* You are viewing the archive for the ‘öylesine’ Category

Mina Urgan, Çetin Altan..Necip Fazıl Kısakürek??

legs.jpgHakkını ver, hakkını!

Bizde bize benzemeyen adam makbul değildir. Bakarsınız adam gitmiş bütün dünyada ne ödül varsa toplamış gelmiş, dünyada meslektaşları adamla aynı masada oturmak için kuyruk olmuş, ama bizde uyuz it kadar değeri yok. Çünkü bizden değil o. Bakıyoruz adama, beceriksiz ve yararsız hayatımızda onunla özdeşleşebileceğimiz ortak bir payda bulamıyoruz. Aynı takımı ve partiyi tutmuyoruz, aynı köyden çıkmamışız, herif paşa torunu biz tornacı çocuğuyuz, ee ne olacak? Bize benzemiyorsa olsa olsa ya vatan hainidir, ya yobazdır, ya bölücü ya da ajan provokatör filandır.

Olayı Levent’ten öğrendim, Internet’te araştırırken metni buldum. Mina Urgan’ın Bir Dinazorun Anıları kitabını okumuş. Tatlı kadındı Mina Urgan, ciddi eksikleri olduğunu da düşünürüm Hiçbir kitabını okumadığım halde; örneğin Doğu Perinçek’e inanmasını tuhaf bulurum. Mevzu şöyle;

Çetin Altan’ı Kanal 7′de programa çağırırlar; şiir okuması meşhurdur ya, programın sonunda şiir okuması istenir. Çetin Altan’da kurt tabii, madem öyle Necip Fazıl’dan birşeyler okuyayım bari der; programdaki tipler de “Çetin abi jest yaptı” diye keyiflenirler.

Gelgelelim, Çetin Altan, kadın bacakları şiirini okur!

Şiir de şöyledir;

Her kadının bastığı yerde sanki kalbim var

Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden

Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,

Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın.

Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü

Kadınlar!Onlar varken konuşmayınız sakın.

İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe

Bacakların ruhudur şekil veren diyorum

Bacakları bir kalın örtüde saklı diye

Mermerde kalbi çarpan Venüs’ü sevmiyorum

Ömrümüzün geçtiği yolda, bana sorsalar

Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Boynuma doladığım güzel putu görseler.

İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını

Kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler

İsa’nın eli diye bir kadın bacağını

Tabi ilk dizeleri duyunca suratlar morun tonları arasında gidip gelir, araya hemen müzik kapaklar, Altan okudukça sesi de dibe dayarlar. Lakin, rakı ve sigara ile pişmiş Çetin Altan’ın ses telleriyle sidik yarıştırmak kolay değildir; Çetin Altan’da yükseltir sesini.

Artık illa bir ders çıkaracaksanız, birşeyler çıkarıverin. Ben ders filan çıkarmadım. Tek bildiğim, Necip Fazıl Kısakürek’in 1945′e, ya da biraz öncesine kadar, öyle dinle filan hiç de haşır neşir olmadığı. Hatta, Atatürk’e övgüler düzmüş. Sonra da kendini dine vermiş. Acaba hayalkırıklığı mı dedim kendi kendime; zira çoğu insan, hala İsmet İnönü’nün Atatürk çizgisinde olduğunu sanmaktadır. Oysa alakası yoktur. (Atatürk de eleştirilir ama İsmet İnönü ve CHP’yi eleştirmeye, şu kadarcık bilgimle bile ömrüm vefa etmez!)

Gelgelelim, kim ve ne olursa olsun, büyük şair Necip Fazıl. Bizim aile içinde bile el öpme merasimi anneannemden sonra kalmadı, bunu da “eski, şark” filan diye yeriyor değilim. Bence bize özgü önemli bir saygı gösterisi, keşke farkında olarak, seçerek, yağcılık olsun diye yapmadan el öpebilsek. Şahsen, Necip Fazıl’la tanışsaydım -ki o öldüğünde ben 8 yaşında filandım, o zaman kıymetini anlamam mümkün değildi- gidip elini öperdim. Hem de, tamamen zıt dünya görüşlerimiz olmasına rağmen (kadın bacakları hakkında tamamen hemfikirmişiz; ama bu birinin elini öpmek için yeterli bir sebep değil!)

Bırakın babalarımızın zamanını, bizim çocukluğumuzda bile eşeklik bu kadar yaygın değildi. Yabancı düşmanlığı, cehalet, kamplaşma, kültürsüzlük özellikle son 10 yılda inanılmaz biçimde arttı ve artacak da.

Eminim ikisinin de çocukları olsa ve babalarının ilgisiyle yetişseler, bugün Nazım Hikmet ve Fazıl Kısakürek’in çocukları aynı rakı masasında güzel güzel sohbet ederlerdi. Ha, belki Kısakürek’in çocuğu rakı içmezdi ama adam gibi masada oturup konuşma terbiyesini de gösterirdi. Nitekim dayımın hacı bir arkadaşıyla meyhanede oturduğunu, adamın da ağzına hayatı boyunca içki koymadığını, kimseninde hacı olduğunu bilmediğini bilirim. Böyle birsürü insan vardı. Böyle insanlar kalmadı diyemiyorum, çünkü genel olarak insanlar azalmaya başladı, insanlar azınlık haline geldi. Başımızdaki bütün belaların da nedeni bu zaten.

Nur içinde yatsın Necip Fazıl. Bazı olaylarına çok kızsam da, adet yerini bulsun diye değil, böyle bir adamın günahlarıyla sevaplarıyla “insan” olduğunu bildiğim için söyledim…

Üstadın en sevdiğim iki sözünü copy-paste yapmadan duramadım:

Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.

Salaklık bulaşıcıdır.

Çok şahane bir yazı

Geçenlerde…

Çok geçmedi aslında…

Yorum gelmiş. Baktım. Bir de ne göreyim?

Dersiniz…

Allah allah…

Ben yazar mıyım?

Değilim.

Neden yazıyorum?

Öylesine.

Sayfayı doldursam şimdi,

daha fazla para mı kazanırım?

Kazanır mıyım?

Yok.

Google…adsense…

Sigara parama yetmez.

Neden mi böyle…

…boktan…

acaip,

okunması zor şekilde filan

yazıyorsun mu dediniz?

Çünkü,

büyük bir yazar,

böyle yazar,

çünkü,

bazen,

incir çekirdeğini…

fındık kabuğunu…

doldurmayan fikirler…

hakkında bile zorlanır,

bizim,

medyamızın,

büyük,

çok büyük,

yazarları…

Delirmediniz mi? Ben yazarkan sinir küpü oldum. Bu nasıl bir “tarzsa”, bazı “köşeye yazanlarımız”, böyle bir yol tutturmuş. Çok mu zor yani köşeyi doldurmak? 500 sayfa astrofizik kitabını 3 ayda yazan adam bir memur maaşı alamazken, hap kadar köşeyi doldurmak, karşılığında da tek bir yazı için, adam gibi işini yapan profesörün (üniversite esnafından bahsetmiyorum) maaşından fazla para almak…

Bilmem..

bilemem vallahi…

Çünkü,

ben yazar değilim billahi…

Onu Ahmet Hakan’a sorun..

Tek etek Fatih abiye sorun..

Onlar,

ki,

yazar,

böyle yazar…

Hadi eyvallah….Köşemi doldurdum, Nişantaşında aleme akacağım Allahın izniyle…

Bildiğin düz ahlak,etik değil

Öncelikle biraz ahlaktan bahsetmek isterim. Zira ahlak, sadece Türkiye olarak değil, medeniyet olarak en büyük sorunumuz.

Ahlak dediğim şeyden “hişt ayıp ülen bağğğyana Fort yapma”, “donunu gösterme kız, boyu devrilesice” gibi şeyler anlamayınız. Sadece Türkiye’de değil, dünyada bile, adab-ı muaşeret kuralları ahlağın kendisi gibi yutturulmuştur.

Burada hemen araya girip şunu söylüyorum; içinde “etik” kelimesi geçen yorumları yayınlamadan sileceğim. Etik ile ahlak aynı şey değil. Aslında kelime olarak aynı anlama geliyorlar ama iki nedenden ötürü, “etik” denilen uyduruk kelimenin kullanılmasına karşıyım. Hayır; “e-mail’e elmek diyelim, bakın ne güzel Türkçe’si var” diyen dil Nazilerinden değilim. Ama çok basit, bilinen ve gayet usturuplu “ahlak” gibi bir kelime varken, daha kendi dilini konuşup yazmaktan aciz insanların yabancı kelimeler araması iki şeye delalettir: ya “ahlak” kelimesinin çağrıştırdığı disiplin ve sorumluluklardan korkuyorsunuz, ya da o kadar cahilsiniz ki, “etik” gibi bir kelimeyi kullanarak bile ayrıcalık kazandığınızı düşünüyorsunuz. (Göbeğini kaşıyan ayı bilmez, ben bilirim hesabı). Psikolojik etkiyi inkar etmeyelim: çocukluğumuzdan gelen tecrübelerimizin etkisiyle, “ahlak”, ağır, buyurucu, yükümlülük altında bırakan bir kelime; olması gerektiği gibi. Oysa etiğin daha, hadi kullananların diliyle söyleyeyim Türkçeleri kıt olduğu için daha iyi anlasınlar, “large”, “relax” bir havası var. (Ki etimolojik olarak, ahlaktan daha eski ve idealize edilmiş bir ahlağı çağrıştırır aslında, o ayrı, çünkü kullananların çoğu “aa İngilizce diil mi yav” filan deyip canımı sıkacaklardır)

Belli bir ahlak kuralları bütününü yayma görevini tarihsel olarak dinler amaç edinse de, ben daha üst bir ahlak biçiminden bahsediyorum. Buna sağduyu da diyebiliriz. Elbette söyleyeceğim şeylerde bir miktar Nietzsche etkisi filan görülecektir; zira kendimizi “insana” biraz daha yaklaştırıp, tabulara, dogmalara ihtiyaç duymadan da ahlak sahibi olabileceğimizi iddia ediyorum ki, bu da aslında egzistansiyalizmin içindeki temel fikirlerden biri.

Ağır ve uzun felsefi tartışmalara girip “ne kadar zeki ve kültürlüyüm” şovuna girecek de değilim; felsefe hakkındaki bilgilerim maalesef çok sınırlıdır. Maalesef diyorum, çünkü insan herhangi bir şey öğrenmeye çalışmadan önce felsefeyi yalayıp yutmalı; yoksa düşünebilme düzeyi ve derinliğiniz en iyi ihtimalle arpacı kumrusu düzeyinde kalacaktır.

Sorulması gereken akıllıca sorulardan birisi şudur: daha yaşanabilir bir medeniyet için, “daha iyi düşünen” insanların, “o kadar iyi düşünemeyen” insanları, “bazı dogmalarla” “şartlandırması” yeterli değil midir? Bu bence medeniyetimize dair -dünyanın toplamından bahsediyorum medeniyet derken- en önemli sorulardan biri. En azından tarihsel olarak, bu fikrin defalarca uygulandığını ve her seferinde başarısız olduğunu görmemiz mümkün. Çok sevdiğim Bertrand Russell, biraz da böyle düşünenlerden yana tavır alarak, şu soruyu sorar: “Çobanla profesörünün oy hakkının eşit olduğu demokratik düzende, düzenin bizi daha iyi bir noktaya getirmesini nasıl bekleriz?”

Cevap herzaman aynıydı ve değişmeyecek, bekleyemeyiz. Öte yandan, bunun karşılığı da totaliter rejimler değildir. Her ikisi de, tarihsel olarak başarısızlığa uğramıştır; çünkü her ikisi de, bir avuç seçkin insana bel bağlamıştır. Aradaki fark sadece kararların dikte ediliş şeklinde ve devletin insan üzerindeki zulüm derecesinde birbirinden ayrılmaktadır.

İnsanlık, onbinlerce yıldır periyodik olarak felaketine neden olan “seçkinlerin tahakkümü” düşüncesinden artık kurtulmalıdır. Yakın bir zamanda kurtulamayacaktır; ama kurtulacaktır bir gün, çünkü bu mecburidir. Neden mecburi olduğuna değineceğim.

Ahlak daha iyi bir dünya düzeni getirmek için ne sağlar? Ben “gerçek” ahlağı, burada din tarafından, aile ya da toplum tarafından dikte edilen bir ahlaktan bahsetmiyorum, nihai kurtuluşumuz için bir temel olarak görüyorum. Doğru ve sağduyulu düşünüp kararlar almak, olaylara uzun vadeli ve daha geniş bir açıdan bakabilmemiz için ahlağa ihtiyacımız var. İşin güzel yanı, ahlağın kendisi çok rafine ve ulaşılması zor bir nokta olduğu halde, zaman içinde bu yoldaki arayışımız onu kendiliğinden yaratacaktır. Ahlak için çok daha yüksek bir beyin kapasitesi, bilgi ve sorgulama şart. Elbette insanlığa “vites artırmak” son derece, ama son derece zor, güç odaklarının şiddetle karşı duracağı, pahalı, yorucu bir çaba. Ancak günün birinde o noktaya geleceğiz; aslında İbrahimi dinlerdeki “Nuh Tufanı” imgesi, bunu çok güzel biçimde ortaya koymaktadır.

Peki dinlerle, toplum kurallarıyla, geleneklerle neden yetinemeyiz? Nedeni çok açık. Bunların yaptırımı olmadığı gibi, tek bağlayıcı yanları “inançtır”. İnanç, maalesef daima iki uç arasındadır; inanmamak bir anda, en azından kişinin kendisi için, tüm bir sistemin çöküşünü ifade eder. Üstelik, inançsızlık ya da inancın rasyonel bir temeli olmak zorunda değildir. Örneğin bazı ateistler, “Tanrının varlığına dair kanıt bulamadığım için ateistim” derken, bazıları “kardeşim öldüğü için kızdım” gibi son derece duygusal tepkiler verebilmektedirler. Ateizmi bir nedenden ötürü doğru bulmadığımı hemen ekleyeyim; ispatlanamayan şeylerin doğrudan olmadığına inanmaktadır; dolayısıyla ateizmin kendisi de paradoksal olarak, bir inançtır!

Temele sahip bir ahlak ve sağduyu sistemimizin olması, doğru kararlar alma ve “uzağı görme” yetimizi artıracaktır. Sadece bilgi bize doğru kararlar almayı öğretemez. Örneğin, zamanında Irak’tan kaçan peşmergelerin Türkiye’ye sokulmaması gerektiğini ileri sürmüştüm; ilk neden olarak da ekonomik sebepleri göstermiştim. Bu çok yanlış, hatta şimdi utanç duyduğum bir görüştü. Sonuçta o zamanki nedenlerim kısa vadede geçerli ve doğruydu; ama en basit haliyle insanlıktan yoksundu. İnsan duyarlılığımızı kaybedersek, bir süre sonra neyin iyi, neyin kötü olduğunu, en azından bazı durumlarda ayıramamaya başlarız. Saddam’dan kaçan o insanları almasak, aralarından sağ kalanlar duygusal olarak bizden nefret edecek, PKK gibi diğer terör örgütlerine katılacaklardı. Gerçi bu da yanlıştır ama bazen yanlışa yanlışla cevap vermekten başka yol kalmaz; çünkü gerçek olan her etkinin karşıt yön ve aynı güçte bir de tepkisi olacağıdır.

İyi şiirin, kaliteli düz yazının imbikten geçmiş hali olduğunu düşünürüm; gerçekten de iyi şiir yazmak, düz yazının aksine, son derece zordur. Düz yazı, üzerinde çalıştığınızda, çaba sarfettiğinizde daha okunur, güzel, eğlenceli bir hale getirebilir; şiirse çok rafine birşeydir. İyi şiire aşırı nadir rastladığım için kestirme yoldan “şiirden nefret ederim” diyorum; çünkü maalesef iyi şiir arayışına çıkacak zaman, bilgi gibi gerekli kriterlerden yoksunum. Buradan duyguya da biraz gelelim istedim; çünkü ben duygunun “akıldan azade” Bir şey olduğuna inanmadığım gibi, tam tersine, “gerçek ve samimi” duyguların ancak üst düzey beyinler tarafından algılanabildiğini düşünüyorum. Bazı duygular ise başka kategorideler; çünkü bunlar aslında duygu değil içgüdü ve insan tarafımızdan bağımsız olarak hayvan yanımızın etkisindeler; annelik gibi. Mesela popüler kültürdeki “aşk” anlayışımızı son derece zibidi, aptalca bir taklit olarak görüyorum. Tamamen hormonlarımıza, yani hayvani tarafımıza hitap eden bazı primitif hisleri çok yüce şeylermiş gibi allayıp pullamanın anlamı yok. Çoğu insanın “aşk” olarak algıladığı şeyi ben sanatta, bazen mühendislikte, hatta bazen sporda görüyorum. Düşününki 60 yaşında bir adam, sağlığı da bozuk olduğu halde, hayatta doyurulacak hiçbir isteği kalmamışken, bir freski tamamlamak için 7 sene, ayakta çalışıyor. Benim için aşk budur. Sanat kapsamına sokulmaya çalışan çalışmalarında %60-70′ini çöp, %1′ini gerçek sanat (ki iyimser bir yüzde bu!), kalanını da zanaat olarak görüyorum. Çünkü maalesef, beyin olarak çok zavallı bir medeniyette yaşıyoruz; doğal olarak ahlak olarak, sağduyu olarak da çok alt bir düzeydeyiz. Burada kendimi ayrıcalıklı biryere koyduğum filan da yok; hatta kendimle birazcık da olsa gurur duyabildiğim tek şey, en azından ne kadar yetersiz olduğumun farkında olup buna üzülebiliyor olmam!

Birsürü konuya zıpladığım, karmakarışık, anlaşılmaz, ne demek istediğimi tam olarak ifade edemediğim, özet olarak “dandik” bir yazı oldu bu. Aslında uzunca bir seri halinde, bu konuları bölerek üzerinde uzun uzun ve sistematik olarak yazmak niyetindeyim. Bu yazıyı bir içini dökme çabası olarak da algılayabilirsiniz.

Kalashnikov..AK-47 değil, saat!

kovimage.jpgKoskoca Sovyet medeniyetinden hatırlarda kalan tek şeyin “nataşa” ve Kalashnikov olması aslında biraz acıklı.

Mikhail Kalashnikov’a büyük saygı duyarım; üniversite mezunu bile olmadığı halde, orduda çok önemli bir silah tasarımcısı tarafından keşfediliyor ve adeta jet hızıyla yükseliyor (Tumansky mübarek). En önemli tasarımı AK-47 olsa da, çok sayıda silah tasarlamış. Çoğu insan mühendislik eğitimi alıp mühendis olamazken, -ben onlara T cetveli diyorum- kimbilir kaç Kalashnikov harcanıp gidiyor (hey gidi?)

Mikhail Kalashnikov amcam, ne yazıkki saat işine de girmiş. Saat işine girmesini yadırgamadım ama kendi adını taşıyan saatler son derece uyduruk ve ruhsuz. Herşeyden önce, “İsviçre mekanizması” lakırdısı ayıp kaçıyor. Tamam, bu işi en iyi İsviçre’liler yapıyor ama kimin umurunda ki! Sig 550 piyade tüfeğini yapan İsviçrelilerin saatini alırken İsviçre malı olmasını isterim, ama sonuçta AK-47 ile “İsviçre” mantığı tamamen ayrı, tamamen farklı şeylere hizmet eden şeyler. Neden Breitling kopyası gibi duran Kalashnikov Justice AK-2282.01 almak isteyeyim mesela? Eğer param varsa gidip Breitling alırım; yoksa da Kalashnikov Justice’ın yarı fiyatına çok daha güzel ve muhtemelen kaliteli Seiko filan var. Serinin top modeli (600$ civarında) Kalashnikov Independence AK-1000 da, biraz Tag Hauer kopyası gibi. Oysa o fiyata gerçekten çok ama çok şık bir Sportura filan almanız mümkün.

Kimsenin bu aptal ve ruhsuz Kalashnikov saatleri alacağını da sanmıyorum. Bu inanılmaz bir pazarlama hatası.

Kalashnikov..AK-47 değil, saat!Oysa, Kalashnikov, AK-47′de olan “Sovyet ruhunu” saatlerine yansıtsaydı, Rolex fiyatına ve Rolex’den daha kolay birsürü saat satardı. Bugün dünyanın en zengin adamlarının önemli bir kısmı Rus; içlerinde de Sovyet nostaljisi mutlaka vardır, iyi ya da kötü. Birçoğunun 10, hatta 20.000 dolara kıyıp, gerçek bir Kalashnikov saat edineceğini kolaylıkla iddia edebilirim.

Gerçek bir Kalashnikov saat nasıl olmalıydı? Bir kere, kesinlikle kaba saba olmalı! 100 metreye kadar su geçirmez yazmışlar, umurumda bile değil şahsen. Kalashnikov marka saat, 100 metre yüksekten düşünce çalışabilmeli! CamıKalashnikov..AK-47 değil, saat! safir takviyeli filan olmasın, lomboz camı gibi camı olsun. Nitrojen takviyeli tüpümle 100 metreye dalacaksam zaten Kalashnikov’un saatini takmam ki! Aynı fiyata çok daha iyi, üstelik 200 metreye dayanıklı Seiko,hatta Casio filan var. Kim bu tip bir saat alıp (aynı soruyu özellikle metal bilezikli, üzerinde bilmemkaç metre yazan tüm saat sahiplerine sorarım) 100 metreye dalmış ki? O kadar derin dalışlar yapacak kadar hardcore dalgıçsanız, zaten dalış bilgisayarı filan alırsınız, 20.000 dolarlık Rolex Submariner(!) ile dalmazsınız.

Bence rakı da çıkarsın. Votka filan çok Sovyet kaçar; demokratız ayaklarına yatan Putin filan gücenir. Yalnız onu Ak47 mantığı yapsın. Çarparsa fena çarpar. Sahtesini yapmak kolaydır ama kör etme ihtimali yüksektir. Türkiye’de de tutar. Mesela aslen faşist olup Stalin’i “büyük solcudur, proleter kardeşlerin kurtarıcısıdır” kabul eden şaşkınlar -liderleri baktı olmuyor bu seçimlerde namaza filan başlamıştı; artık o numaraları en ücra köyde bile yemiyorlar oysa!- alıp keyifle içerler.

Kalashnikov saatlerin fiyatları 200 dolardan filan başlıyor, 600-700 dolara kadar tırmanıyor. Pek de proleter işi değil yani; 2 milyona işportada Çin malı çakma Casio’lar da varken:)

Gazeteport’un akla zarar yazar yarışması

Türkiye, gelinini, kaynanasını, anasını, babasını, patencisini, pop ve top starını seçti. Şimdi, köşe yazarını da seçecek, oh be deyip arka üstü uzanacak, rahat edecek.

Aslına bakarsanız, maksat star seçmek değil, yayın akışını doldurmak! Hem “GSM esnafını” doyuruyorlar bol bol SMS attırarak, hem de yarın gün süren “yarışmalarıyla” ucuza program yapıp, bol bol rating alıyorlar. Üstelik bu yeni dalga “meşhurlar”, “şöhret aleminin” ucuz işgücü olarak piyasayı dolduruyor. Kimi intihar ediyor, kimi kaybolup gidiyor, kimi de önceden çalıştığı kebapçının yolunu tutuyor.

Gazeteport namlı site de, işin kolayını bulmuş, “yazar yarışması” açmış.

25 kişinin yazısını yayınlarız demişler; sonra diğer 827 yazıya “kıyamamışlar”, onları da yayınlamışlar. Bu yarışmaya katılan Sanem Güven yarışmadan çekilmiş, falan filan…

6 ay gibi bir sürede, blog yazmayı ciddiye aldığım halde, ancak 520 kadar girdi yazabilmişim. Oysa, Gazeteport, bir yarışma duyurusuyla “havadan” 827 yazı yayınlıyor. Ne telif ödüyor, ne gönüllü yazar aramak için uğraş veriyor, ne de bir emek harcıyor. O yazılarla alacakları hitlerin, Alexa rankinin -ki yarışmayı kazanmak için bol bol tıklamak gerek!- miktarını oturun siz hesaplayın.

Son yıllarda bir yarışma ahlaksızlığı aldı başını gidiyor. Örneğin, “en iyi endüstriyel tasarım” gibi bir yarışma açılıyor, kazanana 1000 dolar gibi komik ödüller veriliyor ve tasarımlar izin alınmadan şirketler tarafından kullanılıyor. Normalde bu fiyata piyasada bırakın tasarım yaptırmayı, Erol Atar’a vesikalık bile çektiremezsiniz!

Türkiye’nin beşte birinden fazlası işsiz ve bunların önemli bir kısmı da iyi eğitim almış insanlar. Çaresizlik içinde, sınıf atlamak hevesiyle, bu “yarışmalara” girip, en az 100 kat fazlasını edecek değerleri, bedava ya da hiç fiyatına ona buna kaptırıyorlar. Bu son derece ciddi bir sorun. Hatta inanın, insan hakları mahkemesine götürülecek bir konu. Çünkü insanların emeklerini, hayallerini ve entellektüel birikimlerini sömürüyorlar. Lütfen bu tip yarışmalara katılmayın. Eğer ciddi bir projeniz/eseriniz varsa, bir web sitesi açıp satmaya bakın. Söz veriyorum, elimden gelen maddi-manevi desteği göstereceğim. En azından, web sitenizi gönüllü ve ücretsiz olarak yapabilirim. Blog yazarlarından da ricam, bu konuda duyarlı olup, bu tip yarışmalar konusunda uyarıcı yazılar yazmaları.

Yarışma mı istiyorsunuz? Alın size yarışma:

1.Evimi en iyi temizleyen ilk iki kişiye tam 5 YTL vereceğim ve isimlerini blogumda yayınlayacağım.

2.Arabamın aküsü bitti. İlk aküyü getiren, arabam ve benimle resim çektirme şerefine nail olacak ve iki fotografı blogumda yayınlanacak.

3.Babamın arkadaşının tekstil atölyesine remayözcüler aranıyor. Remayözcü arkadaşlar başvursunlar. 6 ay boyunca fabrikada 24 saat çalışacaklar ve finale kalan 2 kişi 500 YTL aylıkla işe başlayacak (yemek ve servis yok)

4.En iyi blogger asistanını seçeceğim. Yarışmaya katılmak isteyenler, toplam 50 sayfa ve 60′tan az konu olmamak kaydıyla iletişim kısmındaki mail adresine başvursunlar. Beğendiğim yazıları yayınlayıp, seçtiğim kişiyi “thanks for keeping my coffee hot” yazarak onore edeceğim.

İşte, yapılan tam olarak budur…

6, toplam 19 sayfa«123456789101112131415»...Last »