* You are viewing the archive for the ‘güncel’ Category

Akşam gelemiyorum hayatım,sandık nöbeti yazmışlar

CHP, AKP’nin seçimi kazanması için inanılmaz bir mücadele veriyor. Artık bu durum komik olmaktan filan çıktı, ciddi ciddi sinir bozucu olmaya başladı.

CHP önce cumhurbaşkanlığı konusunda yanar dönerlik etti, sonra anayasa mahkemesini üstü kapalı tehdit etti, zaten meydanlarda tek söyledikleri bize oy vermezseniz AKP gelir, sonra da çok fena şeyler olur. Yetmedi, “solcu” CHP, kürsüden ip atan MHP’yle sıkı fıkı oldu. Şimdi de sandık meselesi çıktı. Sandık nöbetimiz varmış. Çünkü oy kullanmak yetmiyormuş, duyarlı vatandaş olarak oyun çalınmadığından filan emin olmamız lazımmış. Tabi bunlar yüksek seçim kuruluna filan bırakılmayacak kadar ciddi işler. O yüzden, sabaha kadar nöbet tutacağız ki, oyların yarısından fazlasını alacak CHP’nin hakkını iç etmesin “malum” parti.

Bu çok duyarlı kampanyayı, bilin bakalım kim destekliyor? Bilemediniz; yüksek seçim kurulu, insan hakları derneği filan değil. Siyaset bir hizmettir, seçmen aynı zamanda tüketicidir diye mantık yürüten tüketici hakları dernekleri filan da değil efendim. Çağdaş yaşamı destekleme ve Atatürkçü düşünce derneği. Zaten gecikmiş bir uygulamaydı, bütün dünyada insanlar oyunu attıktan sonra sandığın başında dikilip acaba oyumu çalarlar mı diye nöbet tutar.

Diyelim ki, AKP seçimlerden çekildi, yine nöbet yazarlar mı?

CHP kazanırsa -tarih yazarsa yani- sonraki seçimlerde yine sandık başında nöbet tutacakmıyız?

Seçimden sonra “banane ben saymam,bi daha bi daha!” polemikleri başlar mı?

Bu dernekler, örneğin daha demokratik bir anayasa talebiyle meclise yürürler mi? Miting yaparlar mı?

“Bu devirde böyle gerici Internet yasası olur mu!” diye, Internet sansürüne karşı yürütülen kampanyaları desteklerler mi?

Kilitli çöp kutusu

Sosyolojik ve ekonomik bir olgu olarak bakıp, “Halkın durumuna bak, başkasının çöpünü çalacak kadar fakirleşmiş” diyebilirsiniz (Bağdat Caddesi sahilinde bu çöp kutuları)

Terör amma arttı, bomba koyulmasın diye kilit koymuşlar da diyebilirsiniz. (gerçi üstü plastik, ne kadar işe yarar siz düşünün)

Ben yorum yapacak halde değilim…

Turkish Petronas Towers

Göztepe’de gördüm; pek benzetemedim Malezya’daki Petronas’lara; bir de yayına koyayım dedim, belki benzeten çıkar.

Gerçek Petronas kuleleri:

Barış Akarsu ve leş kargaları

Zeki Kayahan Coşkun diye bir radyocu var; annem radyo programını hiç kaçırmaz. Cahil ve şabalak gençleri azarlamasına bayılıyor. Doğrusu ben o kadar bayılamıyorum; zira daha genç sayılırım ve bu insanlarla beraber nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Cumhuriyetin ne zaman kurulduğunu bile bilmeyen gerizekalı ve kör cahiller var; tarihi bırakın, yüzyılı bilmiyor! Bunlar da öyle Silvan’ın elektriksiz dağ köyünde büyümüş tipler değil; en az lise mezunu hödükler. Televizyonda çıkıp, İstiklal Marşı’nı söyleyemeyen öküzler filan geliyor aklıma, iyice delirecek gibi oluyorum.

Tesadüf etti, Barış Akarsu ile ilgili yazdığı bir yazıyı buldum. Bildik konu işte, leş kargaları. Normalde bu tip hadiselerle zerre kadar ilgim yok; ama bu sıralar leş kargalığı çok revaçta olduğundan, biraz da mesaj kaygısı taşıyarak, affınıza sığınarak kopyala-yapıştır yapıyorum:

Günlerdir Barış Akarsu’nun yoğun bakımdaki sürecinden ve vefatından bahsediyor basın…
Ben hangi kanalda Barış’ın haberini görsem, anında değiştirir oldum kanalı…
Gazetelerin ön sayfalarında Barış’a yer verilmesine dayanamadım…
Radyo programımda bahsetmedim Barış’tan hiç…
Ne müziğini ne yaptıklarını ciddiye alan medya, birden Barış demeye başladı…
“Kaza geçirmeden önce son röportajı bizimle yaptı” yarışı hızlandı…
O röportajlar yeniden yayımlandı…
“En son bizim televizyon programımıza konuktu” dediler…

Programın tekrarı verildi…
Verilecek de bir süre daha…
Barış, yarışmadan çıkan bir ünlüymüş (inanın bilmiyorum).
“Bu yarışma programını tekrar yayınlasın ATV” dedi, TV eleştirmeni Yüksel Aytuğ…
Doğru; ölümün reytingi bol, share’i yüksektir!!!
Elinde Barış’ı olan beri gelsin…
Barış ile ilgili hikayesi bulunup da anlatmayan kalmasın…
Soğan ekmekle büyüdü, mertti denildi gazetenin birinde…

Sanki fasulye yiyenler onursuzmuş gibi…
Nereye kadar faydalanılabilirdi ki bir tükenişten?
“Bilmemne yaz, şu numaraya gönder Barış’ın polifonik melodisi cebine gelsin” reklamı girdi, Barış’ın adının geçtiği televizyon programlarında…
Nazan Öncel mektup yazdı Barış’a…
Destek olacakmış…
“İmkanı olsa ömrünün geri kalanını ona verirmiş” basitliğinde, alelacele yazılmış bir mektup…
Ömrünün geri kalanını vermesine lüzum yok, on binlerce dolara sattığı bestelerinden Barış’a hayattayken kaç tane vermiş Nazan Öncel?…
Nasıl destek çıkmış Barış’a?…
Göz göre göre kör ölüyor ve badem gözlü oluyordu…
Barış’ın yattığı hastaneye gelmek, akşam haberlere çıkmanın garantisiydi…
Televizyonda görünmek demekti…
Peki ayıp ne demekti?…
Utanmazlık?…
Pişkinlik?…
Bir oğul bitiyor az ötede…
Bir anne kanıyor başucunda…
Bir baba ağlıyor ığıl ığıl…
Günlerce sürüyor bahse konu ıstırap…
“Dayan Barış” diyorlar sütun sütun…
Barış nasıl dayansın?…
Yalvarırım susun!..
Bu çirkinliğe, bu riyakarlığa, ertesi gün ölüm döşeğindeki fotoğrafının gazetede yer almasına, fırsatçılığa Barış ne yapsın?
Barış ölüyor…
Çarşamba gecesi…
Tam mikrofonumu açmış, radyoda merhaba diyecekken, ölüm haberini iletiyorlar haber merkezinden bana…
Birazdan bütün televizyonlar, radyo kanalları, internetteki haber siteleri son dakika haberi olarak duyuracaklar…
Eyvah!!!
Ben hepsinden daha öndeyim(!)
Pat diye söyleyebilirim…
Susuyorum…
“Kötü bir haber aldım… Ama bunu benden duyamayacaksınız… Söyleyemem… Siz televizyondan, diğer radyo kanallarından öğrenin” diyorum…
Öğreniyorlar…
Barış Akarsu şarkıları isteniyor dinleyicilerin bir kısmı tarafından…
Yapamam!…
Zaten radyodan şarkı isteğinde bulunulmasından hazzetmem, o ayrı da…
Yaşarken de hiç yer vermedim ki Barış’ın şarkılarına programımda…
Beğenmediğimden değil, fark edemediğimden…
Ne ayıracak beni “bilmemne yaz, şu numaraya gönder Barış’ın polifonik melodisi cebine gelsin” zihniyetinden?…

Nazan Öncel’den?…
Barış’ın yoğun bakımdaki fotoğrafını düşüncesizce kullanan gazeteden?…
Yayındayken kısa mesaj sistemine, e-postama dinleyiciler tarafından gönderilen iletilerin hepsi iyi niyetliydi şüphesiz…
“Barış seni unutmayacağız” mesajları gelmeye başladı…
Unutursunuz dedim…
İnanmıyorum bu lafı edenlere dedim…

Kemal Sunal ölünce de unutmuyordunuz…
Barış Manço ölünce de…
Madımak Oteli’nde yakılanlar da unutulmayacaktı…
Uğur Mumcu için de benzeri temenniler dile getirilmişti…

Unutuldu hepsi…
Kemal Sunal’ın ölüm yıldönümünde mezarı başında yalnızca 3-5 kişi vardı…
Sadece filmlerde beraber rol aldığı oyuncular gitse, en az 100 kişi birikirdi kabrinde…
Ama gitmedi kimse…
Bu denli kolay olmamalı unutmayacağız demek…
Bir oğul bitmişken az ötede…
Bir anne kanıyorken başucunda…
Bir baba ağlıyorken ığıl ığıl…
Ateş düştüğü yeri yakıyorken…
Susmalı en çok da…
Sustum!..

Not: Bu yazı sonrasında Kıraç, Ajda Pekkan, Ferhat Göçer ve daha bir çok "çıkarcı" şarkıcı konserlerinde Barış’tan bahsetti. Önemli olan yaşamaında yanında yer almaktı, konserlerinde alkış almak için bunu yapanların kaç tanesi Barış’ı tanırdı?.. Kaç tanesi destek oldu?.. Ayıp!.. Ve de tüh… Evet…

Wikipedia’da esrarengiz cinayet ihbarı!

Benim için tüm zamanların en iyi sitesi olan Wikipedia’da çok ilging bir olay yaşanmış…

Kanadalı güreşçi Chris Benoit, karısını ve çocuğunu öldürdükten sonra intihar etmiş. Karısını Cuma, çocuğunu Cumartesi, kendini ise Pazar günü öldürmüş.

İlginç olan, Wikipedia’da, karısının ölüm haberinin, polis olayı öğrenmeden 14 saat önce verilmiş olması!

Şu an girdiyi kimin düzenlediği araştırılıyor. İsimsiz biri tarafından düzenlenen girdideki IP adresi araştırıldığında, ipuçları Chris Benoit’in işvereninin adresini işaret ediyor