* You are viewing the archive for the ‘öylesine’ Category

(Denizcilik) ve Kabotaj Bayramı

Herkes bir şekilde duymuştur adını; çoğu insan da neden bayram ettiğimizi bilmez 1 Temmuzda. Nereden çıktı şimdi kabotaj bayramı diyeceksiniz; eh 1 Temmuz’da aklıma gelmedi, şimdi geliverdi işte. Uzun zamandır yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş!

Denizler konusunda bayram etmemiz zaten başlı başına gerzekçe bir hadise: hangi rezilliği sayayım ki? Av yasağına rağmen, Ağustos başında birçok yavşak balıkçı, ağdı troldü, eline ne geçirmişse yavru balık avlıyor. Sonra balık kalmadı diye ağlıyorlar. Umarım hiç balık kalmaz ve açlıktan geberirler.

Dünyanın en zengin insanlarının yaşadığı İstanbul’da, yıllık motor satışı, ABD’nin en ücra eyaletindeki (deniz bile yok, osuruktan bir göl var) bayiden bile daha az!

Türk insanı denizden korkuyor. Tatile gidiyorum, bakıyorum koca koca adamlar göbek deliklerine gelmeyen suda şıpıdık şıpıdık birşeyler yapmaya çalışıyorlar. Askerde denizciydim ve en azından bizim bölüğün yarısından fazlası yüzme bilmiyordu, eski kürekçi filan olduğumdan bu adamlara yüzme öğretme işi bana ihale edildi. Üstelik, aralarında İzmir’den, İstanbul’dan, hatta Muğla’dan çocuklar vardı. Adamlar “ulan yüzmek nasıl Bir şey acaba?” diye merak edip, öğrenmeye bile çalışmamışlar.

Hadi sevinin, üç tarafımız denizlerle çevrili. Onun için İstanbul’da bir avuç kıytırık vapurla gidebildiğimiz yer sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Adamın kafası Büyükçekmece’den, K.Çekmece ya da Beylikdüzünden vapur seferi düzenlemeye basmıyor, tutup E-5′in ortasına otobüs yolu yapıyor. Yürüyün aslanlar, denizcilik bayramınız kutlu olsun.

Bizde zaten demiryolu filan da yok; maazallah, demiryolu ve deniz yollarını kullanırsan nakliyeciler, kamyon-otobüs esnafı batar. Onların sırtını sıvazlayıp, insanları it gibi yolda sürünmeye mahkum edeceksin. Ulaşım sistemi bu kadar rezil bir ülke en dandik doğu bloku ülkelerinde bile yok.

Bugün yönetmeliğe göre, 5 metrelik sandal alıyorsan, bir de cankurtaran salı taşımak zorundasın! Dövlet baba, deniz taşıtlarına %100 vergi koymuş. Ama kolayını da göstermiş; uyduruk bir turizm şirketi kuruyorsun, ben charter seferi yapıyorum, turist gezdiriyorum diyorsun, böylece hiç vergi vermiyorsun. (Aylık 8-10 milyon beyanname parası filan var). Para vermiyorsun ama muhasebeciydi, vergi dairesiydi elli çeşit rezillik çekiyorsun. %5 vergi koysan, herkes üşenmeyip verecek, deli gibi de para toplayacaksın; ama yok, işgüzar bürokratlar öyle demiş, Allah kelamı ya, bozamazsın. Bugün her tekne turist teknesi maşallah, zengin zengin adamlar işi gücü bırakmış turist gezdirme derdine düşmüş (çünkü biz çok misafirperver milletiz)

Hala söylemedim kabotaj ne diye. Şu; kendi limanların arasında yabancı gemilerin taşımacılık yapmasına, hatta liman-iskele açmasına izin vermiyorsun. Orada oturan bürokratları da palazlandırmışsın, Türk vatandaşına da bu hakkı vermiyorlar. Onun için, Yunanistan bizim bir şehrin nüfusu kadar dolar milyarderini sırf deniz ticaretinden çıkarırken, biz mal mal suya bakıyoruz. Su akar deli bakar hesabı.

Onun için, İstanbul gibi bir şehirde, denizden yolcu taşıyamıyorsun. Yeni yeni biraz yuları gevşettiler ama, bir kere semeri vurmuşun, milletin aklına denize yatırım yapmak gelmiyor bile.

Kabotaj bayramı diye, “ben de yemem, sana da yedirmem ulan” anlayışıyla vucut bulan bir zihniyeti,birçok alanda olduğu gibi burada da ortaya koyuyorsun.

Öte yandan, yabancı gemiler boğaza sintine basmış, Çırağan sarayının bahçesine girmiş, ona Bir şey yapamazsın. Kılavuz kaptan zorunluluğu koyamadılar, hala durum bu mu bilmem; çünkü Montrö ile elin kolun bağlanmış.

Seneye bende kutlayacağım anasını satayım, denize lastik ördek atıp onları yakalayacağım, leş gibi ithal uskumru ızgarası yiyip kaçak rakı içerek kör edeceğim kendimi.

Dünyanın en yüksek çözünürlüklü fotograf makinesi: Hasselblad H3D, 39 Megapiksel!

Seneler önce dayıma en kaliteli fotograf makinesini sorduğumda, “Hasselblad” demişti. Dayımın tuhaflıkları vardır, onun için fazla üzerinde durmamıştım. Kendisi gibi tuhaf bir Hasselblad’ı vardı; uzun zamandır fotograf çektiğini de görmüyorum.

Adından ve kalitesinden, Hasselblad’ı Alman sanmıştım ama Danimarkalı çıktılar. Gerçi dünyanın en iyi ses sistemlerinin önemli bir kısmını İskandinavlar yapıyor ve çoğumuz bu markaları tanımıyoruz bile (çok pahalılar!). Büyük sayılmazlar, 250 kişi çalışıyor. Tabi ki, objektifleri de kendileri üretiyorlar (yoksa body üretmenin tek başına fazla bir önemi yok ve herhalde sadece body olarak, Canon’a yenilebilirlerdi!)

Cüsseli bir alet olmasına rağmen, hafif sayılabilir çünkü CCD sensörü bile o kadar ısınıyor ki, heatsink koymuşlar. Boyutları için “devasa” diyebiliriz.

Sırf body olarak fiyatı ise, 36.000 dolar civarında!

Enteresan bir özellik olarak, GIL (Global Image Locator) adında bir özellik bulunuyor. Kamera içinde bulunan GPS modülü, fotografın çekildiği koordinat bilgilerini fotograf ile birlikte kaydediyor. Bunun standart EXIF uyumlu olduğunu düşünmüyorum; çünkü detaylı bilgi verilmemiş ve Hasselblad H3D ile gelen yazılımla kullanıldığı söyleniyor. Program, Google Map ile entegre çalışarak, GPS bilgisinden fotografı çektiğiniz yerin uydu görüntüsünü verebiliyor.

Doğrusunu isterseniz, şu an 1 milyon dolar nakitim olsa, bunu hemen alırdım. Zira, ileride koleksiyon değeri bile olacağını düşündüğüm, dijital fotografçılık alanındaki köşe taşlarından biri bu makine.

Jeremy Clarkson

Top Gear’ın delisiyim. (Çook uzun zamandır izlemesemde). Top Gear’ı sadece bir otomobil programı olarak değerlendirmek biraz abes kaçar. Top Gear bir show programı. Çekimlerin kalitesi,müzikler, sunum, herşey enfes. Onun için, Türkiye’deki otomotiv programları beni kusturuyor. Hani dandik programların sayısı akıl almaz derecede çok filan ama, bu kadar hayal gücü ve zekadan yoksun program çekip insanların vakitlerini ziyan etmenin mantığını anlamış değilim.

Geçen sene, bu uyuz programlardan birine denk geldim; Hyundai Coupe ve Ethem Genim. Ethem Genim, motorsporlarına çok girip çıktı, co pilotu da daima manken olurdu. “Yahu hiç duymadık, Ethem Genim kim?” derseniz, duymamanız normal derim.

Ethem Genim artık bayağı yaşlanmış, Allah uzun ömür versin. Hyundai Coupe’yi pazar gezintisine çıkan babam gibi kullandı ve yol tutuşunu öve öve bitiremedi. (Market arabasını iterek kendisiyle yarışabilirdim o gün) “Arabanın rengi kırmızı, koltukları da deri” gibi zeka dolu yorumlar yaparak, Hyundai Coupe almayı düşünen körlere de aracı tanıtmış oldular. Bunun dışında enteresan birşey olmadı.

Açıkçası, herhangi bir otomotiv ithalatçısı olsam, bu tip programlara araç vermem. Bu arabaları zaten yolda görüyoruz, üstelik çok daha hızlı giderken.

Jeremy Clarkson ise, bir arabanın satılıp satılmamasını belirleyecek bir güce sahip. Çünkü o ve Top Gear, bir arabayı alıp, enfes görüntülerle birlikte süper star yapabiliyor. Arabaları kullananlar emekli yarışçılar değil, bu işi seven adamlar. Tabi bir de Stig faktörü var. (Stig’in Damon Hill olabileceği rivayet ediliyor, bu da programa biraz gizem katan bir unsur!)

Top Gear’dan kadınlar bile zevk alabiliyor, hatta otomobille alakası olmayan kadınlar bile. Mesela bir programda Subaru Impreza ile Mitsubishi Lancer EVO’yu kapıştırdılar, sırf İskoçya manzarasının hatırına bile kaçmayacak programdı. Espriler kaliteli. Çekimler kaliteli. Test sürüşleri, Hollywood prodüksiyonu filmleri aratmıyor (bence daha da iyi).

Türkiye’de Top Gear kalitesinde program yapılamaz mı? Hayır. Çünkü Jeremy Clarkson gibi bir adam yok. Herhalde biraz Clarkson’ın aynı zamanda gazeteci ve yazar olmasından ilham alarak,  Fatih (neydi soyadı ya, “tek etek”‘in yapımcısı Fatih bu) bu işe soyundu ve donukluğuyla içimizi kıydı.

Jeremy Clarkson, aşırı sivri bir herif. Zamanında Opel’i, Alfa Romeo’yu yerin dibine soktu. Türkiye’de kaç mümessil böyle riske girebilir ki? Zaten bu programları seyreden de olmadığı için, bağımsız, adam gibi program yapamazsınız. Türkiye’den Clarkson filanda çıkmaz. Çünkü, biz alçakgönüllüyü oynayıp kendini bir halt sanan,boş tafra yapan adamlarız. Öyle televizyona çıkıp, “kardeşim sen gerizekalı ve yeteneksizsin” diyecek adam da yok; biz arkadan konuşmayı, ayak kaydırmayı severiz.

Clarkson’ın bunu yapmaya ihtiyacı yok; çünkü adamın zekası, yeteneği ve mesleği var.

“Aganigi”, fındık satıcısını düdükledi!

Bu ara “fındık temalı” birşeyler yapmak niyetindeyim. Türkiye, en büyük fındık üreticisi olduğu halde, Türk insanı fındık yemiyor. Doğrusunu isterseniz, Türk tüketicisi, fındığın nasıl yenmesi gerektiğini de bilmiyor; çünkü fındık üzerine yapılan doğru dürüst bir ambalajlama,prezentasyon çalışması filan yok. Kuruyemişciden alacağınız fındık, “bildiğiniz fındık işte”. Ben o fındığı ancak krize girersem yiyebiliyorum; saman gibi birşey.
En azından şu an için, fındığın nasıl işlenmesi gerektiği konusuna girmeyeceğim. Bildiğim tek bir şey var; FTG (Fındık Tanıtma Grubu), bisürü para harcayıp, fındık tüketimini daha da azaltmak için elinden geleni yaptı!

Biraz daha ileri gidiyorum; bizde reklamcılarında kafası çalışmaz. Açın bir televizyonu, birbirinin aynısı reklamlar. Yabacı kanallara denk geldiğinizde, reklam arasında kanalı zaplamıyorsunuz; çünkü adamlar 30 saniye içinde son derece çarpıcı, komik, şok edici hikayeler anlatabiliyorlar. Bizim reklamcılar “hedef kitle” denen şeyin ne olduğundan da habersizler. Biraz çıkıntılık yapmak istediklerinde ise, hedef kitleyi bilmediklerinden, apışıp kalıyorlar. “Aganigi reklamında” olduğu gibi.

“Aganigi reklamı” neden çuvalladı? Çok basit. Fındığı Viagra gibi tanıttılar; şimdi sıkıysa hayatından çok önündeki çıkıntıya değer veren Türk erkeği, girip kuruyemişçiden fındık istesin! Üstelik, fındığın böyle bir etkisi yok. Çok azıp kudurmak istiyorsanız, garip gelecek ama yumurta yiyin!

THG’nin reklamlarından sonra, sıkı durun, fındık satışları %30 düşmüş! Yani erkekler artık fındık yemiyorlar; zaten çikolata, pastaya çöreğe katkı malzemesi filan derken, reel olarak fındığın çok büyük miktarını kadınlar tüketiyorlar. Yani, THG’nin reklamı, erkeklere kanatlı pad reklamı yapmaya benziyor; “delikanlı adamın sevgilisi Orkid takar” filan gibi. Ali Desidero’yu Orkid reklamında düşünün; ya da Fatih Ürek’i Gilette reklamında!

Asosyal olmak

Uzun bir süredir kendimden kaçmak için çok fazla nedenim olduğundan, yeni yeni birsürü şeye el atmış vaziyetteyim. İnsanların %99.99′u gibi kıvırıp bir iletişim sorunum olduğunu inkar edecek değilim; aşırı sosyalmiş gibi davrandığım zamanlarda bile dibine kadar asosyal oldum.

Asosyal insanları acaip severim; köküne kadar dürüsttürler. (Bunu kendim için söyleyemem; ben biraz arada kaldım herhalde!) Dışarı çıkmaktan filan hazzetmiyorum, eğlenen, üstelik boş boş, öyle davranmak zorunda olduğunu hissettiği için eğlenen insanları görmeye tahammülüm yok.

Eskiden yeni insanlarla daha kolay başa çıkabiliyordum. Erkekleri ez, kadınlara da kısık gözlerle bak. İnsan olarak çoğumuzda hayvan atalarımızdan kalan sürü davranışları mevcut; eğer üstünlüğünüzü gösterirseniz, itaat etmek hoşlarına gidiyor. Ben de herkes gibi koyunum en nihayetinde, “ben sürüden değilim” diyen koyunlar da özel ilgi alanıma giriyorlar. Onlar da “ben sürüden değilim” diye bir ağızdan bağıran ayrı bir cins. Aslında kendimi o sürüye daha yakın hissediyorum diyebilirim.

Kadınların olayı biraz daha farklı. Eskiden bir kadına kur yapmayı son derece zevkli bulduğumu söylemeliyim; son birkaç yıldır o da pek heyecanlı gelmiyor. En nihayetinde, bir erkek olarak sadece bir imajsınız, insan filan değil. Burada şöyle bir çıkmaz var; zaman içinde bir kadın için hem erkek, hem insan olmak istiyorsunuz. (Bu ikisi bir arada mümkün değil; aslında bunu ilk kez “insan arkadaşını ..ermi” lafını duyduğumda anlamıştım) Bir kadınla yatmadan en ufak bir zaaf sergilemeyin (genç arkadaşların kulağına küpe olsun!), mümkün olduğunca az konuşun ve bir kadına ilk telefonu veren taraf olmayın. Kontrol sizde olsun.

Erkeklerle başa çıkmak çok daha kolay; zira belli şalterleri var ve bunları açıp kapatmak oldukça kolay. Belli şeyleri fazla savunan heriflere karşı son derece uyanık olun; bunların çoğu ağır yalancı ve üçkağıtçı oluyor.

Genel olarak, sosyal davranan insanlardan uzak durmakta, güvenmemekte fayda var.

11, toplam 19 sayfa« First...«456789101112131415161718»...Last »