* You are viewing the archive for the ‘öylesine’ Category

Otuzu devirmek

Samed bu aralar aşk acısı çekiyormuş; geçmiş olsun diyorum.

Muhtemelen çoğumuz gibi, son aşısını o da oldu.

“In vino veritas” (Gerçek şaraptadır) derler; şarap şişesinin dibini tek başıma içince, maalesef kaşarlandığıma kesin olarak hükmetmiş oldum.

Eğer otuzu devirip, hala hayallerinizin kadınını/erkeğini bulacağınızı sanıyorsanız, size yazık olmuş. Otuzlu yaşlar, özellikle erkeklerin en lanetli yaşları. Geçmişe baktığınızda, Bryan Ferry abinin A Song for Europe’da buyurduğu gibi, dünyanın sadece anılarla yüklü bir deniz kabuğu gibi geldiğini görüyorsunuz. Bu arada, gençliğinizde kurduğunuz tüm hayaller genelde başınıza yıkılmış oluyor. Dünyayı filan kurtaramamışsınız, eliniz biraz para gördüyse üç kuruşluk .bnelerle dalaşmaya değmemiş, evliyseniz yanınızda yatan kadın aşık olduğunuz kadın değil; gözleri donuk ve bezgin.

Kadınlarda çok farklı değiller otuzlarında. Eğer evlilerse dediğim gibi, çoğu çoktan bezmiş bile. Evli değillerse, yerçekimine yenik düşmeye başlayan yüz ve vucutları yüzünden depresyona girmişler, kimisi 10 yaş küçük delikanlıların peşinde, “aşk” diyorlar, ama gerçek olmadığını kendilerine itiraf etmekten ölesiye korkuyorlar. Güvensizler; çoğu güvensiz insan gibi, çoğu da güvenilemez derecede ürkek, korkak ve hesapçı.

Bunları atlatmanın kolay bir yolu yok. Demin İstanbul’da Antalya’nın Ocak ve Eylül yağmurlarını aratmayan bir yağmur vardı. Dışarı çıktım ve paçalarımdan su akana kadar yürüdüm. Eğer hergün kar ya da yağmur yağsa, herhalde kimse intihar etmezdi. Doğanın hışmına uğrayınca, ki buna bayılırım, hepimizin eninde sonunda daha büyük şeylere boyun eğmek zorunda kalmasından ötürü, hayatı daha çok seveceğimizi düşünürüm. Hani uzaylı istilası karşısında bir anda can ciğer kuzu sarma olan Rusya-ABD gibi.

İçkinin dostluğu kötüdür, benim gibi ne olduğunu anlamadan 30 kilo alıp şiddetli bir depresyona filan girebilirsiniz. Kendimi bir noktada durdurup 20 kilo vermiş ve biraz biraz hayata tekrar ısınmaya başlamış olsam da, arada kaybettiğiniz onca zamana değmiyor birkaç saatlik rahatlama.

Gerçek şu ki, sadece kendimiz için değerliyiz ve tek başınayız. Nadiren bazı şanslı insanlar -sanırım ben de bir zamanlar öyleydim- bir başkası sayesinde de kendilerini değerli ve huzurlu, hatta mutlu hissedebiliyorlar. Bunu bir kez yakalayınca, eroin gibi bağımlı hale geliyorsunuz. O noktadan sonra işler boka sarmaya başlıyor zaten. Bu sarmaldan çıkmak kolay filan da değil.

Neyse ki, çoğu erkek ve kadın, kırklarında kendine birazcık olsun geliyor. Seçenekler muhtelif; artık çaptan düştüğünüzü kabul edip, etliye sütlüye bulaşmamanın huzuru (ve sıkıntısı) içinde, hafif depresif şekilde hayatınıza devam edebilirsiniz. Bol bol kariyer sohbeti filan yapabilirsiniz; sizi böcek gibi ezen bu düzende, azıcık da olsa önemli olabileceğinize dair hikayeler uydurup, bunlarla avunabilirsiniz. Hatta bu oyunu akademik camiada oynarsanız, birkaç karşı cinsin sizi takıntı yapması da muhtemeldir; bir süre de bunlarla oyalanabilirsiniz.

Bu arada, telefon rehberini yoklayıp, sizin gibi kırık ve buruk eski aşklarınızı arayabilirsiniz; evli ya da bekar olmaları önemli değil. İnsan otuzlarında hep 10-15 sene geri sarmak ister; dolayısıyla iki tarafta bu iğrenç,yalan ve aptal oyunu oynamaktan, o kısa zaman zarfı içinde gayet memnun olacaktır. Açıkçası, bu da bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Otuzdan sonra hayat böyle; ya sıkıcı olmasına tahammül edip birkaç hikaye ile kendini kandıracaksın, ya da ölümüne savaşacaksın hayatla.

Doğum kontrolünü anladık galiba!

Köye geldikten ancak 1 ay sonra,çocuk sayısının ne kadar az olduğunu farkettim!

Biraz ayaküstü “istatistik çalışması” yaptıktan sonra, her ailenin ortalama 1-2 çocuk sahibi olduğunu gördüm (Benim kuşağımdaki evli çiftlerde)

Babamlar dört kardeş; dedemlerse 10. Kuşaklar boyunca, çocuk sayısının aşağı yukarı bu civarda olduğunu öğrendim. Yani 3 kuşakta, 10′dan bire doğru bir gerileme var.

Türkiye, yanlış nufus politikasından dolayı çok çekti. Zira, artan nüfusa, yeteri kadar sermaye olmadığından, ne iş, ne eğitim, ne de doğru dürüst sağlık hizmeti verebildi. Karadeniz’de toprak olmadığından, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da hala ağalık sistemi olduğundan (ki bu Türkiye’nin en büyük ayıplarından biridir ve cumhuriyet rejimi bırakın ağalığı kaldırmayı, adeta “yerel yönetim” gibi kullanmıştır) milyonlarca insan şehirlere göçtü ve şehirleri de şehir olmaktan çıkarıp, mega köyler haline getirdi. Basın da, bir avuç kendini “aydın sanan” ukala ile ağız birliği ederek,köylerinde aç oldukları için şehre göçmek zorunda kalan bu insanları “maganda” ilan etti.

Necmettin Erbakan gibi, enformasyon devrimini ıskalamış, kafası hala sanayi devrimi ve fabrika bacalarında kalmış liderlerin nüfus artışını teşvik etmiş olmaları elbette tesadüf değildir. Hesaplara göre, nüfus hızla artacak, sermaye sahipleri de, aşırı arzdan dolayı ucuz iş gücüne sahip olacaklardı. Lakin hesaplanmayan şu oldu; Türkiye Turgut Özal ile birlikte köhne devletçi, ithal ikameci kamburlardan kurtulup sanayileşmeye başladığı dönemde, artık sanayi tesisleri dünyada istenmeyen, para kazandırmayan şeyler haline gelmişlerdi. Üstelik, eğitimsiz, kötü beslenen halk, marjinal verimi neredeyse sıfır olduğundan, kalifiye işçi talebini karşılayamadı. Özal ve takip eden dönemlerdeki aşırı işsizliğin nedeni Bulgar, Rus ve Romen göçmenlere bağlansa da, asıl neden, bu göçmenlerin kalifiye eleman açığını dolduracak niteliklere sahip olmalarından kaynaklanmıştı. Bugün bile, gayrıresmi %15′leri aşan işsizliğe rağmen, genel müdürden fabrika işçisine kadar, kalifiye eleman sorunuyla karşı karşıyayız. Devletin zamanında üremeye teşvik ettiği nüfus, şu an kabus olarak başımıza çökmüş durumda. Elbette buna kulplar da buluyoruz; bunun bir örneği, “kuvvetli ordu, yüksek nüfuslu ülkelerden çıkar” bahanesi; temeli ortaçağa filan dayanan, kaliteden çok sayıya önem veren eski, köhne anlayışlar. Oysa bugün ABD gibi ülkeler, birkaç bin askerle Irak’ı, Ortadoğu’yu yerle bir ediyorlar.

Neyseki, nüfus artışı giderek azalıyor. Görünen o ki, Türkiye nüfusu,90 milyonlarda bir rakamda dengeye gelecek ve muhtemelen hiç 100 milyon olmayacağız (2030′larda, 90 milyon civarı bir nüfus bekleniyor). Eğer ekonomik şartlar bu şekilde gelişirse, 10 seneye kadar, orta halli bir AB ülkesi kadar kişi başına milli gelir elde edebileceğiz.

Elbette, bu süre içinde insan ve yaşam kalitemizi artırıp, AR-GE gibi, katma değeri olan alanlara yönelmemiz şart. Her ne kadar, günümüzde Çin ve Hindistan gibi ülkelerin artan ekonomik gücü, apansız artan ve son derece yüksek nüfuslarına bağlansa da, bu ülkelerin şartları modern dünyadan son derece farklı. Yarı kölelik sistemi söz konusu. Zaman içinde, bu ülkeler de demokrasiyi benimsemek zorunda kalacaklar ve ilk başlarda bir sersemleme yaşayacaklar. Bunun farkında olmadıklarını da söylemek mümkün değil. Zira, gerek Çin, gerekse Hindistan, artık eğitime müthiş önem veriyor ve bilime yaptıkları katkılarla gündemden düşmüyorlar. Bu iki ülke, zaman içinde Sovyet-ABD rekabetinde olduğu gibi, dünyanın teknoloji üreten iki gücü haline gelecekler.

Bu rekabetçi dünyada yer bulmamız ise, nüfusun azalıp, insanların daha iyi ekonomik koşullara kavuşmasına bağlı. Bu dönemde, devlet de iyice küçülerek elindeki tüm KİT’leri satarak, ekonomi içinden çıkmalı. Ancak, Japonya’da, ABD’ de olduğu gibi, devletin stratejik planlar yaparak, özel sektörle son derece sıkı ilişkiler olması, gerektiğinde yönlendirmesi, rant yiyen adamı değil de, üretmek isteyeni kayırması şart. Türkiye bunu yapabilir mi bilmniyorum; tek bildiğim, bugünkü enkaz bürokrasinin derhal tasfiye edilmesi gerektiği.

AKP ne zaman başarısız olur?

AKP, bu sefer Bekir Coşkun bahanesiyle yeniden gündemde. Tayyip Erdoğan bir kez daha, nezaket sınırlarını fazlasıyla aşan bir laf ederek şimşekleri üzerine çekti. Aslında “kıllı göbeğini kaşıyan” filan gibi alıntılar yaparak Bekir Coşkun’u mat edebilirdi ama bu inceliği -beklediğim gibi- gösteremedi. (Göbeğim yok denecek az, kıllıyımdır ama çok da kıllı sayılmam, biraz rejim ve epilasyonla bir dahaki seçimlerde oyumu CHP’ye filan veririm belki. Malum; onlar Türkiye’nin aydınlık yüzü filan, Türkiye’de demokrasiye yaptıkları katkılar(!) saymakla bitmez, bir iktidara gelseler Türkiye süper güç de olur ama benim gibi kıllı göbekler yüzünden gelemiyorlar)

Bunlar Türkiye’ye has “siyasi magazin” türünde haberler; zaten son habercileri de medya maymunu yaptık, ben Türkiye’deki durumu artık BBC’den filan takip edebiliyorum. Bütün paşaların hangi takımı tuttuğunu, en sevdiği şarkıları filan biliyorum ama (basında çalışırsam yağcılık yapmak için öğrendim; artık bilmediklerimi Taki amcaya sorarım) örneğin Genelkurmay’ın Irak planları, Türkiye’nin K.Irak’taki Kürt Devleti’ni tanıyıp tanımayacağını, tanımazsa ABD-K.Irak ilişkilerinde nasıl bir ara yol izleyeceğini filan öğrenme şansım yok; çünkü bu tip haberler kimseyi gaza getirip küfür ettirtmiyor; dolayısıyla televizyoncu esnafı için haber değeri de yok.

Basının hiçbir dönemde bu kadar kalitesiz olduğunu görmemiştim. Hani 80 döneminde bile yağ filan çekerken araya birkaç laf sokarlardı kendilerine hakim olamayıp, şimdi hepten zıvanadan çıktılar.

AKP’nin ekonomik politikasının -aslında politikasızlığının- nasıl tepemize çökebileceğinin ya farkında değiller, ya da düşük dolar kuru ve cüzdanlarındaki kredi kartları sayesinde ölümüne alışveriş yapabilen halk artık ekonomiye karşı ilgisiz.

Allah için, ihracatta anormal bir artış var. Öte yandan, cari açık da ondan daha büyük bir hızla artmakta. Bunun meali şu: eskiden biraz daha çok üretiyoruz ama artık yemeye doymaz hale gelmişiz! Bu arada, IMF ümüğümüze çöktüğü için, orayı burayı satıp bir yandan borç ödüyor, bir yandan tekrar borçlanıyoruz.

Finans sektörü filan kalmamış. (Zaten yoktu) Askerlerin bankası olan Oyakbank’da satıldı; anlayın yani durumun vehametini (OYAK normal bir şirket değildir; örneğin devlet denetleyemez, neredeyse tüm vergilerden muaftırlar). Oyak banka satıyorsa, kalan yerli bankaların batmaması olası bile değildir. Zaman içinde bunlar da satılacaklar, onun için “neden kapı gibi Ziraat Bankasını sattılar” filan diye cart curt etmeyiniz; umarım henüz para ederken satarlar. Bugün tüm yerli bankaların sermayesi, enayi bir Avrupa bankasının sermayesi kadar bile değil, bakın ABD filan demiyorum bile! Tabi bunun vebali de AKP’nin değil; zamanında birleşip adam gibi banka olabilirlerdi, şimdi Türkiye’yi satsanız Avrupa’da rekabet edebilecek bir banka kurma şansınız yok (Deutsche Bank’ın sermayesi Türkiye’nin birkaç yıllık GSMH’sinden fazla!)

Borsa da yabancıların elinde, sebebi de basit ve cevap yine “paranın olmaması”. Adamlar halka açılmış şirketlerden beğendiklerini satın alabiliyorlar, çünkü bizim yerli sermayenin o şirketleri satın alacak parası yok.

Bu AKP’nin suçu mu? Değil. Özel sektörü tırpanlayıp, kendi adamlarını seneler boyunca devlet eliyle yemlersen, işte böyle güdük şirketlerin olur. Sonra şekil olsun diye borsa filan kurar, kapitalizm oyunu oynarsın. Bu arada, ihracat filan yapan ama “yeşil sermaye” olan (ki bunlar devletten beslenmeyen gerçek kapitalistler ve paralarını Suudiler filan vermiyor) gerçek kapitalistleri arasıra oyarsın, oyarsın ki, senin adamın olmayanlar zengin olmasınlar.

Peki bu manzaradan kimler sorumlu? “Devlet bizim” diyen bürokratlar ve “nasıl olsa 5 sene sonra gidiyoruz, cebimizi dolduralım doldurabildiğimiz kadar, aman bu sırada kimseyi ürkütmeyelim, başımıza bir iş filan gelmesin” diyen siyasetçi esnafı.

AKP’nin suçu, bürokratlara sonunda teslim olmaları. Medya önünde kişilerle dalaşıyorlar ama, kurumlara, geleneklere kafa tutamıyorlar.

%47′yle geldiniz, daha ne istiyorsunuz?

Bürokrasiyi küçültüp bürokratları memur haline getirin, etrafını çevirip 5 metre duvar ördükleri arazilerini halka satın, YÖK’ü kaldırın, demokratik bir anayasa yapın. Yapabilir misiniz, yoksa biz yaparız ama Müsaade etmiyorlar ki diye sızlanacak mısınız?

Bunları söylemek için daha erken. Olacakların sinyallerini 3-5 ay içinde almaya başlarız.

AKP bu reformları yapamazsa, Türkiye’de ekonomi çok geçmeden inişe geçer. Sonra binbir türlü müsibeti hep beraber yaşayarak görürüz. Zira ekonomi istikrar filan değil, demokrasi ister. Benim can güvenliğim yoksa, devlet malıma el koyar ya da abuk sabuk bir vergi çıkarıp beni batırır mı diye korkarsam, neden burada ticaret yapayım ki? İnsanlar, yarın darbe olur mu, ABD ile K.Irak’ta savaşa tutuşur muyuz türünden korkulara kapılırsa para da harcamazlar, yatırım da yapmazlar. Parası olan Türkiye’de bile durmaz; zaten zenginlerin çoğunun başka ülkelerde evleri, hatta çeşit çeşit pasaportları var, “aman bir şey olursa” diye.

Korkum, AKP’nin de bu siyasi magazin meselesine alışmış olması.Matah birşeymiş gibi derler ya “siyaseti öğrendi” diye (siyaset bilimini öğrendi, ilim irfan sahibi adam oldu diye söylenmez bu; mesela Demirel gibi çok konuşup hiçbirşey söylememe sanatını icra edebilenler için söylenir!) işte AKP’de bu zanaati icra etmeye başladı gibime geliyor; ki son bir senedeki performanslarını özellikle kötü buluyorum; İran’la yapılan sürpriz anlaşma dışında.

Aslında kızgınlığımın en büyük nedeni, Zafer Üskül gibi adamların yine geride bıraktırılması. Bir anayasa profesörünün, üstelik aydın bir adamın, cumhurbaşkanı olması çok şık olurdu. Olamaması da çok önemli değil; ama en azından adalet ya da içişleri bakanlığı verilmezse “yuh!” derim; ve görünen o ki, diyeceğim.

İyi yalan söylemenin püf noktaları

Samed (Eventualis), yalanlar konusuna girmiş, bana da pas atmış. Çoğunluğun aksine, “yahu aslında hiç yalan söylemem…” yalanını söylemeyeceğim; genelde planlı yalanlarım azdır ve yalan söylediğimde genelde yüzüme gözüme bulaştırırım. Hızlı düşünen biri olmadığım için, yalanım yakalanırsa zaman kazanmaya çalışır ve başka bir yalanla düzeltirim. Bazen işin içinden çıkamayıp pes ettiğim ve “kusura bakma, yalan söylüyorum” dediğim de olur(!).

Yabancılara çok daha rahat yalan söyleyebiliyorum; hatta eskiden yalan söyleme konusunda bir hayli başarılıydım; zamanla bu yeteneği kaybettim. Gün geliyor, nefes alır gibi yalan söylediğim oluyor. Egzersiz, yalancının en büyük dostudur. Yalan söylemek bir yaşam tarzıdır; sanatınızı iyi icra etmek için birgün sokağa çıktığınızda, seçtiğiniz en aptal kişiye yalan söyleyerek başlayın. Söylediğiniz herşey yalan olsun(!). Örneğin, Kadıköy’e gidiyorsanız Bakırköy’e gidiyorum deyin; yalan söylemek için bir nedene ya da amaca ihtiyacınız olmasın; unutmayın sonuçta pratik yapıyoruz!

Genelde insanların yüksek sesle ve kızgın bir şekilde yalan söyleyenlere inanma eğilimi çok kuvvetlidir; bu yüzden meydanlarda siyasetçiler bağıra çağıra,tükürüklerini saçarak, hatta anırarak yalan söylerler. Yalan söylerken sesiniz gür çıksın, sinirle elinize geçirdiğinizi sağa sola fırlatmak da inandırıcılığınızı artıran bir faktördür.

Ateist ya da dinsizseniz, daha da şanslısınız. “Kuran çarpsın”, “Şuradan kalkmak nasip olmasın” diye başlayan yalan cümleleri, inandırıcılığınızı perçinleyecektir. Ben çoğunlukla fazla yemin içeren cümlelere direk yalan gözüyle bakarım. Karşınızdaki insanın ne olduğunu iddia ettiği önemli değildir; zira zamanında Laleli piyasasında kokain ve Rus alemlerinde seken, Mercedes SL’ler ile dolaşan “yalancı hacılar” da gördük! Dindarlığını gözünüze sokanlara ekstra şüpheyle yaklaşın. Bunların bazıları sizi “kafir” olarak, kendilerini de düşmana karşı takiyye yapan dinibütün cihatçı Müslümanlar olarak görürler. Böyle tiplerle iş yapmaktan kaçının, zira madik atmaya ve ödeme yapmamaya meyillidirler. Anlattığım tarzda bir grup hıyarla iş yapmak zorunda kalmıştım; herifler çok dindarız ayağına yattıkça ben o kadar baskın çıktım ki, “oğlum ben öyle dindarım ki yanımda kafir kalırsınız” demeye getirdim. Sonunda pes ettiler; ilk yan çizme girişimlerinde de kazığı dibine kadar sokmak üzere planlarımı yaptım.

Yalan söyleyecekseniz büyük düşünün. Sanırım Hitler’di; “yalan ne kadar büyükse inanan o kadar çok olur” demiş birisi. Çok doğru. Sonuçta yalanınız çıkarsa insanlar size yalancı diyecekler; dolayısıyla büyük yalanın küçük yalana karşı önemli bir avantajı var. O yüzden, yalan büyük olsun. Nasıl olsa, doğru söylediğinizde de size inanmayanlar olacak; ama yalanınız büyük olursa ve sofistike birşeyse (Mars’ta cumhurbaşkanıydım, darbe oldu beni dünyaya sürdüler) en azından size inananlar ciddi anlamda sempati de besleyecektir! “Büyük adamların” çoğunu yaratan büyük yalanlardır!

Yalanınız ortaya çıkar gibi olduğunda afallayabilirsiniz; bu acemilikten ileri gelir. Demekki yeteri kadar pratik yapmamışsınız! Lafınızın yalan olduğu test tüpü içinde bile ispatlansa dahi, daha da yüksek sesle yalanınızı savunmaya devam edin. Birsüre sonra çevredeki insanlar “ulan adam doğru söylüyor galiba, baksana ne kadar israr ediyor” gafletine kapılacaktır. Tükürükleriniz bitmeye başladığında tercihan mazlum rolü de oynayabilir ve ekstra sempati puanı kazanabilirsiniz. Arasıra “meyve veren ağacı taşlarlar”, “ulan sizin gibiler yüzünden kaç vatan evladı harcandı gitti zaten”, “başarımı çekemiyorlar” filan gibi ayaklara da yatmanız tavsiye olunur.

Temiz yüzlü olmak, traşlı gezmek, düzgün giyinmek inandırıcılığınızı artırır. Alt ve orta tabakaya yalan söylerken, arasıra “halk çocuğu” olduğunuzu söyleyerek kredinizi yükseltebilirsiniz. Daha üst tabaka insanlara yalan söylerken çeşitli ünlülerden alıntılar yapmak, ne kadar iyi bir eğitim gördüğünüzü araya sokuşturarak söylemek prim yapacaktır.

Ortamı tam olarak kavramadan dini ve siyasi öğeleri provokatif amaçlarla kullanmaktan kaçınmanızı tavsiye ederim. Örneğin Mardin’de çok Süryani vardır; o yüzden “acaip müslümanım, 20 kere hacca gittim” demek ters tepebilir ya da işe yaramayabilir;zira Müslüman zannederek hitap ettiğiniz grup pekala Hıristiyan olabilir. Karadeniz, Trakya ve İstanbul’un büyük kısmında vatanseverlik, milliyetçilik iş yapar; Ege ve Akdenizliler pek tınlamazlar genelde, İç Anadolu hakkında fikrim yok (muhakkak Nevşehir, Yozgat gibi yerlerde işe yarayacaktır)

Kadınları inandırmak çok daha zordur; zira kadınlarda erkeklerde olmayan bir “yalan dedektörü” var. Gerçekten! (Vallahi yalan değil;) Kadınlar yalan söyleyenlerin mimik ve vucut dilindeki falsoları çok iyi yakalarlar; ses değişimlerini çok iyi hissederler. Şüphelenmeseler bile, içgüdüsel olarak kıllanabilirler. O yüzden,mümkün mertebe kadınlara yalan söylemekten kaçının. Eğer mecbursanız, hedef küçültün! Mesela ellerinizin ve vucudunuzun büyük kısmını masa altında kamufle edin ya da sizi rahat göremeyeceği şekilde yanına filan oturun.

Genel olarak, sizi tanıyan insanlara yalan söylemekten kaçının. Çok gerekmedikçe, duygusal ilişkilerim ya da kan bağım olan insanlara yalan söylemem. Onlar zaten sizin ne halt olduğunuzu bilirler, ya da tez vakitte öğreneceklerdir; söylediğiniz yalan sadece sizi küçültür. Öte yandan, profesyonel konularda yalan söylerken zerre kadar rahatsız olmam; zira Türkiye’de yaşıyoruz ve ortalama bir insan iş hayatında günde 33 yalan filan söylüyor! Üstelik bu o kadar kansıksanmış bir durum ki, yalanınız çıktığında insanlar aldırmıyorlar bile. Birsüre sonra sizde yalanınızın yakalanmasını umursamıyorsunuz. Adeta “lafı uzatmak yerine, kısa bir yalanla bağlayayım” noktasına geliyor işler.

Bazı pembe yalanlarım

Samed of Eventualis (ben uydurdum; şık oldu, “angara dükü” filan gibi, bir parça asalet kattım kendi çapımda:P) pembe yalanlarından bazılarını yazmış, benim de olduğum bir kümeye pas atmış. Eh, ortada sıçan olmayayım, bende yazayım birşeyler…

Jerence’nin yalanına benzeyen yalanların sayısını bile bilmiyorum; çünkü uykuda inanılmaz seri, mantık zinciri mükemmel ve acaip uzun ve de detaylı yalanlar söylüyormuşum…Bunlardan biri şöyle;

1.Teyzemi ertesi gün hastaneye götürecektim. O gece erken yatmak niyetindeydim; zira sabah 7.30 gibi kalkmam gerekiyordu. Ne halt ettiysem, eve geldiğimde ezan okunuyordu. Panikle yattım; ama kafa filan iyi olduğundan ve aşırı yorgunluktan dolayı 2-3 saat uyuyup kalkmam mümkün değildi.

Sabah annem uyandırmış beni; hatırlamıyorum ama yataktan kalkıp kenarına oturmuşum, gözlerimi açıp şuna benzer şeyler söylemişim:

“Anne, akşam teyzem aramış seni konuşmuşsunuz, sonra gece 11′de doktor aramış cepten, yarın İtalya’ya konferansa gidiyormuş, aslında teyzeme baktıktan sonra gidecekmiş ama son anda biletini bir önceki uçağa aldırmak zorunda kalmış çünkü öğlende yedek listedeymiş, yer boşalmamış. Randevuyu önümüzdeki Salı’ya almışlar. Teyzem sana söylemeyi unutmuş, sonra aklına geldiğinde gece 1′miş saat. Beni cepten aradı, haber verdi, annene not yazıp telefonun üstüne bırak dedi. Ben de eve gelince unuttum not yazmayı”

Yalan çok teferruatlı olunca annem uykuda konuşma (daha doğrusu yalan söyleme) huyumu bildiği halde, inanmış. 1 saat sonra da teyzem arayıp annemi yamultmuş tabi:)

2.Bir iş için eski ortakla birlikte şirketin birindeki hatuna telefonda baskı uygulayıp duruyoruz. Kadın nuh diyor peygamber demiyor, artık işten ümidi kestik, aradım hatunu tekrar, “bir yazayım,bakayım ne olacak” havasına girdim. Baktım kadın insafa gelmeye başladı, “hemen hamle yaparsam kıllanır” diyerek işten bahsetmedim. Ertesi gün ben yokken ortakla konuşmuş, Barış beyle görüşelim filan demiş. Ben de ortağa durumu özetledim; fiks Türk erkeği muhabbetleri döndü; “abi sen bu işi bağlarsın” diye gazı verdi bana.

Hatunun sesi de kadife gibi; “neden hem iş hem eğlence olmasın?” diyerek hatunu birşeyler içmeye davet ettim; lakin kadın kapı gibi Bir şey, üstelik 3 ay traş olmasam ondaki kadar sakal-bıyığım çıkmaz:)

“Allah vere de kimse görmese” diyerek ve gözü karartarak cilvebaz şekilde mevzuyu işe döndürdüm, baktım olay işten özel hayat tarafına kayıyor sürekli, aklıma “süper parlak” bir fikir geldi: “ya ben gayim” dedim:) Hatun bozuldu, “banane ya, herkesin cinsel tercihi kendine” diye durumu toparlamaya çalıştı, ben de inandırıcı olsun diye çaktırmadan yaparmış gibi yan masaların birindeki herifi kesiyorum arada:) Olayı yine işe getiriyorum ama hatunun eski sıcaklığı giderek kayboluyor; direk evlere dağıldık sonuç olarak. İş de olmadı.

Seneler sonra bu olayı arkadaşlara anlatıyorum gülüyoruz filan, herif “ibnelik yaparsın diye işi vermemişlerdir sana” diye bir laf atıp kırıp geçirdi bizi. Üstelik bu lafı eden herif de, dünyanın en delikanlı gayidir, o da ayrı mevzu:) (İnanılmaz derecede Avrupa Yakasındaki kel ve sarı sakallı elemana benziyor, adını unuttum ama bir dönem o aptal diziyi sırf o eleman için seyrettim!)

13, toplam 19 sayfa« First...«5678910111213141516171819»