* You are viewing the archive for the ‘güncel’ Category

Türk halkı kimden korkmalı?

Sevgili Uğur Fidan sitem etmiş. Akvaryum boku püsürünü çok yazıyormuşum. Ne yapalım, darbeci dedik, cahil dedik, hödükler dedik, bilgisayar gerzekleri dedik kimse tınlamadı. Bende de bu ülkenin geleceğine dair ümit filan kalmadı, hepten bunalım oldum, balık kullarıma gönül verdim.

Uğur’u daha Pozitif PC namlı, bahtsız bilgisayar dergisini çıkarırken tanıdım. Şimdilerde herhalde 19 filan olmuştur. Üşenmez sağolsun arada 1-2 mail atmıştır. Hatta, Levent’le beraber “helal olsun çocuğa” demişliğimiz vardır. Sinirli çocuktur Uğur; tanımam ama severim, hani Uğur gibiler çoğalsa memleket de kurtulacak ama yok işte.

Sesim bombok olduğundan, şiiri de ancak kafa bulmak için pek acemice yazabildiğimden, Uğur’a bir yazı ithaf edeyim dedim.

Son günlerin bombası Ergenekon çetesi. Aslında bu konuda 500 yazı yazabilirim ama hiçbir anlamı yok. Özellikle Ahmet Altan, günlerdir, benim söyleyebileceğimden çok daha fazlasını zaten söyledi.
Aslında söylenecek çok şey var da,maçam sıkmadığı için söyleyemem. Doğruya doğru. Çünkü bu ülkede derin devletin nelere muktedir olduğunu defalarca gördük.

“Bok yoluna gitti Niyazi” olmak istemiyorum. Tarihi bir anektod: sözü geçen Niyazi Bey, yanılmıyorsam Bulgaristan’da faaliyet gösteren üst düzey bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanıymış. James Bond’vari olaylarından sonra, İstanbul’a geldiğinde, bir yankesici tarafından öldürüldüğü -harbiden yankesicimiydi acaba?-, bu yüzden de “bok yoluna gittiği” söylenir. Daha enteresan olan, seneler önce şaibeli bir şekilde öldürülen Jitem’ci Binbaşı Cem Ersever’in de Niyazi Bey’le olan akrabalığıdır. Rivayet odur ki, Eşref Bitlis’i ve Cem Ersever’i öldürenler de Ergenekon çetesi. Hatta rivayet filan değil, bunun böyle olduğuna kalıbımı da basarım. “Niye?” derseniz, çok meraklı olanlarla özel olarak konuşuruz…

Ergenekon konusuna bir paragraf kadar değindikten sonra, asıl mevzuya geçelim: Ergenekon’un da üstü kapanır. AKP zaten “derine inmek” derdinde değil, tabanına şov yapıyor. (Maalesef). Benim kafamı kurcalayan, Susurluk rezaletinde kıçını yırtan kalabalığın şimdi nerede olduğu!

Aramızdalar tabi; ama Ergenekon konusunda medya gazı almak bir yana, Hazreti Medya Ergenekon’u cansiperane savunduğu için, onlar da Ergenekon’un ortaya çıkmasından son derece rahatsızlar. Çünkü medya amcaları öyle söylüyor. Ergenekon iyi bir şey.

Asıl mevzu, Ergenekon’la çıkan “halk nefreti”.

Türkiye’de kendi kendini “aydın,entelektüel” ilan eden bir ayaktakımı var. Kimin entelektüel,aydın; kimin gerici,hanzo,hödük,kıllı göbeğini kaşıyan ayı olduğuna bu bir grup zibidi karar veriyor.

Muasır bir medeniyet görse apışıp kalacak bu şaşkınları, bizim halk bir şey sanıyor.

Hayır,elbette Ergenekon avukatı olmaya soyunan Deniz Baykal’ı, ya da CHP’yi filan kastetmiyorum. (Ama Devlet Bahçeli, Susurluk avukatı olmayarak ayıp etti; üstelik kendisi de doktora sahibidir, avukatlık işini Deniz Baykal’dan çok daha iyi kıvırır.)

Benim kastettiğim, şu “kanaat önderleri” denen kitle…

Bu adamlar ya gerçekten çok salaklar, ya da o kadar çok salak görmüşler ki, akıllı birileri çıkmaz sanıyorlar.

Bu adamlara üniversitelerde hoca olarak, sinemada yönetmen, eleştirmen,oyuncu olarak, iş hayatında üst düzey yönetici, orada tiyatrocu,burada elçi olarak rastlayabilirsiniz.

Durup bir düşünün: Gerici ne demek? Tek gericilik modeli, dini bir devlet modeli mi ortaya koymaktır?

Bahsettiğim adamların -bakın arada lütufta da bulunuyorum!- ortak noktası statükocu olmalarıdır.

Mesela kendi kendini sosyolog ilan eden biri, ama sadece Türkiye gibi bir ülkede, tek parti döneminin ne kadar demokrat olduğunu iddia edebilir!

Özgürlükten yana olduğunu iddia eden “feminist bir hoca”, türbanlı öğrencilere tahammül edemediğini göğsünü gere gere söyleyebilir. Daha “zeki” bir başkası, “ya çaktırmadan bunların notlarını kırsak, belki bir daha gelmezler” gibi bir laf edebilir.

Bunun adı, kendi halkından, halkı da geç, insanlardan nefret etmek. Hitler’de çok farklı değildi.

Bugün üniversitelerde sayısız akademik personelin, son derece kabarık bir suç dosyası var. Bu suçların içinde, tecavüz, hırsızlık gibi sadece adli olarak “adi” değil, son derece “adi” suçlar da var.

Türk bir bilimadamı olarak soğuk füzyonu çay bardağında yapıp herkesin gözü önünde trafoları patlatsanız, size dünyada inanacak çok az akademisyen var. Çünkü sizden öncekiler, ordan burdan çalıp “toparladıkları” makalelerle, akademik haysiyetimizi de iki paralık etmiş durumdalar. Bugün bir Türk üniversitesinden bilimsel makale gönderildiğinde, son derece şüpheyle yaklaşılıyor. Çünkü sayısız akademik yayın ve kurum tarafından mimlenmiş durumdayız.

Bir rektör, “dayısının üniversitesinde”, akademik personeli fişlemeyi kendine görev edinmiş. Çünkü adamın akademik bir niteliği yok; kendini II.Abdülhamitçilik oynamaya çalışarak ispat etmeye çalışıyor. Hoş, ne zeka, ne kabiliyet,ne kültür olarak tırnağı olamaz, o da ayrı.

Kızımızın tecavüze uğramayacağına, oğlumuzun fişlenmeyeceğine inanarak bu üniversitelere yolluyoruz…

Bu adamlar, Türkiye İran olabilir dediklerinde, birilerimiz bunu ciddiye alıyor.

“Deprem olacak,heryer yıkılacak” diyen kara cüppeli hocalar, arada müteahhitliğe soyunmuşlar! Tabi işi bildikleri için, onların binaları yıkılmayacak! İstanbul tarihindeki anormal büyüklükteki depremlerden söz ediliyor, kimse de, Ayasofya neden yıkılmadı, minare gibi rüzgarda bile nasıl ayakta durduğu soru işareti olan yapılar yıkılmadı, (iman kudreti!) ne bileyim, denizin hemen kıyısında olan, üstelik tepe kenarında yapılan Galata Kulesi nasıl denize kaymadı diye sormuyor. (Üstelik, Galata Kulesini gavurlar yaptı!)

Büyük edebiyat eleştirmenlerimizin itin .ötüne soktuğu yazarların hepsi patır kütür ödül alıyor,arada Nobel de var ha! (Aziz Nesin’e,Kemal Tahir’e girmiyorum bile)

Peki, bu kadar kaale aldığınız adamların ne başarısı var? Nobel ödüllü Orhan Pamuk’u eleştiren yazarı dünyada tanıyan başka bir yazar var mı?

“Deprem gelecek, sülalenizi sevecek” diyen cüppeli amcaların, kendi alanlarında, dünya çapında bir başarısı var mı?

“Türkiye İran olmasın” şiarıyla yola çıkıp, gerçek amacı ne olduğu belli olmayan dernekler önünde nutuk atan,insanlık dersi vermeye kalkan “hoca”ların, insan hakları konusunda bir mücadelesi olmuş mu? Mesela, 80 darbesinde yaşı büyütülüp asılan 16 yaşındaki çocuklar hakkında ne düşünürler kendileri?

O kadarını da geçtim; mesela fişçi rektör, ne bileyim, Tahtakale’de 5 milyona satılan uyduruk kamerayı kullanım kılavuzunu okuyarak bilgisayara bağlayabilir mi acaba?

İçinde benim de olduğum %37′yi “kıllı göbekli ayı” ilan eden amca, benden daha mı az ayıdır acaba? Güneyde filan görürsem göbeğine bakacağım, göbeği iyice erittim, kıllıyım da denemez; benden kıllı ve göbekliyse bak nasıl tefe koyarım!

Korku ve “aman ne .ok yerim” kültürü

Bir zamanlar dünyanın en gamsız adamıydım; sonra ne olduysa panik ataklar yaşamaya başladım.

Medya ve devletlerin insanları korkutup, korkuyla kolay yönetilen sürüler haline getirdiğinden her fırsatta bahsetmişimdir. Küçük bir örnek; başkentin göbeğinde bir bomba patlıyor,sürüyle insan ölüyor. Güvenlik güçleri ne tip bir açıklama yapar? “Sakin olmalı, bunlar münferit olaylar, suçlular yakalanacak vs vs” değil mi? Hayır! “Bu gibi olayları artık sık sık beklemeliyiz” deniyor. Eskiden olsa ilginç gelirdi.

Medyanın ya da dövlet böyyüklerinin ne dediğini zerre kadar kaale almıyor, azıcık olsun inanmıyorum…

Bu yaz, insanlar kene şoku yaşadılar. Seneye de, özellikle sıkı bir sıcak olursa, birsürü insanın akep zehirlenmelerden ölmesini bekliyorum. Korktunuz mu? İyi! Demek ki, geleceğim parlak(!). Şaka bir yana, insanlar bu kenelerin neden bu kadar çok üreyip etrafı sardığını düşünmeye zahmet etmedi. Veterinerler odası da herhalde açıklama yapmamıştır; eh, ekmek kavgası ne de olsa! Ben size söyleyeyim; “kuş gribi ayağına” katledilen tavuk ve kuşlar azaldığı için, doğadaki en önemli görevlerinden biri muhtelif haşarat nüfusunu yemek suretiyle dengeleyen düşmanlarının olmaması nedeniyle keneler de bolca üredi. Kaçınız bilir bilmem ama, kırsalda tavuk yetiştirmenin nedenlerinden en önemlisi de, özellikle sıcak yerlerdeki akreplerden kurtulmaktır. Çünkü tavuklar en etkili böcek yokedicilerdir.

İnsanlar feci derecede korkak ve güvensizler. Korkak ve güvensiz insanlar da bir kurtarıcı ararlar. Modern yaşamda bu kurtarıcılar devlet, molla kafalı akademik personel,ilaç şirketleri olabiliyor. Her halükarda, aman karnımız tok sırtımız pek olsun diye, varolmayan tehditlerden korunmak için özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz.

Ancak modern insanın tek sorunu bu korku ajanları değil. İnsanlar aynı zamanda çok ciddi özgüven sorunları yaşıyor. Sokaktaki “jilet gibi” gençlerin patlama yapması bundan. Estetik cerrahlar, kozmetik üreticileri vs. altın yıllarını yaşıyorlar. Tabii herşey “imaj değil”. “Ben sadece bunu becerebilirim” diye koşullanan insanlar, “üretim birimleri” gibi yaşayıp ölmekteler. Bugünlerde dünyayla güneşin yerini değiştirseniz, eğer SRC belgeniz yoksa taksi şöförlüğü yapabileceğinize inanmıyorlar. Daha kötüsü, buna siz de inanmıyorsunuz!

Bunun nesi kötü diyenler çıkabilir. Belki şu an dünyanın en büyük yazarı, üniversitede İktisat tahsil ettiğinden dolayı, muhasebecilik yapıyor. Arabanızın şasisine kaynak yapan sertifikalı gazaltı kaynakçısı belki bir sonraki Kubrick. Ya da tersi; “yönetmen sandığınız” ödüllü zibidi, aslında sünnet düğünü çekemeyecek kadar yontulmamış bir odun, ama kıytırık bir festivalde ödül aldığı için adam zannedip filmine gidiyorsunuz.

Yetenekli ve yaratıcı insanlar tek bir alanda başarı göstererek tatmin olamazlar. Öyle olsa, Da Vinci resim yaptıktan sonra atletizm yarışmalarına katılmaz, oradan da helikopter tasarımı yapmaya yeltenmezdi. Eski oyuncuların bazısı kamera arkasına da geçiyor, o da kesmiyor, film festivali düzenliyor. Colin McRae, büyük ralliciydi ama çok da iyi bir helikopter pilotuymuş.

Bugün Da Vinci, eğer çok yırtık biri değilse, belki ancak bir bankada veznedar olabilecekti; zira ona diploma verecek okuldaki kalitesizlikten sıkılıp eğitimini tamamlayamayacaktı.

Bunları bildiğim halde, zaman zaman yeni problemlerle karşılaştığımda korku ve panik hissine kapılıyorum. Oysa eskiden bu tip şeyler benim için eğlenceliydi. Farkında olduğum halde ben bile etkileniyorum bu koşullanmalardan. Üstelik, kalıbımı da basarım, benden çok daha zeki çok fazla sayıda insan, olan bitenden tamamen habersiz. Onların halini düşünmek bile istemiyorum.

Bunun antitezi, “ne iş olsa yaparım abi” de değil tabi. Ama her insan, zaman zaman kendi sınırlarını keşfetmeyi denemek, aşabiliyorsa aşmak zorunda. İnsan olmakla maymun olmak arasında sandığımızdan çok az fark var ve eğer bunu bile beceremiyorsak, bir maymundan çok daha zevksiz ve zor bir yaşama hazırlanmalıyız. Üstelik, onları mutsuz edecek parametreler, bizi mutsuz edebilecek parametrelerden çok daha az.

Çekilişsiz kuponsuz dershane eğitimi veriyorum!

Geçenlerde televizyonda izlediğim iğrenç bir reklamla titredim, ama uzun süre özüme dönemedim.

Başöğretmen havalı bir abla kürsüden, hani Tansu Çiller yapardı ya “vatandaşıma bir ev bir araba anahtarı vereyim miiii?” der, orada bulunan şaşkolozlar da veeerr bacımmm diye böğürürdü, onun gibi “dershaneye sokayımmııı siziii” gibi Bir şey söylüyor. Orada ne halt ettiği belli olmayan bir grup şuursuz gencimiz de heyecana kapılıp “veeer” diye bağırıyor. Ulan salaklar, haftasonu inek gibi dershane köşelerinde sürüneceksiniz, neyine sevinirsiniz ki!

Böylece “aman 8 yıl oldu valla şahane” diye bazı gariplerin sevindiği fiyasko eğitim sistemimizin çöktüğü artık televizyon reklamlarına kadar düştü; yaşlı ninelerin uyduruk tencereler için kupon kesme olayına gençlerimizi de dahil ettik. Helal olsun. Öyle ya, itlik kopukluk yapacaklarına oturup kupon kessinler.

Neredeyse tamamından zeka ve kültür fışkıran(!) gençlerimize sahip çıkmak, onları dershanelere iteleyip hızar gibi yontmak hepimizin görevi. Bu ulvi görevi sadece dershane ve medya esnafına bırakmak bize yakışmazdı. O yüzden, bende bu meseleye eğilip, kuponunu kesip çekilişe katılan muayyen sayıdaki gence dershane eğitimi veriyorum. Yer, kendi konutum. ÖSS işinden filan çakmadığım için, şu an sadece boya-badana, marangozluk, PHP, Linux, motor tamiri filan gibi konularda ders verebiliyorum. Aklı olan kuponları keser. 4 sene boku bokuna okuyup, ucuz işgücü olarak Türkçe’yi çat pat konuşan hödük patronlara yağ çekeceğinize, en azından bir meslek sahibi olur, ne bileyim, bahar aylarında boya badana filan yaparak ekmeğinizi çıkarırsınız (en enayi evi, en dandik malzemeyle 1 tekliğe boyuyorlar elini öpene; ayda 3-4 ev rahat boyarsınız, piyasaya çıksanız 1 milyarı zor alırsınız ayda)

Şimdi heyecanlı sesler duymak istiyorum gençler; “Sizi dershaneme alayımmııııı?”

Almanya-Türkiye maçı için üzülmemek gerek

almanya türkiye yarı finalFutbol izlemekten nefret ederim ama, Dünya ve Avrupa Kupasını kaçırmam. İlk kez bu Avrupa kupasında son derece az sayıda maç seyredebildiğim içinde son derece rahatsızım. Çünkü hemen her yaz, “ah keşke bu yaz Avrupa ya da Dünya Kupası olsa da seyretsek” demişimdir.

Gelelim milli maçlara…

Beşiktaş taraftarı (idim). Avrupa’da sayısız maç kaybettik, kazanılamaz bazı maçlar kazandık, bazı maçları da olur olmaz şekillerde verdik. Çok iplemedim.

Milli Takım birsürü maç kaybetti, birkez bile “ah be” demedim.

Çünkü, haketmemiştik. Çünkü, kazanma hırsı,mücadele yoktu. Hani “formasını ıslatmadı” derler ya, zoraki çıkmışlardı sanki maçlara…

Yıllarca spor yaptım, çok kötü oynadığım -ama oynamasını en sevdiğim!- futbolda bile, kendimi paraladım,sakatladım,can ciğer kuzu sarma olduğum adamların kaval kemiklerini çatlattım yeri gelince. Bu duyguyu bilen biri, daha adil ve objektif olabiliyor.

Ama bu Avrupa Kupasında bambaşka bir Türkiye vardı. Final maçı nelere gebedir bilmem ama, Türkiye bu kupanın en özel takımıydı. Atıp tutmayalım; öyle büyük yeteneklerimiz filan yok. Ağa babaları Nihat bile İspanya’da, göreceli olarak mütevazı bir takımda oynuyor.

Fatih Terim, futboldan belki ancak benim kadar anlıyor. Hala savunmamız orta yapacak adamı Jet Li filmi gibi izlerken dibindeki adamın pozisyonunu unutuyor, hala boy ortalaması bizden 15 santim fazla olan takımlara son çizgiden orta yaparak gol atmayı umuyoruz. Kalecilerimiz hala ne zaman çıkması, ne zaman kalması gerektiğini bilmiyor. Daha kötüsü, topu yumruklamanın penaltı kadar tehlikeli olduğunu hala anlayamadılar (Rüştü’nün topu yumruklamasından dolayı yediği gollere bakın; bu adam yediği gol kadar penaltı kurtaran, iyi reflekslere sahip bir kaleci)

Bunların hiç önemi yok. Ben ilk kez, herhangi bir konuda, Türk insanının “takım olabildiğini” gördüm. Burada bahsettiğim şey uyduruk bir sportif başarı değil; bir zihniyet değişimi. Birbirimizi tutup aşağı çekme ilkelliğinin tamamen değiştiğini gördüm bu Avrupa kupasında. İlk kez, takımın mücadelesinden, “takımlığından” gurur duydum. Ve cidden çok ama çok üzüldüm elenmemize. Ama o kadar çok şey kazandık ki, elenmek basit bir detay benim için. Umuyorum ki, Türk insanının çoğu buna bir sportif başarı gibi bakmak yerine, benim gördüğümü görür. Almanya gibi, tarihinde daima son saniyeye kadar mücadele etmiş bir takımla, bir “zihniyetle” oynadık ve onlardan bile daha fazla mücadele ettik. Bu çok önemli bir olgu. Kazanamadık, çünkü kabul edelim, ne o kadar tecrübeliyiz, ne onlar kadar güçlüyüz, ne de onlar kadar büyük oyuncularımız var. Ama bana sorarsanız, en “takım gibi” takım bizdik. En “iyi takım” yine bizdik.

Gelelim Fatih Terim meselesine. Fatih Terim’den futbol dışı nedenlerden ötürü pek hoşlanmam. İyi bir teknik direktör olmadığını da ben değil, hemen herkes söylüyor. Ama adam çok iyi bir lider oldu. Şunu da iddia ediyorum, bu takım, Fatih Terim’den başkasıyla buralara gelemezdi. Hala hoşlanmıyorum; ama saygıyla hakkını teslim ediyorum.

Futbol çok basit bir spor, üzerinde de konuşmak aptalca ve değersiz. 1.5 saatlik maç üzerine 4 saat konuşabilen adamlar var. Saçmalık.

Bırakın Avrupa Kupasını almayı, Dünya kupasını da almak çok önemli bir mesele değil. Kaçınız bundan önceki 3 dünya kupasını kimlerin aldığını sayabilir?

Burada küçük ama önemli bir devrim var. Önemli olan bu. Aslında, ne bileyim, Hollanda gibi, Almanya gibi, İngiltere gibi yıldızlarımız olup da kupayı alsak, bunun üçte biri kadar sevinmezdim; çünkü bu salt bir sportif başarı olurdu, hepsi bu. Ama inanıyorum, bu olay, bazı insanlara ilham verecek. Ne bileyim, küçük bir sanayici, “evet, ben dünya çapında olmayan, pencereden don lastiğine herşeyi üretmeye çalışıp bunları da vasat yapabilen bir adamım; ama bundan sonra araba aynası yapacağım ve bu alanda dünyanın en iyisi olacağım” diyebilir. Çünkü artık önünde ona ilham kaynağı olacak bir model var.

İnsanlar, imkansızlıklar içinde büyük işler yapabilirler; belki çok büyük alanlarda filan değil, belki dünya yerinden oynamaz ama küçük devrimler hayatımızı çok fazla etkiliyorlar.

Bu akşam belki sahadaki bütün futbolcular ağladı, ama yarın ne kadar eşsiz bir deneyim yaşadıklarını belki çoğu farkedecek. 10 sene sonra çoğumuz bu geceyi hatırlamayacağız; hatırlayanlarımız da fazla iplemeyecekler belki; ama onların hayatı çok ciddi şekilde değişmiş olacak.

Evet, hayatımda ilk kez bir maç kaybettiğimiz bu kadar üzüldüm, hatta ilk kez samimi olarak üzüldüm çünkü ortaya konanlara bakınca daha fazlasını hakettiler diyor insan; ama dünya da adaletin terazisi filan değil. Ama şu da varki, aslında üzülecek Bir şey yok, kaybettiğimizden çok daha fazlasını zaten kazandık.

ÖSS sonuçları aslında çoktan belli oldu!

Kuzenimin kızı yaklaşık 24 saat önce ÖSS’ye girdi.

Saatler sonra teyzem, sabahın köründe gördüğü bir manzaraları anlattı; evinin önünde okul var.

Fakir insanların sabahın köründe gelip bekleşmesini, çocuklardaki korkuyla karışık umut ve heyecanı. Kuzenimin kızı epey kıyak özel dershanelerde hazırlandı sınava (villadan bozma biryer). Hesapta çok iyi dershaneymiş. Sınava otobüsle, sıkış tepiş gitmek zorunda kalmadı.

Sonuçta o da, sabahın köründe okul kapılarında bekleşen fakir aile çocukları da kaybetti sınavı. Türkiye hepten kaybetti; bundan 12 saat sonra insanlar Çek Cumhuriyeti’ni yendik diye birbirlerinin sırtına çıkıp maymun gibi havaya ateş etseler de…

Türkiye’deki fiyasko eğitim sistemi -ki bu ne eğitim, ne de bir sistem var ortada!- dershane esnafını, uyduruk dergilerini, paragöz “örtmenlerini” beslemeye devam etti. Ne uğruna? Dünyada geçmeyen, bilim deyince esamesi okunmayan bir ülkenin, depreme dayanıksız betonarme üniversitesinden alınacak bir kağıt parçası için. İşsizlik ordusuna katılacak, sağda solda çürüyecek, ölü eşek fiyatına çalışacak bir nesil zavallı sürüsüne dahil bir genç olarak piyasaya düşmek için…

Kuzenimin kızı Nelson Mandela’yı tanımaz. Çözdüğü bir matematik problemini görünce dehşete düştüm: cümleyi “analiz ediyor”, “ne tip soru” olduğunu “buluyor”, kendinin de ne olduğunu bilmediği “formüle yatırıyor”, tam çıkmasa da en yakın şıkkı işaretliyor! İsabet oranı %80 üzerindeymiş. Dershane esnafı öyle öğretmiş!

Hızarın bile insanlığa bir yararı vardır; kalası alır işimize yarayacak bir eşya haline getirir. Oysa Türkiye’deki eğitim-adı-altındaki-fiyasko, potansiyel olarak birşeyler yapabilecek çocukları alıyor, senelerini harcıyor, aptallaşmış, düşünemez varlıklar olarak, ucuz işgücü olarak sokağa atıyor.

Fakir fukara insanlar, aman çocuklarımız bizim gibi olmasın, kazmanın sapını kırsın(*) diye olmayan imkanlarını seferber ederek dershane esnafına yediriyorlar.

Herkesin kabullendiği bu iğrenç düzenden tiksiniyorum.

Yaş kemale erdi, okuduk üfledik filan ya, nasihat isteyene “okuma, çok okuyacağım diye tutturduysan git başka ülkede oku” diyorum.

“Futbolcu olacağım” diyen veledin, “aferin oğlum” diye kafasını okşuyorum. Doktor filan derse de iyi, muayenehane açar, hastaneden hasta kapar yolunu bulur. “Ben genetik okuyacağım” filan diyen akıllı veletler çıkıyor, “sittir lan Amerika mı burası” diye azarlıyorum.

ÖSS’de dereceye girenler yine dershaneler oldular. Parası pulu olan birçok enayi ebeveyn de, “aman çocuk okusun, böyyük adam olsun” diye, çocuğunu yurtdışına göndermek yerine, özel okullara, dershanelere, “hocalara” .oku .okuna para verdi. Oysa, özel okulda çocuk okutmaya harcanan para, Oxford’a, Harvard’a filan 4 senede verilenden daha fazla! Gerçekten öyle! Lütfen araştırın, bu da insanlığa faydam olsun! (Bu arada çocuğu İsviçre, Belçika, Hollanda gibi ülkelere gönderirseniz en az iki dil öğreniyorlar, burada kalanlar Türkçe’yi bile ya sökemiyor, ya da unutuyor!)

*Kazmanın sapını kırmak: Trabzon’da öğrendim, yerel bir deyimmiş. “Oku, adam ol” anlamında. Şimdi, “kazma ol” diye değiştirilebilir.

6, toplam 27 sayfa«123456789101112131415»...Last »