* You are viewing the archive for the ‘güncel’ Category

İmitasyon futbolcu mekanı: Ronaldo,Cisse,bakalım sırada ne var?

Beşiktaş, transfer döneminde uyanık gazetecilere iyi ekmek çıkarıyor.

Hatırlayan hatırlar, seneler önce "Beşiktaş, sambacı Ronaldo‘yu renklerine bağladı" diye kumpanya yapılmış, duyduğumda salavat getirerek sandalyeden yuvarlanmıştım. Sonra, o Ronaldo’nun, bizim bildiğimiz sincap suratlı,kemirgen dişli Brezilyalı golcü olmadığı, "imitasyon" Ronaldo olduğu anlaşıldı. Bizim taklit Ronaldo da has elemandı doğrusu; ama dünya yıldızı filan da değildi. Olan, durduk yere bayram yapan benim gibi saf Beşiktaşlılara oldu.

Şimdiki "bomba" transfer, Cisse! Yok canım, cambaz forvet Djibril Cisse değil bu, Paris Saint Germain‘li, "vasat" Cisse. Rengi,milliyeti ve soyadı tutuyor diye almışlar.

Bu Cisse, 30′a yakın, kendi halinde bir futbolcu. Yani, o da bize Amakochi gibi, ondan sonra gelen şişman kara çocuk gibi (neydi adı,birkaç sene olmadı gideli, ponçik suratlı, siyahimiz) madik atmazsa, burada emekli olup memleketine gidecek. Ligin dibine vuran PSG’nin bize 1.5 milyon Euro’ya sattığı bir eleman. PSG, çocuğu zamanında ordan oraya sürmüş, habire kiralık vermiş, sonra bizim Beşiktaş’ın "uyanık" yöneticileri bunu kapmışlar. Bulunmaz Hint kumaşı ya!

Fotoğrafta gördüğünüz, "orjinal" Cisse’dir.

Yeme bizi Hürriyet!

Fatih Çekirge, Hürriyet’de "devrim" yapmış. Mesela "streteji kanalı" açmışlar (imla hatasını, gazetenin resmi sitesinden olduğu gibi aldım). Zaten gazete filan okuduğum yok; nereden haberin oldu derseniz, blogkazanındaki şu yazıdan…Benim ve Osman’ın (tanımam kendisini, benim gibi muhalifmiş, blog’u da güzel, linklere ekledim) bu konuya neden yorum yapmadığına şaşırmışlar; malum, elimiz kolumuz heryere yetmiyor! Gördük işte şimdi, yorumu da yapalım madem öyle!

Fatih Çekirge, manita resimlerini kaldıracağız demiş, ama bunca sene neden yayınladıklarından bahsetmemiş. "Kadına saygı" olayına girmişler nedense, öyle ya, 30 milyon dolar serveti olan Jenna Jameson bacımız aslında bu yoz zihniyetin eseri değilmidir, cinsel sömürüye alet olup, onu bunu dinden imandan çıkarmamış mıdır!

Gelgelelim, kazın ayağı öyle değildir. Ben sadece Suudi Arabistan’ı bilirim, onun için onu örnek vereceğim: Suudiler, Hürriyet’i porno sitelerle aynı kategoriye koymuşlar, yani niyetiniz gazete okumak olsada, bu kefereler acep bıngıldak karı mı görmek ister diye, Suudi’nin helal filtresine takılıyorsunuz. "Yok canım, elin arabı Hürriyete neden girsin" demeyin; orada birçok Türk vatandaşı var ve ülkeyi senden benden daha çok takip ediyorlar.Arabistan’dan bizim siteye kaç kişinin geldiğini görseniz, siz bile şaşırırsınız (ben çok şaşırdım; artık Vanessa Marcil‘i filanda silerim,ne olur ne olmaz!)

Fotografları kaldırmalarının bir nedeni de, telif ödememe sorunları olabilir, bunu elbette bilemeyiz. Sadece fikir yürütüyorum.

Oldu mu şimdi blogkazanı

AB’yi bende çok istemiyorum ama Türkiye için şarttır

AB’ye çok meraklı değilim; elbette “normal” bir AB üyeliği önerilseydi, bunu en çok ben isterdim. Ama, aynı Gümrük Birliği’ndeki kazık gibi (Tansu Çiller, kulakların çınlasın) bir başka kazığın içindeler. Gerçi, zaten alacaklarını almışlar, onun için pek de üsteledikleri yok “ayrıcalıklı üyelik” için.

Bize önerdikler şu: serbest dolaşıma girmeyeceksin, bizim işimize de karışmayacaksın. Tabi “halka” söylenmeyenler de var; Kıbrıs’tan çekileceksin, MGK’yı hükümet bünyesine alacaksın gibi. Zaten “ulusalcı” kesim, AB bayraktarlığı yaparken, bu şartlar duvar gibi karşımıza çıkınca çark ettiler, şimdi AB’yi en çok “şeriatçı” dedikleri kesim istiyor.

Ben Paris’e, Edirne gibi gidemeyeceksem, gümrük vergisiz mal alamayacaksam, Cemil Abi’yle iş yapar gibi Pierre ile serbest ticaret yapamayacaksam, orda işçi olamayacaksam, banane AB’den.

Lakin kazın ayağı öyle değil işte. Türkiye’de hiçbir parti gerçek bir demokrasi istemiyor. Bunların hepsi fosil partiler. Genç Parti’yi methedecek değilim, ya da DTP’yi, Haydar Baş’In adını bilmediğim partisini, idamı geri getireceğiz diyerek şirinlik yapan, üç isimli ilahiyatçının partisini de tutuyor değilim, ama özellikle Genç Parti meselesini hatırlayalım; adamı bir kaşık suda boğacaklardı. Eh, Cem Uzan, ampüllü parti gibi sütten çıkmış ak kaşık değil ama(!), birsürü hırsız ve uğursuz elini kolunu sallaya sallaya gezerken, Uzan’ı bu kadar sıkıştırmalarının nedenleri arasında hızlı siyasi kariyeri yok mu sanki?

Seçim barajı diye ağlayanlar, siz iktidardayken niye kaldırmadınız? Kendi kazdığı kuyuya düşen ağlar mı canım?

AKP, başta AB yanlısı göründü; pekala diğer partilerin yapabildiği gibi kadrolaşabildiklerini, halkın herşeye rağmen AKP’yi desteklediğini, AB’nin de bizi istemediğini anlayınca, onlar da çark etti.

Bu partilerin hepsi birbirine sövüp saysa da, bu düzen onların çıkarına hizmet ediyor ve hiçbirşeyi de değiştirmek niyetinde değiller.

AB ise, kendi standartlarını empoze ediyor. Bunlar Türk halkının yararına olan şeylerdir. Adam gibi kanunlarınız olsun, adam gibi seçim sisteminiz olsun, adam gibi demokrasi olsun diyorlar. Bunu bizim iyiliğimiz için istemiyorlar; kapitalizm için demokrasi ve hukuk vazgeçilmezdir. Bu aynı zamanda, tüm insanlarında yararınadır. Burada bir terslik yok. Öte yandan, köylü nufusunu %10 altına çek diyor, bu hiledir. AB’de bile böyle bir ülke yok, Fransa nufusunun neredeyse %70′i, 80′lerin başına kadar köylüydü. Maksatları, bizdeki tarımı bitirmektir. Hoş, bizim meclis onlardan daha hızlı, önce şekerpancarı yasası, şimdi tohumculuk yasası. Siz hala dış mihrak arayın!

Keşke AB’ye girsek. (2015′e kadar Türkiye’nin adı bile geçmiyor)

İstanbul Belediye Sarayı yıkılsın mı?

İlber Ortaylı, “belediye sarayı yıkılsın” deyince, kıyamet kopmuş. Mimarlar odası “yıktırmayuk” diye fetva vermiş. Yıkılmasın diyenlerin hiçbiri, “çok ala binadır, İstanbul’a pek yaraşır” diyememiş. Herkes çirkin olduğunun farkında, bıraksalar dinamitin fitilini ateşlemek için sıraya girecekler ama, “dinciler istedi” diye taş koyuyorlar. Yani mesele herzamanki gibi, üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.

Kimisi de, “ona ne oluyor, o tarihçi değilmi yahu” havasında. Bahsettiğimiz adam, İlber Ortaylı, dünyayı gezmiş. Onun için, boş konuşmanın alemi yok.

Bu forumda, Ortaylı tartışılmış; daha doğrusu “çaktırmadan” da olsa, Cumhuriyet düşmanı ilan edilmiş. Çünkü Ortaylı hoca, Osmanlı mimarisine özenirmiş. Ayıp etmişin valla İlber hoca, ne güzel binalar yapmışlar bizim mimarlar! Millet hala İstanbul’u şehir sandığı için, elbette atıp tutmak serbest. İstanbul’da, son 50 senede yapılmış kaç güzel bina gösterebilirsiniz?

Mimarlık Tarihçisi Prof. Afife Batur şöyle demiş:”Biz mimarlık tarihçileri, binalara güzel ya da çirkin diye değil, temsil ettikleri içerik açısından bakarız.

Eyvallah, öyle bakın. Ben bir İstanbullu olarak bakıyorum ve içim katılıyor. Üstelik bu bina nasıl olsa yıkılacak. Betonarme binaların ömrü 70 yıl civarında; 1953′de yapıldığına göre, zaten 2023′de mecburen yıkılacak. Madem tarihçisiniz, fotografını çeker, arşive koyarsınız, olur biter. Hiçbir bina, tarihi önemi var diye sonsuza kadar kalmayacak.

Devam:

Kişisel yargılardan kaçınarak belediye binasının bir dönemin öncüsü olduğunu söylemek mümkün.

Hangi dönem? Bu mantıkla gidersek, “köyden şehre göçün sembolüdür” diye, gecekonduları da yıkmamak lazım!

Mehmet Konuralp:

İkincisi, binanın mimarisinde 1950’li yıllarda tüm dünyaya hakim olan uluslararası uslübün özellikleri görülüyor. Bu da çok önemli. Hilton Oteli de o zamanın eseri. O zaman yatay bloklar, dikdörtgen bloklar hakimdi.

İyi güzel de, çok mu matah bir dönemdi o mimari açısından? Her eski eşya nasıl antika değilse, bu dönemin de korunmaya değer bir eseri yok. Üstelik, Hilton Oteli, hem şehrin siluetini bozmuyor, hem de avlu gibi bahçesiyle bence görüntüyü bir hayli kurtarıyor. Kümbet gibi duran Belediye Sarayının yanında, Hilton çok daha sevimli, sıcak bir yapı.

2010′da, dünyaya iftiharla gösterirsiniz artık, bunu biz kondurduk diye.

Dünyanın hiçbir yerinde, insanlar sırf kıllık olsun diye, birbirine bu kadar taş koymazlar. Şimdi CHP gelir (gelemeyecek, bakın buraya yazıyorum, laf olsun diye söyledim), o da bu sefer “yahu şu AKM’yi yıkıp yerine güzel Bir şey yapalım” der, bu sefer de AKP yandaşlarının Atatürk sevgisi coşar, onlar taş koyarlar. Olurmu demeyin, gülerim.

Velhasıl, ben anne tarafından yedi göbek İstanbullu olarak, bu binadan çocukluğumdan beri hazzetmemişimdir. Hemen yolun karşısı, tarihi binalarla doludur, yolun ilerisindeki Esnaf Hastanesi bile bu kadar çirkin ve kasvetli değildir. Binanın çirkinliği bir yana, kümbet gibi, alakasız biryerde durur izlenimi verir. Üstelik, depremden dolayı da hasar görmüştür.

Muhtemeldir ki, “yıkılmasın” diyenlerin çoğu, üşenip dünyanın büyük şehirlerindeki belediye sarayları nasıldır diye bakmamıştır. O yüzden, hizmeti ayağınıza getirip, Paris, Antwerp,Londra ve Berlin‘deki belediye saraylarının fotograflarını koydum.


rathaus.jpg

BERLIN

antwerp_05.jpg

 

ANTWERP

london_city_hall.jpg

 

LONDRA

 

city-hallparis.jpg

PARIS

Aptallar için reklam istemiyoruz: Bravo Tekstilbank!

Dünyadaki reklamlarla kıyasladığınız zaman, Türkiye’deki reklamların ne kadar saçma, ne kadar özensiz, boş ve sıkıcı olduğunu görüyorsunuz. Sonuçta artık kimse reklam izlemiyor, kanalı zaplıyor. Reklam şirketleri, birsüre daha, Internet ve dünya ile pek de alakası olmayan müşterilerini uyutabilirler; ama sonunda bu kafayla giderlerse kendi iplerini çekecekler.

Reklam konulu bir forumda şahit olduğum konuşmalar ise, Türkiye’de reklamcılığın son derece vahim bir durumda olduğunu gösteriyor.

Bir de piyasa araştırmaları var. Bunlar son derece yüzeysel araştırmalar. Bir kere, “hedef kitle” denen şeyin, sıkça tekrarlanmasına rağmen, anlaşılmış olduğuna suret-i katiyede inanmıyorum. Hala, “herkese seslenmek”, “sivri olmamak”, “ortadan gitmek” gibi, reklamın ruhuna aykırı iptidailikler devam ediyor. Bir araştırmaya göre, Türk halkı en çok içinde bebek olan reklamları seviyormuş. Hatırlarsanız, bir ara traş bıçağı reklamına bile bebekleri çıkaracaklardı neredeyse!

“Biz aslında kabızız” gerçeğini, araştırmaları kendilerine uydurup rasyonalize etmeye çalışmak bu sektörü bitirecek. Doğrusunu isterseniz, bana göre çoktan bitti bile.

Geçenlerde bir faciaya daha rastladım. Türkiye’nin en büyük bilgisayar parçası zincirlerinden biri, en büyük gazetelerden birine, tam sayfa ilan vermiş. Pazar günü. Reklam bedelini tahmin edemem; ama çoğumuzun herhalde birkaç senede kazandığından fazladır. Bir laptop’un pil ömrü hanesine yazdıkları rakam: 3 saat 70 dakika! Bu sayfayı hangi gerizekalı hazırlamış, tanışmak isterdim!

Halk,önüne koyulanlardan birini seçmek zorunda. Onlar da bebekleri seçmişler. Daha nitelikli işler koysanız, onu da seçebilirlerdi.

“Bunu anlamazlar” ayağına yatmayın. Üstelik, insan hemen anlayamadığı bir reklamı unutmaz! Reklam böyle yapılır. Reklam, kışkırtmaz, dikkat çekmezse akılda kalmaz.

Tekstilbank, Türkiye’deki en iyi banka reklamını çektirmiş; rakiplerini de ti’ye almış. Eğlenceli, esprili bir reklam. On numara diyemesem bile, bu kalite düşüklüğünde hemen ışıldıyor.

Ama siz hala, “biz çok köklü, güvenilir bankayız” diye reklam çekin. Emin olun, herkes hatırlar. (Paranızı alıp deve yapabiliriz, ona göre diyecek değiller ya!). Ya da, bankada çalışan memurların bile anlamakta güçlük çektiği, karmaşık vadeler, yüzdeler, geri ödeme koşulları, havuz problemi tarzındaki reklamlarınıza devam edin.