in Neo’su ve Hipergerçeklik

Dec30

          0 oy

20.yüzyılın en üretken yazarlarından biri, hiç kuşkusuz Jorge Luis Borges‘dir. Aslında yazar diye kestirip atmak biraz haksızlık; çünkü Borges sadece bir yazar değil; şair, eleştirmen, çevirmen, sosyolog hatta “gelecek bilimci”. Bunların bir kısmı benim yakıştırdığım sıfatlar; ancak Borges gerçekten son derece renkli,hayal gücü geniş, Entelektüel ve kuşkusuz çok ama çok zeki bir adam(dı). Bu arada, Borges’in zaman zaman Suarez Miranda takma adıyla yazdığını bilmek de birgün işinize yarayabilir(?)

alice harikalar diyarındaŞu sıralar tekrar Borges okumaya karar verdiğimden, biraz daha araştırma yapmaya karar verdim. Yine, bu çağın çok önemli bilimadamlarından olan (aslında sosyal bilimlerle uğraşanları bilimadamı kabul etmeye çok istekli olmasam da, Baudrillard gibi adamlar istisna teşkil ediyorlar!) Jean Baudrillard ile Jorge Luis Borges‘in yollarının bir yerde kesiştiğini anımsadım: Simulation and Simulacra.

Kitabı duymamış bile olabilirsiniz; zira gerçekten değerli kitapları kitapçı vitrinlerinde görmeniz pek olası değil! Bestseller dışında birşeyler okumak istiyorsanız sıkı bir araştırma yapmalı, çok sayıda kitapçıyı gezmelisiniz. Aslında, Simulation and Simulacra, popüler olmaya çok yaklaşmıştı-Matrix”de, Neo”nun yanıbaşında duruyordu (hani şu çok sevdiğiniz, çoğunuzun screensaver olarak da kullandığı akan yeşil yazıların olduğu sahne)

Borges’in burada Baudrillard ile bağlantısı çok zayıf; benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, simgeleştirmenin gerçekleri nasıl çarpıttığı,yok ettiği konusu.

Özellikle postmodern düşünürler arasında anlambilim,hipergerçeklik gibi konular oldukça popülerler; bunlardan biri de daha çok “Gülün Adı” filminden tanıdığımız meşhur İtalyan yazar ve kendi semiyoloji (anlambilim) kürsüsü olan Umberto Eco.

Baudrillard, Borges’ten aldığı bir örneği verir: Bir krallıkta, haritacılar hayali bir harita yaparlar. Harita,dünyanın kendisi kadar büyüktür. Zamanla harita, “gerçeğin”, yani yeryüzünün yerine geçer. Artık “gerçek” olan haritadır; altında kalan yeryüzü, “asıl gerçek”, hızla yokolmaktadır. Aslında, Borges hikayeyi “Alice harikalar diyarında” kitabının yazarı ve aynı zamanda ünlü bir matematikçi olan Lewis Carroll’dan almıştır.

Günümüzde, sembolizmin gerçekten daha önemli, daha doğrusu popüler olduğunu inkar edemeyiz. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, hiç kuşkusuz “Truman Show” gibi, insanların hayatlarının teşhir edildiği, rezil TV programları.

Hipergerçeklik, gerçeği stilize eder ve onun özelliklerini daha da fazla vurgular. Tıpkı bir TV dizisinde aşkların,duyguların aşırı yoğun yaşanması, mermilerin gerçekte olduğundan daha öldürücü olması, karakterlerin daha hızlı hareket edebilmesi gibi.

İşte size çok iyi bir örnek: Che Guevera adı, tüm dünya ve Türkiye’de hayali komünizm (ki aslında o da bir hipergerçeklik haline getirilmiştir!) savaşçılarının tiksindiği bir isimdi. ABD ve Türkiye gibi ülkelerde hala komünizm karabasanı çok yaygındır; ancak çok şeytani birisi, Che adını ve felsefesini son derece başarılı bir pazarlama politikası ile yoketti. Hepiniz muhtemelen Che tshirtlerinin moda olduğu seneyi hatırlarsınız. (Sanırım 2001′di).

Bağdat Caddesinde oturan ve gelir düzeyi İsviçre’li akranlarından yüksek olan gençlerden tutun, kaportacının çırağına kadar herkes bu tshirtleri giydi. Birçok insan şu soruyu sordu:” Bu adam kim?” Yanıt:”Che Guevara” Soru:”O kim?” Yanıt:”Bir özgürlük savaşçısı”. Üzgürlük savaşçılarını herkes sever; çünkü fikir olarak romantiktir. Ama sadece “özgürlük savaşçısı” diye kestirip attığınızda, o adamın temsil ettiği fikirler,yaşam tarzı, yaşadıkları, o sırada dünyada olanlar hiç merak edilmez. Kestirme, ama merakı tatmin edici bir yanıtla bir anda gerçeği bulma imkanı tamamen yok olur. Hipergerçekliğe hoş geldiniz!

Artık yeni kuşaktan çoğu insan Che”yi şöyle hatırlayacak:”Evet;bir özgürlük savaşçısıymış; tshirtleri xxxx senesinde çok modaydı,bende de mavisi vardı!”

Hipergerçeklik, “modern” dünyanın ekonomik motorunun yakıtıdır. Seksten daha gerçek seks mi istiyorsunuz? Porno ve Paris Hilton var. Estetik? Andy Warhol ve dadaistler zaten sanatı yoketmediler mi! Nasıl aşık olmanız gerektiğini, neye benzeyen birine aşık olmanız gerektiğini, hatta nasıl ayrılmanız gerektiğini medya size söyler. Bir atasözü ne yerseniz o’’sunuz der. Size ne yiyeceğinizi yine medya söyler.”

“Hiç gökyüzü neden mavidir? diye düşündünüz mü? Aslında mavi filan değil. Işık sandığınız gibi kırılmıyor. Birbirleriyle çatışan gruplar,aslında sizin öyle düşünmenizi istiyorlar. İçtiğiniz çayın rengi, büyük oranda çayın gerçek rengi değil.

Popularity: 5% [?]

edebiyatStanislaw Lem öldü, ben de bittim

Oct26

          0 oy

Kendini jiletleyen tinerci için Müslüm baba neyse, Lem de benim için odur!

2006′da kaybettik Lem “babayı”; ben de eşeklik edip bu konuda tek satır yazmadım.

stanislaw lemSeneler önce, freeservers’da yaptığım ikinci kişisel sitemi buldum; oradan copy-paste yaptım..

STANISLAW LEM

Kötü science fiction okuyanlar,iyi science fiction okuyup anlamayanlar ya da hiç okumadan yorum yapanlar science fiction türünün gelecekte olabilecek bilimsel gelişmelerin abartılı bir biçimde anlatılması olarak görürler bu türü.Aslında iyi bir science fiction yazmak son derece zordur;yazar rasyonel ve parlak bir fütürolog olmak dışında aynı zamanda iyi bir yazarda rastlanan tüm özelliklere sahip olmak,üstelik romanını mevcut olmayan bir çevreye mantığı ve yeteneğiyle akıcı,mantıklı bir şekilde oturtmak zorundadır.

Bu yüzden çok az yazar gerçekten iyi science fiction yazabilir.Bunlardan biri tartışmasız çok iyi tanınan bir deha olan Isaac Asimov’dur.5-6 yaşında batıya göç eden Rus asıllı yazara Doğu Bloku Lem’le cevap vermiştir.Bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika’da çok tanınan ve bol ödüllü bir yazar olmasına rağmen Lem Türkiye’de çok yeni.Hangisi daha iyi gibi bir polemiğe girmekten ziyade bu iki dehayı ayrı ayrı değerlendirip okumakta ve birbirleriyle kıyaslamamakta fayda var.Her ikiside son derece ince bir espri yeteneğine sahip olmasına rağmen Lem’in tarzının daha esprili olduğunu ve bu türe yeni başlayacaklar için daha zevkle okunacağını belirtmekte fayda var.Ayrıca Lem insan doğasıyla biraz daha fazla ilgili;bu Asimov’un da hiç uzak olmadığı bir konu olsada Asimov’un daha iyi bir teorisyen olduğunu ve Lem kadar insan doğasıyla ilgilenmediğini kabul etmek gerek.Özellikle Soruşturma ve Solaris’te Lem’in bu yanını fazlasıyla yansıtan eserler.

SOLARİS

Andrei Tarkovsky tarafından filme de çekilmiş olan Solaris;Lem’in en tanınmış romanı.

*Tarkovsky, kitabı rezil etmişti. Daha kötüsünü yapamazlar derken, Sodherberg aynı kötülükte ikinci versiyonu çekti

Solaris üzerinde “canlı ve düşünen” bir okyanusun bulunduğu gezegendir.Kris Kelvin,Solaris’teki istasyona araştırmalar yapmak için gönderilir; buna rağmen Solaris’le ilgili araştırmalar tam bir tıkanma ve ümitsizlik noktasına geldiğinden istasyonun faaliyetlerine son verilmesi düşünülmektedir.İlk araştırmalar başladığında Solaris bilimadamlarının dikkatini fazlasıyla çekmiş,ancak daha sonra gerçeğe ulaşmaktaki çaresizliklerinin de etkisiyle unutulmaya yüz tutmuştur.

Romanın başında Kris Kelvin “Prometheus” kapsülüyle Solaris’e iner.İstasyonda bulunan diğer bilimadamları Snow ve Gibarian garip bir paranoid korku içindedir;ilerleyen bölümlerde ise Snow ve Gibarian’la birlikte yaşadığı duruma dayanamayıp intihar eden Sartorious’un bazı garip “hayaller” gördüğünü öğreniriz.Başta bunların halüsinasyon olduğunu düşünen Kelvin;intiharından kendisini sorumlu tuttuğu karısı Rheya’nın da aynı şekilde karşısına çıkmasıyla korkunun nedenini anlar:Solaris,buradaki bilimadamlarının karşısına geçmişlerinde ölümlerinden dolayı vicdan azabı duydukları insanları “cisimleştirip” çıkarmaktadır.Kelvin bir yandan Solaris’in gizemini çözmeye çalışırken biryandan da Rheya’nın yokedilmesi imkansız hayaletiyle büyük bir psikolojik baskı altına girmiştir.Okyanusun psikolojik savaşına karşı koymaya çalışırken öte yandan Rheya’nın ne kadar “insan” olduğunu sorgulamakta ve için için bu Solaris’in oyunu bile olsa Rheya’ı istemektedir.

Kitap boyunca insan kendi kendine pekçok sorunun cevabını arıyor ve kendi yarattığı teoriler üzerinde bile bir gerçeğe ulaşamıyor.Solaris acaba bizim insanlığımızı sorgulayan bir aynamı yoksa kendine saldırıldığını düşünüp en acımasız şekilde karşı saldırıya geçen kötüniyetli bir savaşçımı?Gibarian,yaptığı ölümcül deneylerden vicdan azabı duyup korkuya kapıldığı halde neden aynı şeyi Rheya üzerinde de yapmayı teklif ediyor?Son derece mantıklı davrandıklarını düşünen bilimadamları bile bunun Solaris’in “oyunu” olduğunu bildikleri halde Solaris’in istediği gibi duygusal davranıyorlar;insanın gerçekten saf mantıkla karar alma yetisi nereye kadar sürebilir?

Kitabın sonunda tam bir çözüm bekleyenler hayalkırıklığına uğrayacak ve bence Lem pekçok okurda hayalkırıklığı yaratacağını bilerek de olsa doğruyu yaparak net ve kesin bir sonla bitirmemiş romanı.Lem’in her eseri gibi “uzay macerası” filan değil.

YENİLMEZ

Kayıp uzay gemisi Condor’u aramak üzere garip bir gezegene iniş yapan uzay kruvazörü Yenilmez’in mürettebatı bu tuhaf gezegende ne olduğunu anlayamadıkları garip bir şehir,fabrika ve hurdalıklarla karşılaşır.

Şu ana kadar rastladığım hemen hemen her Lem ile ilgili site kitaba çok düşük ratingler vermiş.Kitabı yazarken ne düşündüğünü bilemem;ama benim şahsi fikrim Yenilmez’in gayet iyi kurgulanmış,akıcı ve yüzeyde iyi bir macera&science fiction romanı olduğu yönünde.Bence kitap sadece ama sadece bir “uzay macerası” değil.Lem,bu kitapta makinaların evrimine değinmişki bu bile başlı başına enteresan.Buradaki büyük robotlar düşünme yetisine sahipler;ama enerji kaynaklarının azalması nedeniyle zaman içinde “enerji açlığından” yokolup gitmişler ve onların yerini sürü psikolojisi ile hareket eden -mekanik aletler için bunu demek doğruysa- küçük makinalar almış ve son savaşta büyük makinalar yenilip tamamen silinmiş.

Bu durum üzerine pekçok fikir ortaya atmak olası bence..Burada Lem giderek zeki ve üreten insanların yerini alıp sadece robot kollar gibi çalışan ve sürü psikolojisiyle hareket eden insanların günümüzdeki artışına dikkat çekmiş olabilir.Yenilmez’in dev ve korkunç yıkım gücüne sahip robotunu da dünyadaki süper güçlere benzetebiliriz;veya tarihte biraz geriye dönersek romanı pekala Fransız ihtilalinin science fiction yorumu olarak görmek de mümkün:Küçük burjuva aristokrat sınıfa karşı ayaklanır ve aslında önemli ve gerekli bir kurum oran aristokrasi çöker.Bu süreçte yıkım,kaos ve gerileme hüküm sürer;ama birsüre sonra plütokrat sınıfı ister istemez oluşur -ki bunlar Condor ve Yenilmez’i gönderen insan ırkıdır- ama görülürki aslında küçük burjuva sınıfı umulanın üzerinde bir güce sahiptir.Plütokratların “maşaları” -ki burda Yenilmez’in ölümcül robotu- bile birsüre sonra karşı cephede yeralır.

SORUŞTURMA

Stephen King romanı tarzında bir açılışla başlayan Soruşturma,polisiye bir kurgu çerçevesinde ilerliyor-ancak garip ve açıklanamaz olaylara (Morgun dışına “kendiliğinden” çıkan cesetler gibi) “mantıklı” bir açıklama bulabilme kaygısı olayları çözmeye çalışan kişileri absürd teorilere itmekten öteye gitmiyor.

Kitapta en açık şekilde verilmeye çalışan mesaj günümüzde hemen her olguyu sadece istatistiksel verilerle incelemeye kalkışan metodların ne kadar yararsız,gerçekten uzak ve kafa karıştırıcı olduğu.Lem,genelde kurgusu birbirine benzeyen iki ayrı romanda iki ayrı son oluşturmayı seviyor sanırım (Aden-Yenilmez,Küvette Bulunan Günce-Gelecekbilim Kongresi,Kör Talih-Soruşturma gibi).Tabiki bu Lem’in kendini yinelediği anlamına gelmemeli;nitekim Kör Talih ve Soruşturma ayrı tadlarda ve farklı son ve biraz daha değişik temalara sahip iki ayrı roman.

Lem aynı zamanda insanın yapısını çok iyi tanıyan ve romanlarında insanlarla ilgili pekçok hoş ve isabetli saptama yapan muhteşem bir yazar.Kötü yazarların aksine Lem birkaç cümleyle insanlar konusunda okuyucuyu şok etmeyi başarıyor-İstatistikçi ve Gregory’nin bir barda karşılaşması ve Gregory’nin İstatistikçinin “gizli” aşkını öğrenmesi çok çarpıcı anlatılmış mesela.Gregory’nin kendini aynalarda gördüğü bölümde oldukça hoş bölümlerden biri!

GELECEKBİLİM KONGRESİ

Kuşkusuz en eğlenceli Lem romanlarından biri;Lem’i bu kadar büyük bir yazar yapan özelliklerden biri de son derece zevkle okunan aynı zamanda da “son derece ciddi” romanlar yazması.

Ijon Tichy,Kostarika’da yapılan Gelecekbilim Kongresi’ne katılır.Bu arada sokaklarda savaş sürmekte,hatta teroristler aleni bir şekilde planlarından bahsetmektedir.Kongrenin içeriği ise ayrı bir fiyaskodur.

Lem,gelecekte dünyanın “kemokrasi” ile yönetileceğini öngörmüşki gidişe bakılırsa son derece akla yatkın bir teori.Örneğin iki grup savaşırken “komşunu sev” bombası atılıyor ve gruplar bir anda kaynaşıp yapay bir sevgi ve sempatiyle birbirlerine karşı garip bir yakınlık duymaya başlıyor.Tabii en kötüsü halüsinojenler.Lem,halüsinojenlerden yararlanıp okura hoş bir sürprizde hazırlamış;roman oldukça kuşkulu bir sonla bitiyor!

Lem’in en iyi romanlarından biri demek tabii ki saçma olur;başyapıtlarının en iyilerinden biri bence..

KÜVETTE BULUNAN GÜNCE

Bond filmleri ve Ian Fleming ile gaza gelenlere kesinlikle tavsiye etmeyeceğim roman

TÜRKÇEYE ÇEVRİLMİŞ DİĞER KİTAPLARI

KÖR TALİH

ADEN

YILDIZLARDAN DÖNÜŞ

İNSANIN BİR DAKİKASI

DÖNÜŞÜM HASTANESİ

DÜNYADA BARIŞ

ÖLÜMLÜ MAKİNALAR

Popularity: 2% [?]


2, toplam 3 sayfa«123»
© 2007 Pozitif PC editor blogu | Mandalina teması kendim tarafından yapılmış olup, henüz beleş olarak dağıtılmamaktadır.
Kapat
E-posta ile paylaş