* You are viewing the archive for the ‘güncel’ Category

Notamatik’e cevap/3:Neden darbe olmaz, olamaz?

Türkiye’de müthiş bir ABD özentiliği var. Bu özel televizyonların mantar gibi bitmesiyle doruk noktasına çıktı; zira özel televizyonlar, hazır bir model olarak, dünyanın en büyük endüstri kollarından biri olan ABD televizyonlarını örnek aldılar. Bunda garipsenecek Bir şey yok; serbest piyasa ekonomisinin şartlarından dolayı, yeni bir sektörü kurmanız gerektiğinde, riske girmeyip başarılı olmuş bir modeli kopyalarsınız.

Bunun darbeyle ne ilgisi var diyeceksiniz; esasında yok. Ama darbe olacağını sanmamızla çok ilgisi var!

Avrupa televizyonlarında hiçbir televizyon kanalı, genelkurmay başkanını adım adım takip edip, abuk sabuk sorular sormaz. Bazı kesimler, askerin Türkiye’de çok fazla halkın içinde olmasından, ortalıkta görünmesinden şikayetçi ve dünyada böyle bir model yok diyorlar (Güney Amerika ülkeleri hariç). Dediklerinde kısmen haklılar, ama aslında asker de sandıkları kadar halkın içinde değil. Nitekim, basının “bir yemekte..” filan diye duyurduğu haberlerde bile, olaylar genelde askerlerin kendi organizasyonları içinde geçiyor. Basın, askerin peşinde, paparazzi gibi dolaşıyor, dolayısıyla askerler biraz da mecbur kalarak, belli konularda görüş bildirmek zorunda hissediyorlar kendini. Örneğin, ben BBC’de genelkurmay başkanına “paşam, ne olacak bu Manchester United’ın hali?” gibi sorular sorulduğunu görmedim. Zaman zaman iç yazışmalar basına sızıyor ve ardından doğal olarak fazla tartışılıyorlar.

Genel olarak, bizde ordu dünyada algılandığından biraz farklı algılanıyor, hatta ordu mensupları da böyle algılanmaktan genelde memnunlar sanırım. Örneğin, Fransız jandarması kalkıp bir köyde kilise yapılmasına yardım etmez; ama bizde birazda devletin kaynaklarının yetersizliğinden dolayı, asker bu tip faaliyetlere katılmak durumunda kalıyor. Şimdilerde durum değişmeye başladı; ama ben daha 7 yaşındayken, şu anda bu satırları yazdığım köyde elektrik bile yoktu! Elbette, burada örneğin yol kapandığında, askerden yardım beklenir, hatta çoğu zaman yardım istenmeden asker müdahale ederdi, çünkü köy işlerinde dozer bile yoktu. Bu, ordunun halkın içinde “fazla” olmasının nedenlerinden biri. Birde, sonuçta her Türk erkeği, hayatının bir döneminde askerlik yapıyor. Okuma yazmayı, hatta bazı meslekleri askerde öğrenenler var; mesela benim dedem 100 yaşın üzerinde ve o askerden döndüğünde, köyde sağlık memuru olmadığı için aşıları ve iğneleri dedem yaparmış; bunu da askerken sıhhiyeci olduğu için öğrenmiş. Bunun için, insanımızın çoğu, darbelere filan rağmen, orduya, Avrupa’da rastlamadığımız türden bir sempati besler; çünkü ordu Avrupa’da ordu halkın içinde kalmak durumunda kalmamıştır.

1980′lerin ortasına kadar, bizim nüfusumuzun %85′e yakını köylerde yaşıyordu; bir de buna o faktörü ekleyin. Köyde ve kasabada yaşayanların, darbelerden sonraki uygulamalardan kesinlikle etkilenmediklerini düşünüyorum. 1980 darbesinde ben daha 5 yaşındaydım, ama sokaktaki insanın tedirginliğini, etrafta dolaşan silahlı adamların beni tedirgin ettiğini, ne olduğunu anlamasam da birşeylerin ters gittiğini ve bundan endişe duyduğumu hatırlıyorum.

Gelelim asıl konumuza; neden darbe olmaz?

Öncelikle, çok daha iyi bildiğim 1960 ve 1980′den bahsedeyim. 1960′da darbe olduğunda, ülkenin başına geçen askeri yönetimin memur maaşlarını bile ödeyemeyecek durumda olduğunu ve ABD’den yardım istendiğini biliyoruz. İşte, muhtemelen bu krizin neticesi olarak, en azından askeri personel kendini güvenceye almak istiyor ve OYAK’ı kuruyor. Şu an OYAK, Türkiye’nin en büyük 5 holdinginden biri ve birçok mali avantajı var; örneğin herhangi bir holdingin vermek zorunda olduğu çoğu vergiden muaflar.(Kısacası ekonomide “OYAK mucizesi” olarak lanse edilen şey, aslında bir balon. Ortada mucize filan yok.) Sigortacılık, otomotiv, gıda, inşaat, bankacılık gibi çok kilit sektörlerde büyük yatırımları ve pazar payları var. OYAK üzerine doktora tezi yapan İsmet Akça, OYAK’ın 2003 itibariyle 37 şirketi olduğunu söylüyor. Aslında İsmet Akça’nın tezini biryerlerden bulup detaylarıyla incelemek gerek, ben sadece “özetini” okudum diyebilirim.

Tabii OYAK bir anda büyümüyor. Aslına bakarsanız, 1980′de bile son derece büyük bir holdinge sahip olan ordunun, 1980 darbesi, ekonomik açıdan kendine büyük zarar verecekmiş gibi görünebilir; ama o zaman serbest piyasa ekonomisi yoktu. Serbest ithalat yoktu. Dolayısıyla, darbe ortamı OYAK’a ekonomik zarar getirmemiştir; zira zaten alternatif şirketler, ürünler yoktu.

Bugün ise durum çok farklı. İyi kötü, bir serbest pazar ekonomimiz var. Bir darbe ortamında Türkiye ekonomisi çöker; zira insanlar bu dönemlerde para harcamaktan çekinirler. Toplumda bir moralsizlik baş gösterir, bu da tüketimi daha da düşürür. Kaldıki, OYAK grubu çok büyük olmasına rağmen, artık çok daha geniş ticari ilişkiler kurmuş olduğundan, diğer yan sektörlere bağımlıdır. Örneğin, OYAK’ın %26 hisse sahibi olduğu ETİ’nin fındık,kakao,un tedarikçileri böyle bir krizde batarlarsa, ETİ de batma riski taşır. Her ne kadar OYAK’ın yönetim kadrosunun önemli kısmını askerler oluştursa da, bu askerler globalizmden, kapitalizmden habersiz filan değildir. Üstelik Türk halkı, bilgi kaynaklarından eskisi kadar mahrum değil. Bugün ben Türk halkının en azından %80′inin darbeyi hazmedemeyeceğini ve böyle bir durumda OYAK’ı “cezalandıracağını” düşünüyorum.

Üstelik, yeni bir darbeyi artık NATO’da hoş göremez. Bunun nedeni NATO’nun kendisi değil; bildiğiniz gibi Avrupa ülkeleri de artık kendi kendilerine zar zor yetiyorlar; ekonomisi çökmüş bir Türkiye’yi, sırf askeri gücünden yararlanmak için artık taşıyamazlar. Sovyetler Birliği dağıldığı için, bunu yapmak zorunda da değiller ayrıca. Tüm bunlara ek olarak, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve NATO’nun ABD “noteri” haline gelmesiyle birlikte, bizim ordumuz da Kosova’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada görev yapıyor. 1980 ile 2007′deki dünya şartları son derece farklı. ABD, Türkiye’nin belli bir güçte olmasını ister; ne altına insin, ne üstüne çıksın.

Askerin tepkilerinin çoğunun rasyonel olmaktan ziyade, psikolojik olduğunu düşünüyorum. Hergün sayısız ölçüsüzlük,beceriksizlik,düzensizlikle karşılaşıyoruz; doğal olarak çocukluklarından beri herşeyin belli bir disiplin içinde olmasını bekleyen ve arzulayan subaylara bu durum çok garip, anlaşılmaz ve sinirbozucu geliyor. Üstelik, siviller olarak, bizim halkımızın yaklaşımı da son derece dengesiz. Örneğin belli bir parti, tutup “asker göreve” diyebiliyor, 2003 Kasım’ında, bir ülkenin en aydın kesimi olmasını bekleyeceğiniz öğretim üyeleri tutup “ordu göreve” diye pankart açıyor, sivil toplum örgütleri sandığımız garip garip örgüt ve insanlar, darbe istiyor. Yani darbe lafı geçtiğinde aklı başında insanlar olarak askeri hor görüyoruz ama askerin “darbe yaparım ha!” filan dediği de yok, bunu isteyen,dile getiren siviller! Zamanında darbeyle gelen YÖK’den şikayet adamların, yine darbe istediklerini, bunun için yürüyüş yapıp pankart açtıklarını görüyoruz! Üstelik, bu adamlar kendini bilimadamı filan zannediyorlar.

Türkiye’ye şeriat gelmesinin hukuki zemini yok. Daha anayasanın en tepesinde değiştirilemeyecek şeyler yazılı. Bunu isteyen, sözgelimi iç savaş çıkarabilecek bir halk kitlesi de yok; şeriat isteyenler %5. Hadi bunların yarısının yarısı (kadınların da savaşacak hali yok ya!) taşla sopayla filan orduya saldırmayı göze alsın; %1.25! TSK’daki personel sayısı 800.000. (Yedekler hariç). Bu adamlara çok daha modern piyade tüfekleri filan dağıtıldı diyelim (kim verecekse!), hem sayı olarak azlar, hem ağır silahları yok, askeri eğitim almamışlar, yahu biri de çıkıp söylesin, korktuğunuz bir avuç çapulcu mu? Şeriatı bir avuç zibidi mi getirecek?

Tekrar tekrar sordum; şimdi bu parametreleri gözönünde bulundurup, biri bana şeriatın nasıl geleceğini açıklasın!

Ki korkuların rasyonel sebepleri olsa bile, ordu bu aşamada müdahil olmanın anlamsız olduğunu pekala biliyor; zira anayasaya “şeriat devleti” yazmaya kalktıkları vakit, meclise dalıp herkesi assalar bile, yaptıkları iş tamamen meşru olacak, halkın %95′i de bunu alkışlayacak. Kendilerini neden bir siyasi tartışma içinde hırpalasınlar ki?

Seçimlerden sonra Genelkurmay başkanı “halkın iradesine saygılıyız” diyor; ama darbe arzusu içinde kıvranan bir avuç yazar bozuntusu hala bunun altında farklı şeyler arıyor.

Sivil hükümetle askerin görüş ayrılığı içinde olması sadece bizim ülkeye özgü bir durum değil üstelik; tamamen farklı bir eğitim almış, yaşamdan çok ölümü düşünen, yatağını toplamamanın bile ceza nedeni olduğu bir ortamda yaşayan insanların elbette siviller gibi düşünmesini bekleyemek doğru ve gerçekçi değil. Üstelik, halk ve yasalar tarafından (ki asıl sorun zaten burada) kendisine ayrı bir kuvvet olma ayrıcalığı tanınmış bir kurumun, istemese de siyaset ve toplum hakkında görüş bildirmesi kaçınılmaz. Aslına bakarsanız, AB üyeliği konusunda en büyük çıkmazımız da bu. AB, ordunun gerçek anlamda devlet memuru olmasını istiyor; ancak bizim yasalar orduyu ayrıcalıklı ve erişilmez bir konuma yerleştirmiş. Bunun doğru olmadığını askerlerinde farkettiğini düşünüyorum; pek AB’den yana olmasalar da (duygusal olarak en azından), bunun kaçınılmaz olduğunun farkındalar; çünkü AB ordusu eninde sonunda kurulduğunda, bu tip bir oluşum dışında kalmamız çok sayıda (ve gerçek!) tehdide karşı son derece zayıf düşmemize neden olacaktır. (Eğer NATO’ya girmesek, şu an bölgenin en zayıf ordularından biri olacaktık) Kısacası, dünyanın durumunun farkındalar ve kendi içlerinde yeni koşullara uyum sağlıyorlar; ama politikacılara yaklaşımları daha duygusal oluyor. Bunu da, aslında politikacılara değil, halka bir mesaj vermek için yaptıklarını düşünüyorum. Bizim sorunumuz nedir? Mesela 367′nin kalkması. Hükümet bunu kaldırmalı; 367′nin kalkması bir rejim sorunu, ülkenin bölünmesi filan demek değil. Asker elbette direnecektir; çünkü en azından jandarmanın iş yükü filan artacaktır ve yapıları gereği, askerler kendilerini herkesten çok milliyetçi görmeye meyillidirler ama bunun kalkmasının dolaylı olarak, uzun vadede kendileri içinde iyi olduğunun farkındadırlar. Bu halk, birgün ister istemez daha “sivil” olacaktır, kendileri istese de, istemese de. Burada sorun askeri ikna etmeye filan çalışmak değil, burada sorun aslında halkın kafasına daha Magna Carta ile gelen hümanist fikirleri sokmak. Zaten asker de ne olursa olsun, bu halkın arasından çıkıyor, eve dönünce sonuçta bizden farklı değiller. Askerden demokratikleşme hareketi beklemek saçma ve gereksiz olur, bunun yeri ordu değildir. Öncelikle, sivillerin kendi kafalarını özgür kılmaları gerek. Sorunun temeli, zaten askerden daha fazla asker olmaya özenen siviller!

Daha sonra, ordunun demokratikleşme konusuna neden çok mesafeli olduğu konusunda birşeyler karalayacağım.

Mehmet Ali Birand ve Ermeni sorunu

Mehmet Ali Birand, ciddiye aldığım çok ama çok az Türk gazeteciden biri. Duygusal davranıp zaman zaman fazla yoruma kaçtığında dahi gerçekleri çarpıtmıyor ve obejktif kalmayı başarıyor. Üstelik tek kişilik bir okul gibi, birçok öğrenci yetiştirdi; en popülerleri Can Dündar olsa da, bence asıl veliahtı Mithat Bereket.

Az önce, Kanal D’de çok önemli bir konudan bahsetti, ABD’deki Yahudi lobilerinden biri, Ermeni soykırımı yasa tasarısına destek vermiş. Açıkçası bu konunun fazla umursandığını düşünüyorum. Koskoca bir imparatorluk içinde iki tane başına buyruk zibidinin yaptıkları, doğru olsa bize mal edilmemeli. Üstelik, biz de “yok öyle şey” kakafonisi yapıp, konuşanları da susturmaktan başka Bir şey yapmadık ülke olarak. Mehmet Ali Birand gibi, bu tasarıların ABD’de kabul edileceğini düşünüyorum, aslında düşünüyorum filan demek yanlış, bal gibi edilecek. Çünkü bizim ülke olarak politikamız, herşeyi iç politikada kullanıp korku unsuru haline getirmek; kendimizi dünyaya anlatmak gibi bir çabamız yok.

Ama asıl ilgimi çeken bu değil; Yahudi lobisi, ya da en azından bir kolu, ilk kez Türkiye ile zıt bir kutupta yer alıyor. Bizim dinciler Yahudileri sevmeseler de, özellikle İspanya ve Portekiz katliamlarından Osmanlı’ya kaçan yahudiler bu ülkeye ve değerlerine herzaman sadık kalmıştır. Her kim yahudileri vatan haini olarak göstermeye çalışıyorsa, vatan hainidir.

Fakat şu an yaşanan gelişmeler biraz kaygı verici. Bunun İran’la yapılan enerji anlaşmasının bir sonucu olabileceğini düşünüyorum. (Birand bir yorum yapmadı, ama önümüzdeki günlerde onu takip etmekte fayda var). İran’la yapılan anlaşma, belki de AKP hükümetinin en büyük başarısı olarak tarihte yerini bulacak. Öte yandan, bir İran ittifakı, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ne yapacağını şaşıran Türkiye için yeterli değil. Üstelik, İran’la kurulan ilişki, henüz askeri düzeyde bir mütabakata filanda varmış değil; ama kuşkusuz Türkiye’yi Ortadoğu’da, çok önemli olmasa da, bir güç haline getiriyor.

Hem arzu ettiğim şuydu; Türkiye, Rusya,Çin ve İran’ı içine alan bir birlik içinde yer alsın. (Hatta, namlunun ucunda olduğunu pekala bilen Suriye,Pakistan gibi ülkeler de bu bloğa katılsın; zaten böyle bir olasılık karşısında katılmamaları olası gözükmüyor).

Ancak Türkiye bu basit ama güçlü ittifakı zedeleyecek anlamsız işler yaptı. Rusya ile iyi ilişkiler kurmak yerine, Türkiye’de otel ve feribot basan Çeçen teröristlere “misafir” gibi davrandı. İlkokul katliamından sonra, Putin’in Türkiye’yi eleştirdiği pek yankı bulmadı ama, dünyayı takip edenlerin gözünden de kaçmadı. Çin mallarını boykot kampanyası gibi anlamsız kampanyalar desteklendi; ABD gibi devler bile,Çin’in üretim gücü karşısında duramayacaklarını kabul edip, olası açılımlar aradıkları halde. Gerçi bu çok önemli bir sorun değil ama, hala Çin’i, Rusya’yı potansiyel müttefik olarak görüp,ciddi diplomasi kampanyaları filan düzenlemiyoruz. Dış politika (var denebilirse!) “ABD ile kanka mıyız, aramız limoni mi?” tartışması üzerine kurulu. İran’la ise “aramızda ne olduğu” belli değil; şu an “gizli aşıklar” gibiyiz.

Sanırım, İran’la yakınlaşma sandığımızdan daha derin ki, bu İsrail devletini biraz rahatsız etmiş (Yahudi lobilerinde İsrail devleti kontrolü olmadığını varsaymak birazcık saflık olur!)

Öte yandan, tahminlerim doğruysa, yarım bırakılmaması gereken ciddi bir tehlikeye bulaşmış olabiliriz. Bir yandan, İsrail ile olan ilişkiler, basına yansıyandan çok daha eski ve köklü. Öte yandan, İsrail’in Ortadoğu’daki tek korkusu olan İran ile yakınlaşıyoruz. İran, tahminlerimizin de ötesinde büyük bir güç; ama İsrail-ABD ikilisine denge unsuru olacak güçte değil. Rusya’nın çıkarları ise, yalnız kaldığı için, en çok ABD ve AB’de. Çin ise, hem Rusya’yı, hem AB’yi, hem ABD’yi tarihinden gelen büyük bir hünerle idare ediyor; diplomatik olarak tüm dünyayı avucuna almış durumda. Çin’in de çok kısa birsüre içinde enerji darboğazına girmeyeceğini bilmeyen yok. Kısacası,Ortadoğu karışırsa, kazananı belirleyecek faktör, Çin’in kimin yanında olacağıdır. Bu o kadar kritik bir karar ki, II.Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi, Rusya’yı da dönekliğe itecektir! Çin,kimin yanındaysa, Rusya o tarafta olmak zorunda. Çin’e yakın olmasından, ekonomisinin geleceğinden ve silah sanayisinin en büyük müşterisi Çin olduğundan dolayı. 20 seneye kalmadan 3.Dünya Savaşı patlar gibime geliyor; inşallah görmeyiz diyelim.

Internet’in sopasını bu sefer wordpress.com yedi

Malum; Türkiye’nin “özel” durumları, “hassasiyetleri” filan var. İçeridekilere böyle diyorlar; arada da “Türküz müslümanız diye bizi Avrupa Birliğine almıyorlar” diye gaz veriyorlar; bürokrasinin filan ödü kopuyor yanlışlıkla da olsa bizi AB’ye alacaklar diye…

Samed’den öğrendik; wordpress.com’a mahkeme emriyle kapatma gelmiş. Zahmet edip yazmamışlar neden kapattıklarını, şeriatın kestiği parmak acımaz hesabı seve seve sineye çekeceğiz.

Internet’e sansür geldi dedik, bir tarafımızı yırttık, tabiki ilgi alaka gösteren filan olmadı. Hesapta çocuk pornosunu filan engelleyeceklerdi ya, Internet’in ne olduğunu dahi bilmeyenler “kapatın ülen bu şer yuvalarını” diye, Abdülhamid yasasına “caizdir” fetvası verdi. Internet esnafı da (bunlar kendilerine sivil toplum örgütü süsü veriyor, maksat tamamen ticari aslında) “yahu yapmayın yazıktır bu devirde” türünden lafı geveledi, çünkü onların destekçileri de bir şekilde devletten ekmek yediğinden, fazla seslerini çıkaramazlar. Ne şiş yanar ne kebap; hem STÖ’liklerini şeklen yapmış olurlar, hem de “birilerinin” canını sıkmazlar.

Doğrusu, wordpress.com altında çok sayıda ona buna küfür eden,palavra iddialar ortaya atarak şahıs ve kurumları küçük duruma düşüren blog var. Lakin mahkeme nokta atışı filan yapmamış; çakmış atom bombasını, bütün bloglar kapı duvar…

Adaletle hukuğun ne kadar farklı şeyler olduğunun aleni kanıtı; hukuğa giriş dersi kitabına al, aynen koy.

Şimdi bunun üstüne onbin spekülasyon yapılır.

AKP ve Tayyip Erdoğan’a aleni küfür edilen blogların sahipleri “düşüncelerimizi açıklamamızı hazmedemediler” diye palavra sıkacaklar sağda solda. CHP ve MHP amigoları da şakşakçılık yapıp, bir küfür de onlar sallayacaklar…

Kimisi, “irticacı” bloggerlar yüzünden kapandığını söyleyecek, “biz de müslümanız” diyerek, çeşitli light Müslümanlık örnekleri verecekler, hatta bunların aralarında sosyete modasına uyup gösteriş için umreye filan giden soytarılar olacak. Rüzgar güllerini ayıklasak memlekette sorun kalmayacak zaten, o da ayrı mevzu.

Kimisi PKK, kimisi Hizbullah yüzünden diyecek.

Adnan hocacılar “yoktur ilim irfandan gayrı şeyde gözümüz” diyerek, “biz kimseye iftira atmayız” diye ekleyecekler.

Ortalık yine şenlenecek yani. 35 blogda “wordpress.com kapatıldı” girdileri okuyacağız; oradaki yazıları çalıp yapıştıran 350 paçavra blogu saymazsak. Popüler blogcu tayfası “SEO” mevzusundan dolayı bahsedecek tabi konudan, Google’ın indeksleyeceği kadar,sonra Wordpress temasına nasıl ayar verilir, paçanga böreği nasıl yapılır, sandalyeye peluş kılıf nasıl giydirilir gibi daha hayati konulara dönecekler. Zaten öyle alengirli işlere girmeye de tırsar çoğu, aman onları da kapatıverirler, ne me lazım!

Kandırmayalım kendimizi canım, demokrasi filan isteyen bir avuç adam var, onlar da kafalarına inecek sopanın kaygısı içindeler. Internet sansürüne karşı kampanya başlatmıştık, sansürün ne kadar sevildiğini görünce vazgeçtik. Çünkü herkes konuşsa PKK güçlenecek, ABD Irak’tan sonra Suriye’ye filan da girecek (zaten girer yakında merak etmeyin!), Türkiye binbir parçaya bölünecek, topraklarımız susuzluktan çatlayacak, laiklik elden gidecek.

Eh, normaldir. Senelerdir kutup yaratıp onları kavgaya tutuşturma siyaseti izlenirse, bütün komşularımızın ikiyüzlü ve yalancı olduğu daha ilkokulda kafalara kazınırsa, ulusal kanallar halkı uyutmak için birbiriyle yarışıp zihinleri Sibel Can’ın kiloları, Hülya Avşar’ın selülitleri, uyduruk dizilerdeki üç-beş hıyarın maceralarıyla meşgul ederse, bunlar daha iyi günlerimizdir.

Fütursuzca osuran inek ozonu deler – Cow Parade İstanbul

Gavurlar nedense ineği pek sevimli buluyorlar; ben inekti-sığırdı, bunları canlı olarak ilk kez köyde gördüm. Hatta, geçenlerde bir sığırın altında kalma tehlikesi geçirdiğim için, sığırları sevemiyorum (mini etekli kızlar, aman ha, siz de sığır altında kalabilirsiniz, biber gazı spreyi almadan sokağa çıkmayın!)

İnek pek o kadar sevimli bir mahluk değil. Birincisi, inanılmaz derecede pis kokuyor. Meraklı şehirli hastalığına kapılıp “amman inekten çıkan sütü doğal doğal içivereyim” salaklığını yapmayın; harbiden hasta olabilirsiniz.

İkincisi, inekler sinirlenebiliyorlar. Açıkçası ben inekleri lisedekiler gibi tırsak ve sessiz sanıyordum; hiç de öyle değiller. Yüzlerce kiloluk hayvanların sinirli hallerini görmek bir hayli korkutucu olabiliyor. Özellikle benim gibi kastraksiyon fobiniz(!) varsa.

Üstelik inekler çok osurup ozon tabakasını deliyorlarmış, yazmıştım daha önce. Tıpa takamayacağımıza göre, demek artık küçükbaş hayvan yiyip kısrak sütü içeceğiz (kımız olur kesilince, çok içerseniz “madem Türksün göster ürksün” diye naralar ata ata gezersiniz)

Bunları neden yazdım?

Yaklaşık 2 ay önce sanırım, kimsenin seyretmediği haber kanallarından birini açtım. Kokoş bir abla, başka bir kokoş abla olan kanal çalışanı ile (programı dikkatle izlememe rağmen kanal çalışanı ablanın ne iş yaptığını anlayamadım!) tatlı tatlı sohbet ediyorlar, biz yokmuşuz gibi. Abla, cow parade’i Türkiye’ye nasıl getirdiklerini anlattı. Daha boyanan inekleri görmemişim o ana dek, abla cow parade olayını kanseri iyileştiren aşı, suyla çalışan araba, ya da gerizekalılığın şifası gibi anlatıyor; çok laik, “moderen” bir görüntüsü filan da vardı, arada Ferrasini satan bilge tarzı kitaplarda bolca bulabileceğiniz cümleler filan kuruyor. Bu büyük sanat olayına Mustafa Sarıgül destek vermiş sağolsun, inekleri buralara koyabilirsiniz demiş, işi gücü olmayan zengin karıları ve zevzek çocuklar rahat rahat ineklerini boyasınlar diye atölye filan da açmış onlara. Sonra satılacakmış bu inekler; kimileri alıp “heykelimi yaptırdım” diye evine filan koyabilir.

Tez zamanda Türk Hindular filanda türerler, sağda solda Hint fakirleri, Hindu büyüsü yapan, gaipten RSS geçen zibidiler de görmeye başlarız. Bakarsınız inek kesilmesi aleyhine imza kampanyası da başlar; sokakta takır takır gazeteci ya da başka inançtan insanlar öldürülürken kılı kıpırdamayan halkımız bu ineklere acıyıp imza yağdırır, “moderenliğimiz “ tescillenmiş olur. Gerçi “moderenler” çark ettiler ama (AB’ye girersek ineklik edemeyecekler), AB’ye girmek için “inekleri kesmeye karşıyız Türk halkı ve devleti olarak” diye AB kapısı zorlanabilir.

Efendim; meğerse “cow parade” olayının bir felsefesi varmış. Neyle ilgiliymiş bu? Küresel ısınma! Güzel. Malum, popüler ve çok boku çıkarılan konu. Bilimadamları 20 senedir kıçını yırtıyordu ama sinemada görmeyince inanmadı bunlar! Şimdi çok bilinçli oldular; “ay ne olcak bu küresel ısınma sorunu ayol” diye suratlarını buruşturup, dozer kadar yakan 8 silindirli arazi araçlarıyla “küresel ısınmaya hayır!” turları atıyorlar. Neden inek? İnekler meğerse “ot yoksa süt de yok” diyormuş. Yalnız küçük bir sorun var; ot yiyince osurup ozon tabakasını deliyorlar. Zaten cow parade, özellikle zeka ve bilinç düzeyinin yüksek olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde şiddetle protesto edilmekte.

İneklerin üzerine reklam da veriyor sponsorlar; böylece şehrin göbeğinde reklam da yapıyorsunuz! Elbette amaç katiyen reklam filan yapmak değil; böyle ulvi bir amaç için ineklerin üretim giderlerini karşılamak. Bu sponsorların arasında, ozon tabakasının delinmesine ve sera gazlarının artmasına büyük katkılar yapan şirketler de mevcut.

Yılın yüzsüzlük ödülünü cow parade’e veriyorum. Önemli sorunların içini boşaltıp magazine dönüştürdükleri, üstüne üstlük bir de bunun üstünden para kazanma hesapları yaptıkları için.

Teknoloji ishali olmak

Internette nereye girsem bir ucu teknolojiydi, yeni cep telefonuydu, son çıkan kameraydı sitelerine,bloglarına çıkıyor. Eskiden birkaç site vardı, adamlar ciddi iş yapıyordu. Haftada bir 2-3 saat takıldınız mı, herşeyi öğrenip çıkıyordunuz.

Şimdi öyle değil. Teknolojide, bilimde devrim filan mı oldu? Hayır. Zart kamerası eski modelinde 3.2 megapiksel kullanırken, yeni modelinde hoptirik lens ile birlikte 8 mp sensör kullanıyormuş, ayrıca batarya ömrü yeni modelde %17 artmış, flaşı daha da bir kuvvetli çakıyormuş artık. Yavrunu sevindir, sadece 137 $+KDV, zurna kartına peşin fiyatına 6 taksitle, davul kartınız varsa 2 ay ekstre erteleme, sonraki ay 5 taksit, artı 20 puan bonus. Üç ay içinde ikincisini alırsan %20 indirimli + 5 puan bonusun var, 3 tane alana 6 ay içinde çıkacak modeller %18 indirimli. Ha, 2 ay sonra yenisi gelecek, onun megapixeli kaç acıba, bunun 4x optik, 20x uydurma zumu vardı, onda 30x zum olacakmış ayol Ayşe…Alsakmı kııı?

İyide ulan, biriniz de fotograf çekmeyi öğretin be!

DDR2 bitebilirmiş yakında, AMD DDR3 ile çocuğu koyacakmış, Intel DDR4 ile sopasını gösterecekmiş, Nvidia Tesla’yı masaüstüne indirip topunuzu silkelemezsem ulan diye and içmiş, Via "bırakın ülen bu ayakları, ampül kadar ceryan çekiyonus olum" demiş.

Eee, ne olmuş, artık blogları işlemciler kendi kendine mi yazacak? İşten erken çıkıp barlara filan mı akacağız?

Zokiya cep telefonunda 1 heptabayt bellek olacakmış, icabında hayatını komple kaydedecekmişin, "yetmez, daha istiyorum" diyecekmiş. Vermezsen küsecekmiş, kıskanıp seni manitanla filan konuşturmayacakmış.

Cütroyan kokpite eşek kadar televizyon koymuş, kaza yapınca ölmezsen sonradan banttan izleyecekmişin nasıl yamulduğunu.

KafadanX 11 geliyormuş, Vertex Shader’ları kaldırıp tek pikselden koskoca dünya yaratacakmış, sis istersen sis verecek, su dersen yağmur yağdıracakmış, ahmaksan ıslanacakmışsın.

Ver ayarı, pompala tüketimi.

Pozitif PC’de bundan heves kaçtı biraz. Adam 20 kanaldan RSS’i bağlamış, inen haberi spontane tercüme edip yazıyor. İngilizce bilmeyen de ondan çalıyor. Biz yapmadık mı, yaptık. Millet donanım haberine geliyor, Hülya Avşar’ın selüliti gibi. Açıkçası baydı herkesin günde zilyon kere yaptıkları işleri tekrar tekrar ısıtıp ısıtıp yazmak. Adam gibi birşey yazsan, okuyan kitle belli. Bu sefer hitin düşüyor, ordan burdan arakladığı haberle senin bir basamak üstüne çıkan siteler "işte kalite" filan diye davul zurna çalıyor.

Baktılar üç beş reklam filan da alıyorlar, akıllı uslu kedi köpek sitesi yapan adam bile bu işe girdi. Son Rus stealth avcı bombardıman uçağının avionik sistemlerini ele geçirmiş edasıyla haber döşüyorlar.

Eskiden elektronik bir cihaz alırken inceler, araştırırdım. Şimdi sigara alır gibi alıyorum. İçinden çıkılacak gibi değil, 50.000 tane sayı, hiçbiri fikir vermiyor. Banane kardeşim kameran 8 megapikselse, sensörü nasıl, objektifi naylon mudur, sen ondan haber ver. Dümenden sayılar, briç stratejisi kurmaktan zor bir kampanya haberi, kazıklanıyormusun, malı götürüyor musun belli değil.

Velhasıl, bilgisayar "gazeteciliği" bitmiştir. Bakın Teknoajan’a, Serdar Kuzuloğlu’nu 450 kişi okumuş. Adam Türkiye’nin en sağlam yazarı bu konuda. Biz ön sayfaya Motorola’nın bir modelini koymuşuz, Serdar Kuzuloğlu’ndan çok okunmuş. Olacak iş değil.

Ne oldu, artık "bilgisayar magazini" ortaya çıktı. Paris Hilton donunu nereden alıyor tarzı haberler, firma şakşakçılığı, bir megapiksel kaç piksel eder bilmeyen adam fotograf makinesi tanıtıyor, blog ve siteler bakteri hızıyla çoğalıyor.

Dergi olayı bitti. Chip için bile kapanacak diyorlar, geç bile kalmışlar. PC Magazine forumlarına bakıyorum, in cin top oynuyor. PCNet hala direniyor gibi, ADSL kotaları kalksın, onlar da biterler.

Sonunda olacağı şu: herkes bu işlerden sıkılacak, aynı benim gibi, sigara alırcasına alışveriş etmeye başlayacak. Bu bir  döngüdür. İşe yarar bilgi tekrar değer kazanacak, ama tabii cesetleri kaldırırken pis kokular yayılacak, çirkin görüntüler oluşacak. Commodore ve Amiga zamanlarında olduğu gibi içerikli ama daha amatör ruhlu, daha küçük dergiler çıkacak belki. Bloglar belki daha kaliteli olacak, içerik hırsızları artık nemalanamayacakları için bu işleri bırakıp gidecekler. Yani, Martin Luther gibi, aslında "Benim bir hayalim var…" diyorum…

12, toplam 27 sayfa« First...«5678910111213141516171819»...Last »