* You are viewing the archive for the ‘keyif’ Category

Blog yazabilen kadın aranıyor (ciddiyim!)

Technorati’de şöyle bir banner var:”71 milyon blog var, bazıları iyi olmalı”

Birkaç ay önce, Internet ve teknolojiye uzak olmayı meziyet sanan dayımla konuşurken, kızı (ki kuzen oluruz!) “birsürü çöp gibi blog var” dedi.

Gerçekten de, feci derecede kötü bloglar var; bazılarıysa -çok azı- ziyadesiyle iyi yazılmış, eğlenceli ve eğitici. Türkiye’de blog yazarak sigara parası bile çıkarılamayacağından, bu işe fazla profesyonel yaklaşan da yok. Bir ara, 30 yaş üstündeki bir kalabalıkta e-mail adresi edinip kullanmamak -ve adresle şifrenin yazılı olduğu bilgileri cüzdanın kuytu köşelerinde saklamak- nasıl moda olduysa, blog da öyle bir etki yarattı.

Kötü blogların en kötüleri de kadınlara ait olanlar. Kadın düşmanı filan değilim; kadınları severim. Seks dışında da, kadınlarla birlikte zaman geçirmek iyidir; sizi daha medeni mahluklar haline getirirler. Şayet kadınlar olmasa, sanat, bilim ve spor gibi şeyler de olmaz ve bok içinde badem avlardık. Kadınsız bir medeniyetin nasıl olacağını kestirmek kolaydır; anneniz tatile gittiğinde babanızın ve evin ne hale geldiğini görmeniz yeterli!

Birkaç çok sıkı blogcu hatuna da denk geldim. Türklerde pek olmamasına rağmen, çok becerikli yabancı blogcu hanım kızlarımız var! Lakin, Türkiye’de blog yazan hatun kişilerin becerisi, maalesef araba kullanma becerilerinin bile gerisinde. Aslına bakarsanız, Türkiye’de zaten yazabilen insan çok değil. Özellikle kadın köşe “yazıcılarını” okuyunca derilerimi yolasım, kulaklarımı koparasım geliyor.

Pozitif PC içinde blog fenomeninin etkisi aşırı derecede artmaya başladı ve site giderek androjen bir havaya bürünüyor. Yuvayı dişi kuşun yapması misali, bize de bir dişi kuş (daha) lazım.

Şartlarsa ağır:

1.Bloglarda şeker pembesi kullanamazsınız.

2.Pokemon çizgi filmini andıran flash efektleri kullanmak suret-i katiyede kabil olamayacaktır; bu siteyi sara hastaları da ziyaret ediyor ve herkesin aynı anda 25 flash efektini açabilen 4 çekirdekli işlemcileri yok.

3.Yemek tarifi istemiyorum.

4.Berbat şiirlerinizle kimse ilgilenmiyor.

5.Internet alemi aile ya da erkek arkadaşınız değil; dolayısıyla “geçen gün şurdaydım, evvelsi gün Nevin teyzelere gittik” tarzı günlük raporlarınız bizi sadece sıkıyor.

6.Makyaj,güzellik ya da diyet sırları istemiyoruz. Bunlar sır filan da değil; 30 senedir en kıtipiyos gazetelerde bile bu sırlar zaten ifşa ediliyor. Ayrıca Doğa Bekleriz’in, Hande Yener’in de çeşitli alanlardaki sırlarıyla ilgilenmiyoruz. Kainatın sırlarına sahipseniz, onları büyük bir hazla dinler, saygıyla önünüzde eğiliriz, ayrı mevzu.

Cidden sağlam blogluyorum derseniz, ödül de var (kol saati değil, yalan da değil) Durmayın, başvurun.

Brennivin - İzlanda’ya dair tek iyi şey!

BrennivinBjörk’ün memleketi İzlanda’yı sevmek için bir neden yok: Aşırı soğuk, hiç ağaç olmayan ve volkanik kayalarla kaplı, tuhaf bir çöl İzlanda. 5 gün yaşasanız, intihar edeceğiniz türden. Nufusu, bizim Bakırköy’den filan daha az; keza büyüklüğü de öyle. Bu nüfusun çoğunluğunu, çirkin ve alkolik insanlar oluşturuyor.

İzlanda’yı çok sevip, gören de nadir Türklerden biri olan arkadaşım, Brennivin ile tanışmama neden oldu. Aslında Brennivin, bizdeki rakı gibi milli içkileri değil. Brennivin, bir votka olmasına, bende votkalardan nefret etmeme rağmen -votka cidden kalitesiz içkidir- bu İzlanda icadını sevdim. Sert ama insanın ağzından alev çıkartmayan bir içimi var. Etkisini de çabuk gösteriyor. Bana “yeterince sert” gelmemesine rağmen, sonradan güne bir şişe içki içerek başlayan kuzey Avrupalıların bile sert buldukları için pek içmediklerini öğrendim.

Brennivin’e Türkiye’de yasal ya da kaçak yollardan ulaşmak hiçbir şekilde mümkün değil.

MP3 formatında müzik dinlemenizi önermem, ama madem ki dinleyeceksiniz…

Bunu, şunu ya da şunu okuduysanız, MP3 formatına ne kadar sinir olduğumu zaten biliyorsunuzdur…

Mp3, benim gibi müzik dinlemeye Hi-Fi ile başlamış 30 yaş üzerindeki kitlenin kulaklarını tırmalayan, kayıplı (lossy) bir sıkıştırma algoritması kullanıyor. Mp3′ün berbat ses kalitesi, her müzik türünü eşit ölçüde etkilemiyor. Doğal olarak, en kötü sonucu klasik müzikte alıyorsunuz. Mp3 fiyaskosunu net olarak duymak isterseniz, iyi bir amfi ve hoparlörü önce CD player’a bağlayın, orjinal CD’den dinledikten sonra bir de o çok sevdiğiniz iPod’a, ya da başka bir tür şeytan icadı mp3 player’a bağlayıp dinleyin. Sağır değilseniz, aradaki fark sizi şoka uğratacak.

Her MP3 player aynı kalitede şakımadığı gibi, mp3 encoder’lar arasında da kalite farkları var.

En ciddiye aldığım ve bilgisayar temalı araştırma sitelerinden biri olan arstechnica, oldukça eski bir makalede mp3 kodlayıcıları karşılaştırmış. Birinci sırayı, her koşulda, MP^ formatının mucidi Franhaufer’in kendi mp3 kodlayıcısı alıyor. Öte yandan, bu kodlayıcıya erişmek kolay değil.

Açık kaynak kodlu mp3 kodlayıcı olaraksa LAME encoder, ticari rakiplerini bile utandırmış ve Franhaufer’in ardından ikinci sıraya oturmuş. Blade ve Xing’de fena puanlar almamışlar. Bildiğim kadarıyla, Video Encoding konusunda oldukça başarılı olan Nero’nun mp3 kodlayıcısı da oldukça kaliteli. Testte olmadığı için, bunu kişisel izlenimlerime dayanarak söylüyorum; ancak ciddi bir test yapmadığımı da hemen ekleyeyim.

Öte yandan, ars technica da, ben de bir konuda hemfikiriz; 128kb mp3 kodlaması sakın ola ki yapmayın! Ses hepten çamura benziyor. 192 kb biraz kabul edilebilir kalite sunarken, 256 kb kodlama daha da iyi sonuç veriyor doğal olarak. Ben 384 kb kullanıyorum; ama bildiğim kadarıyla her mp3 player bu kadar yüksek encoding rate’i desteklemiyor. Desteklese bile, ses kaliteleri o kadar kötü ki, çoğunda 192 kb ile 256 kb arasındaki farkı ayırmanız olası değil.

Depeche Mode ve Alan Wilder

personaljesusback_1.jpgDepeche Mode fanatiğiydim bir zamanlar, hala da dinlediğim olur.

Depeche Mode’u “müzik” yaptıkları için seviyorum. Şiirin arkasında ses olsun diye davul gitar filan çalalım mantığında değiller.

Muhakkak “One Caress” i dinleyin Songs of Faith and Devotion’dan. Londra Filarmoni’nin yaylılarını ikna etmeyi başarmışlar. Tamamen ve sadece kemanlar,viyola,vs. Synthesizer, hile, hurda herhangi birşey yok. New Age klasik müzik! Bu arada, bunun gibi büyük Avrupa ülkelerinin önemli şehirlerinin orkestralarının, sadece para için çalmadıklarını da unutmamak gerek. Zaten büyük paralar kazanıyorlar ve parçayı gerçekten beğenmeselerdi, “Brighton belediye bandosuna çaldırın” derlerdi.

Herhalde en sevdiğim yanları, ki Jean Michel Jarre’ı da aynı nedenden ötürü çok severim, anormal bir müzikal yelpazede çok kuvvetli parçalar yapabilmeleri. One Caress’in vokalini atın ve göreceksiniz, tek başına çok sağlam bir kompozisyon. “Aman pek de güzel” diye dinlenilen birçok klasikten çok daha iyi.

Sonra bir de Depeche Mode’un hatalı ama “karakterli” çaldığı Moonlight Sonata’yı dinleyin. Bana nedense aynı anda hem teslim olma, hem de ölene kadar savaşma hissi verir. Sonra bir de, hafiften iç burkan nefis bir piyano kompozisyonları var. Ardından, Dave Gahan’dan bir Route 66 dinleyin. Bir de gayrı resmi In the Ghetto cover’ı var; Gore hem piyano çalıyor hem de söylüyor. Elvis yorumu da harikadır ama, cover’ının orjinalinden iyi olduğu nadir parçalardandır In the Ghetto…

Synthesizer dahisi dendiği halde, Martin Gore’un iyi piyano çaldığını biliyordum. Doğal olarak, Moonlight Sonata’yı ve yukarıda bahsettiğim parçayı onun çaldığını sanmıştım. Yanılmışım. Alan Wilder’mış.

Alan Wilder, Ultra çıkmadan önce gruptan ayrıldı. Grubun en az göze batan adamıydı. Hatta, mızıka bile çalamayan Fletcher’ın gerisinde görünürdü. Gelgelelim, Alan Wilder gittikten sonra, o zengin müzik de yokoldu. Son albümlerde hala birkaç iyi parça var, onu da Gore’a veriyorum.

Alan Wilder’ı ben bile çok geç keşfettim. Elbette Recoil’ları tamamen olmasa da dinlemişliğim vardır. Şu aralar iyice deneysel takılıyor Wilder. Açıkçası Wilder’ı çok arıyorum; ama şu saatten sonra ayrılmaları belki daha iyi olur (Fletcher işsiz kalır, o ayrı!). Martin Gore, tek başına albüm çıkarıp duruyor; üstelik Depeche Mode tarzına son derece uzak olan Leonard Cohen’le sık sık çalışıyorlar.

Dave Gahan’ın albümü pek tutmasa da, bence “Dirty Sticky Floors” iyi parçaydı.

Dave Gahan’ın halefi Vince Clarke, Erasure ile hala iyi işler çıkarıyor.

Bunların hepsi, Andrew Fletcher hariç, hem çok yetenekli, hem de çok yönlü müzik adamları. Ama Wilder’ın yeri ayrı. O görünmeyen eldi.

Akla ziyan Mp3 Player

27-03-07_1541.jpgBazı insanların özgüveni beni dehşete düşürüyor. İronik olan, özgüvenin genelde aptallıkla doğru orantılı ve logaritmik ölçekte artması.

Bu arada, yıllar sonra da olsa, cep telefonlarındaki ıvır zıvırların -kamera gibi- zaman zaman gerçekten işe yaradıklarını da farkettim. Bu aralar, tamamının olmasa da, rastgeldiğim bazı tuhaflıkların fotografını çekiyorum.

Haftanın bombası, koşu ritmiyle hızlanan ritimde müzik çalan aygıt! Yüzyılın buluşu gibi lanse edilen bu cihazla, eğer yeterince hızlı koşabilirseniz, Metin Milli’yi Mickey Mouse kıvamında dinlemeniz mümkün oluyor.

Normalde asla istenmeyecek özellikleri, süper bir özellikmiş gibi, “iftiharla takdim etmek” nasıl bir beynin eseri çözebilmiş değilim.

Bakış açısına göre görüntüyü eğen monitör, direksiyonla ters istikamete dönen lastikler, ekstra kalorili şekersiz tatlandırıcı gibi fikirlerinde hayata geçirilmesini merakla bekliyorum.

3, toplam 5 sayfa«12345»