* You are viewing the archive for the ‘öylesine’ Category

Mimledük senü

Meme olayı otu boku sardı ey halkım; Beyn (adaş) beni da çakmış bir tane. Lakin şiirle aram çok açıktır; yine de yazayım Yılmaz Güney’den bir tane (vallahi kafiyeli oldu, bunu çift sayın!)

Bende topu Levent‘e doğru atayım.
…hayat bize
mutlu olma şansı
vermedi sevgili
biz kendimizden
başka herkesin
üzüntüsünü üzüntümüz,
acısını acımız yaptık
çünkü. Dünyanın öbür
ucunda hiç tanımadığımız
bir insanın göz yaşı bile
içimizi parçaladı. Kedilere
ağladık, kuşların yasını tuttuk…
Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat
karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında
ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili…
Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine
üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün
hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
Yaşamak ne güzeldir be sevgili…Sevinerek,
severek, sevilerek, düşünerek… Ve o
vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın…

Sıkıldığım projeler: Pozitif GNU/Linux, TWIX, vesaire…

orangutan_yawn.jpg“Bugün başlarım, yarın başlarım” derken, Pozitif GNU/Linux’u sallamaya devam ediyorum. Epeyce birşeyler yazdığım TWIX ise, öylece duruyor. Onunla uğraşmayı ne zaman bıraktığımı ise unuttum bile.

Sanırım artık open source projelerle uğraşmayacağım; kendi projelerimi gizli kapaklı geliştirip satabilirsem satacağım, satamazsam CD ve DVD’lere kaydedip raflara dizeceğim. Çünkü bu gerizekalı ticaret anlayışından fazlasıyla sıkılmış haldeyim.

Pek de zeki olduklarını söyleyemeyeceğim sayısız insan, özellikle blog’u açtığımdan beri türlü şekillerde -mail atarak, MSN’e ekleyerek, yorum bırakarak- benimle irtibata geçti. Kimisi “çaktırmadan”, beleşe donanım analizi yaptırmaya çalışıyor, kimisi “hocam şöyle bir alet var, buna ne kursak yahu?” diye akıl istiyor, kimisi “baba ARM kart getiren varmı, sitesini yazsana” diye mesaj atıyor.

Bunlara cevap vermiyorum, ya da “az ye de ARGE yap ulan” tarzı cevaplar veriyorum.

Bir blogda okudum, hangisi hatırlamıyorum. Şu “böyük” iş dergilerimizden biri, 2006′da AR-GE’ye en çok para harcayan 100 şirketi listelemiş. 100. şirketin harcadığı para, “eski TL cinsinden”, 13 milyar!

Benim odamdaki donanımın değeri bundan fazla; seneye o listeye girmek için talip olacağım. Hatta arabayı filan satarsam, belki ilk 50′ye bile girebilirim!

Mahallenizde laf olsun diye limited şirket açsanız ve hiç fatura kesmeseniz, ödeyeceğiniz pul, stopaj, ıvır zıvır parası 13 milyardan, yeni dille 13.000 YTL’den fazla…

Buradan çıkan şudur: bizim şirketler nalburdan farksızlar. 13.000 YTL’yi telaffuz ederken adamın yüzü kızarır. Bugün İstanbul’da işine arabayla giden adamın bir yılda bundan daha fazla benzin parası harcadığını biliyoruz. İşte memlekette bilgiye verilen değer budur. Bizim gibi kastıran adamlar da bir bok olamazlar, en iyisi bir şirketin pazarlama departmanına kapağı atıp nalburluk yapmak.

IBM, Nokia gibi koca koca şirketler dünyada bizim gibi zibidilere para dağıtıp duruyor, çünkü apartmana kat çıkmak hem böyle daha ucuza geliyor, hem de özgür ruhlu, ofislerde bunalmayan adamlar daha yaratıcı işler çıkartabiliyorlar.

Ama Türk şirketleri bunu yapmazlar; çünkü biz ticareti gavurdan iyi biliriz. Elin zibidisine iş yapsın diye para vereceğime metresime kürk filan alırım, nasıl olsa kekleyip bedava yardım alabileceğim bir enayi bulurum. Bulamazsam da Bir şey üretmem; zaten üretmek gibi bir kaygımda yoktur; üreten Çinliden alırım, burada satarım, burnumdan da kıl aldırmam…

En basitinden, “belli bir platforma özel Pozitif GNU/Linux dağıtımı hazırlar, sistemi de 20 saniyede açarım” gibi iddialarda bulundum; hala Freedos ile sistem satan(!) laptop ithalatçıları var. O konuya hiç girmeyelim; “ben sana kaput satarım sistemi, sonra sen ne hal edersen et, artık 2 milyona tezgahtan Windows alıp mı kurarsın, Linux mu kastırırsın, senin derdin” mantığı. Bir allahın kulu da, “kardeş, biz laptopu hala Freedos’la satıyoruz; ama sen de sallıyormuşun gibi geldi, al cihaz budur, aç bunu 20 saniyede, sana şu kadar para” demedi. Hadi ondan da vazgeçtik; çok mu zordur bu adamların “bu işlerden az buçuk anlayan bir çocuk” istihdam etmeleri? En azından sattığın laptopu ya da desktopu “faal” şekilde satarsın. Bu devirde 1000 dolara laptop alıpta Freedos’la takılacak adam tanımıyorum şahsen. Yasal olarak sistemleri işletim sistemiyle satmak zorunda olduklarından, bu komik yollara başvuruyorlar.

TWIX finanse edilse hiç olmazsa GNU/Linux tabanlı makineler için uzaktan kontrol & yönetim yazılımı olarak işe yarar; hadi bedava vermiyorsun 3-5 dolar fiyat koy, dünyada GNU/Linux kullanan şirketlere sat. Türkiye’deki esnafa 50 dolara adres-etiket pogramı satarmıyım diye, yıllardır yapılıp başarısız olan işlere para ve zaman harcamak yerine alternatifleri dene; hiç olmazsa batarsanda “dünya çapında iş yaptım, öyle battım” dersin, piyasada namın olur!

Hadi parayı pulu da geçtik, bir ucundan tutalım diyende yok. Hatta kimileri kompleks filan yapmış zamanında; download linkini açmışım, millet haldır huldur indiriyor, orada birkaç sivri “Pozitif Linux yalan, bence çıkmayacak, adamlar sallıyor” diyor. 2 senedir “bırakın bu işleri ağalar, dağıtım yapmakmış, Linuxmuş bunlar basit işler; dünyada artık bunlarla çoluk çocuk uğraşıyor” diyorum, bir başkası “ne var ya bende yaparım, basit iş” diyor; ama bununla kalmayıp “çok biliyorsa x’i yapsın” diyerek bir başka dağıtımı referans gösteriyor. Cevap verseniz başetmek mümkün değil, çünkü rezil olmak, haksız çıkmak, komik duruma düşmek nedir bilmeyen sürüyle insan var, adam vatanımı savunuyorum havasında dünyanın düz olduğunu söyleyebiliyor, üstelik buna yandaş da buluyor (yalan abi uydu görüntüleri, kendim görmeden inanmam diyen tuhaf tipler var; o görüntülerden 500 yıl önce de biliniyordu dünyanın yuvarlak olduğu ama ilkokul kitaplarında yazan şeyleri anlamayan adama kolaysa anlatın!)

Doğal olarak sıkıldım; en son Pozitif GNU/Linux’u sourceforge’daki alana yükledim; öyle üşendim ki uyduruk 2 html sayfa yapıp koyamadım; oysa yapıp oradan kendi bloguma 2 link sallasam amma pagerankim olurdu! (sourceforge’un pageranki 9, 250 blogcuya yağ çeksem, oradan alacağım bir link kadar değeri yok;)

En meşhur benim; Özgü Namal’ın ayakkabılarını da ben alacağım

ozgu_namal_ayakkabi.jpgBundan sanırım 4 sene önce filandı; arkadaşla şirkette oturuyoruz. Bizim takıldığımız odanın önünden geçen bir hatun, tutup bana “ben seni tanıyorum” dedi. “Birine benzetiyorum ama çıkartamadım”

“Brad Pitt’e benzetmişindir” dedim, ardından birkaç zevzek espri patlattım. (Hayatımdaki en çirkin dönemlerimden biriydi oysa, 100 kiloya yakınım vs vs) Arkadaş o sırada gülme komasında, hatun geldi oturdu, sohbet ettik. Oldukça ünlü bir dizi oyuncuymuş, ben sonradan öğrendim. Elbette asılmadı; sanırım gözgöze geldiğimiz yarım saniye içinde, onu tanımamış olup kafamı çevirmiş olmam fena şekilde rahatsız etti kendisini.

Bundan seneler önce Akbank reklamları var; Ferhan Şensoy bir de şu meşhur kısa,kavruk, “hoş şiveli” hastabakıcı. Adamın gerçekten hastabakıcı olduğunu, Alman hastanesinde refakatçi kalınca öğrendim. Kız arkadaşım ameliyat olmuş, 72 saat uyumamışım, o uyudukça habire koridorda volta atıyorum. En az 30 kere gözgöze geldik; ilk bakışta tanıdım ama itliğine tanımamış gibi boş bakıyorum. Adamın bakışları giderek dikleşiyor ve ciddileşiyor; tanımadığım için sinirleniyor sanki. O kızdıkça ben de inadına daha ilgisiz davranıyorum.

Özgü Namal, ne buluyorsa biriktiriyormuş, 35 sene sonra satacakmış. (Açık artırmayla). 300 çift ayakkabısı varmış, çok üzülüyormuş falan filan, elde ettiği geliri kimsesiz çocuklara bağışlayacakmış. (300 çift ayakkabı yerine 150 çiftle idare edip kalanla da kimsesiz çocuklar için birşeyler yapabilirdi; elbette herkes kendi bilir ne yapacağını, bana akıl vermek düşmez!)

35 sene sonra emin olun ben Özgü Namal’ı hatırlayacağım. Şu an notumu aldım, tam 35 sene sonra ayakkabılarını almak için koşa koşa gideceğim. Hem de birini değil, 300′ünü birden alacağım. Ne de olsa sanat için her haltı yerim, Özgü Namal’dan başka da sanatçı bilmem. Akbank reklamları sayesinde hayatım değişti, insanın doğasını çözüverdim, ruh-beden ikileminden kurtuldum, üstüne üstlük deli gibi para kazandım birsürü Ferrari filan aldım; üstüne bir de oynadığı filmleri izleyince erdim, sattım Ferrarileri. Onun ayakkabılarını 35 sene sonra olsa bile satın almak, benim için ideallerin en büyüğüdür.

Bugünlerde herkes “celebrity” hastalığından muzdarip. Günde, o da hasbelkader 30 kişinin okuduğu blogların yazarları, kendilerini büyük düşünür ve yazar olarak görüyorlar. Blograzzi, e-Camus, e-Sartre,e-Dante, e-Hegel, e-Fromm’dan geçilmiyor. Kadınlar biraz daha farklı; onlar Derya Baykal, Paris Hilton ya da Melissa P’ler; onların e-* versiyonları. Ama hepsi çok meşhur.

Ben bu duruma çok ciddi bir hastalık olarak bakıyorum. Düşününki, hayatınız, ancak bir başkaları sizi röntgenlediği sürece değer kazanıyor kendi gözünüzde. Benim böyle bir derdim yok, bu da aşmış biri olduğumdan filan değil, sadece yaşadığım hayatı gerçekten değersiz görüyorum, daha da değersiz hayatlar yaşayan insanların beni görüp tasdik etmeleri, tersini söylemiyor bana. Hayatınız özel olmak zorunda filan değil; derdiniz buysa Andy Warhol haklıydı, hepiniz 15 dakika şöhret olacaksınız, sonra kimse sizi hatırlamayacak.

Eskiden bu şöhret mekanizması farklı çalışırdı. Türk popundan örnek vereyim; benim çocukluğumda 10 tane popçu vardı. Şimdi günde 10 tane çıkıyor, tabi sayı fazla kalitede düşük olunca bunlar genelde 1 gün ya da 1 hafta kalıyorlar akılda, kimisi hiç kalmıyor. Çünkü artık az sayıda şöhreti lanse etmek, kapris çekmek medya endüstrisi için karlı değil. Herkesi “bak sende şöhret olabilirsin, yürü evladım” diye pişpişlemek, sonra da bunları izlettirmek çok daha ucuz, etkili ve kazançlı. Şöhret olabilmek için köyündeki tarlasını satıp savanlar artık eski, herkesin bildiği hikayeler zaten.

Her geçen gün, insanların kompleksleri artıyor, üstelik kompleks arttıkça bunu kamufle etme becerisi de doğru orantılı olarak yükseliyor. Heykel gibi hatunla oturup konuşuyorsunuz, zannedersiniz böyle birinin zerre kompleksi yoktur, azıcık eşeleyince iki uyduruk SMS için bile kul köle olacak biriyle, son derece hasta bir ruhla göz göze geliyorsunuz. Bu düzen kadınları biraz daha fazla vuruyor, zira erkekler için genelde sadece zengin olmak yeterli. Oysa kadınlardan artık sadece güzel olmaları değil, zengin olmaları, ya da “sponsor” bulmaları da bekleniyor. Şu anda Türkiye’de boşanma oranı İngiltere’den daha yüksek; evlenenlerin %50’si daha 1 sene dolmadan boşanıyormuş. Ahlakçı değilim, evlilikler sonsuza dek sürmeli de demiyorum; ama insanlar 1 sene hazırlık yapıp evlendikten sonra, hazırlık yaptıkları süre kadar bile bir arada kalamıyorsa, burada ciddi bir ruhsuzluk vardır diye düşünmekteyim.

Simulation & Simulacra gerçek oldu. Artık insanlar kendileri değilller; kendileri yeterince gerçek ve renkli değil, kendilerinin gözünde. Bir başkasının sureti olmaya çabalayarak ve bunun kompleksiyle başederek yaşamak zorundalar.

Zırvaladığımı düşünenler de vardır; bir estetik cerrahla konuşun derim; kaç kadın “Angelina Jolie” dudağı, ne bileyim Shakira göbeği filan istiyormuş, üşenmeyin sorun.

Ünlü dolandırıcılar,dolandırıcının doğası,catch me if you can…

gerçek abagnale-di caprioAslında çok uzun yıllardır dolandırıcılığa ilgi duyuyorum. Nasıl bakarsanız bakın, ünlü (ve başarılı) dolandırıcılar incelenmeye değer insanlar. Bende bu ilgiyi yaratan, Scoundrels and Scalawags isimli bir kitap oldu. Sahafları dolaşmayı severim çünkü normalde piyasada bulamayacağınız birçok kitabı buralarda bulmanız mümkündür. Bu kitabı da öyle biryerde buldum; 640 sayfa ve dili de oldukça ağır. 40′ın üzerinde son derece ilginç dolandırıcılık hikayesi ve son derece “renkli” dolandırıcı var. Türkçe’ye çevrilse listelerin tepesine oturacak bir kitap.

Dün gece, “Catch me if you can” i seyredince, dolandırıcılar ve dolandırıcılık üzerine yazma isteğim tekrar alevlendi. Frank William Abagnale’ın hayatı, son derece eğlenceli ve gerçekçi bir şekilde anlatılmış. Hatta, “kılkuyruk” dediğim Leonardo di Caprio’nun “oynayabildiğini” bu filmde gördüm. Gerçi “star” havası yaratılan oyuncuların popüler filmlerde abartılı ve kötü oynamalarını normal karşılıyorum; çünkü genelde bu tip filmlerin izleyicileri başarılı bir sinemacılık filan değil, atraksiyon arıyor. Sanırım sırf bu yüzden, birçok ünlü oyuncu, para bile almadan, ciddi yönetmenlerin pek bilinmeyen filmlerinde oynuyorlar. İşte oyuncu kalitesini değerlendirmek için böyle filmleri seyretmeniz gerek; zira burada oyuncular sinema dilindeki adını bilmediğim, ama benim uydurduğum “overacting” tuzağına düşmüyorlar.

Elbette, Catch me if you can’den bahsedince Tom Hanks’i atlamamak gerek. Genelde sevmediğim bir oyuncu olsa da, o da burada “konuşturmuş”, hatta “öttürmüş”. Rolü fazla olmasa da, pek tanınmasa da, seyredince elini öpesim gelen adamlardan biri de Christopher Walken. Bence filmin “görünmeyen” yıldızı o. (Aynı zamanda önemli bir dansçıdır Walken). Bu filmle en iyi yardımcı oyuncu ödülü aldığını az önce öğrendim.

Giovanni Giacomo Casanova’nın da büyük bir dolandırıcı olduğu rivayet edilir; hatta Casanova’dan bahsederken sanırım bu konuda bir miktar detay verdim.

Ama benim “şahsi favorim”, Ferdinand Waldo Demara. Aslında hayat hikayeleri ve yaptıkları işler Abagnale ile müthiş benzerlik gösteriyor; lakin Ferdinand Demara Abagnale’dan epey önce yaşamış. Açıkçası dolandırıcılara sempati besliyor değilim; ama özellikle bu iki adam, son derece dikkat çekici bazı özelliklere sahipler. Her dolandırıcı gibi, çok zeki, insanlarla kolay ilişki kuran, güven telkin eden yapılarının yanında, istisnai özellikleri el attıkları işlerde başarılı olmaları. Bu adamlar genelde şiddet kullanmıyor, hatta dolandırdıkları insanlar tarafından bile bazı durumlarda “sevgiyle anılıyorlar”. Bence dolandırıcılığın psikolojisi çok dikkatle incelenmeli; bu sayede bilhassa aşkla ilgili ciddi sonuçlara varılacağını düşünüyorum!

“Kariyer” konusu, Demera’da çok daha baskın, zira Abagnale sadece kalpazanlık konusunda uzmanlaşırken, Demera tıptan psikolojiye kadar birçok alanda “uzmanlaşıyor” ve özellikle orduda doktor olarak büyük yararlılıklar gösteriyor! Genelde bu tip dolandırıcıların son derece yüksek IQ’ya sahip oldukları, borderline kişilik özellikleri sergiledikleri, olağanüstü egosantrik oldukları benim kişisel gözlemim. Belli bir alanda “çalışmak” istediklerinde, genelde çok kritik ve aynı zamanda pratik birtakım bilgileri ustalıkla ve kısa sürede seçip edinebiliyorlar. Hemen hiçbiri doğru dürüst bir eğitim almamışlar, herhangi bir konuda uzmanlıkları yok (en azından dolandırıcılığa ilk başladıkları zamanlarda!). Enteresan bir anektod; Sherlock Holmes’de hikayelerinde bu tip biri olarak anlatılır. Sözgelimi, kimya alanında bazı çok temel bilgiler dışında, çok az insanın bildiği birtakım sofistike bilgilere de sahiptir ama bir kimyagerin daha birinci sınıfta öğrendiği çoğu şeyi de bilmez.

Ferdinand Demera ile ilgili detaylı birşeyler yazmak istiyorum; çünkü gerçekten çok ilginç bir hayatı var. Abagnale gibi, Demera’nın da hayatı filme çekilmiş; ancak Tony Curtis’li film anladığım kadarıyla pek ses getirmemiş.

Verimsizliğimizin göstergesi olarak PageRank!

scribus  logoSon günlerde “TurkishNet” te en çok konuşulan konu, “Pagerank ne olacak abi”. Internet demeye dilim varmıyor; çünkü bizim router’lardan geçen trafiğin %80′i MSN geyikleri, porno indirme ve bunun gibi envai çeşit ıvır zıvırdan ibaret.

Dünya kadar blog var; kadınlar yemek tarifi, 3.sınıf şiir,örgü-dikiş-nakış,cilt bakımı mevzularından başlarını alamazlarken, erkeklerde fiks Wordpress olayına odaklanmış. Sanki wordpress’i dile getirsek, yazacak çok şeyimiz varmış gibi!

Pagerank’i 4-5 olan blog/site, kendini “alemin kralı” olarak görüyor ve bunlardan link almak için derhal yalaka grupları oluşuyor. Türkçe Wordpress’te ekli bazı bloglar* (ilk kurduğunuzda blogroll’da çıkan listeden bahsediyorum), her kurandan otomatik Technorati ping’i aldıkları için dünyada ilk 500′e filan girmişler; ama onlara sorsanız “ben büyük üstadım, senelerdir blog yazıyorum, Türkiye sadece beni okuyor”.

Bakın “Google bana logo yapsana” diye kampanyalar başlatıldı, yok efendim Google bizi bilmemne servisinden kaldırdı diye tafra yapıldı. Yarın öbürgün Adsense filan da kalkar, başta seviniriz “oh meydan bizim çocuklara kaldı” diye, sonra o şirketler de iş filan bilmedikleri için batarlar, bugün yine 3-5 kuruş kazananlar bakkaldan marketten reklam koparma derdine düşer. Kabul edelim ki, sığ işler peşindeyiz. Sığ şeyler yaptığımız içinde, piyasaların derinliği yok. İstisnalara da yer vereyim; ebay kalkıp gittigidiyor’a ortak oldu. Yonja’nın sahibi İngilizler. Onlar Türklerin dostluğunun hiçbirşeye değişilmeyeceğini filan bildiklerinden yatırım yapmadılar; çünkü geyik ve alışveriş delisiyiz ve bunun dışında da pek bir numaramız yok.

Girip bakıyorum dünya kadar bloga, kimisi blogroll’u komple kaldırmış, kimisi başka bir sayfa açıp oradan link vermiş. Mesela, yazı içinden başka blog/sitelere link veren adam yok denecek kadar az. Aman, başkasının bloguna gitmesinler, pagerank’i artmasın, mazallah Technorati’de yükselmesin.

Fimlerde olur ya, herif Afrika’da 15 tane kıçı çıplak adamın kralı, kafasında tenekeden taç var. Bizimki de o hesap.

Memlekette en kralının pagerank’i 6. Sourceforge 9. Adobe 10. Çoğu power user takılanın adını bile duymadığı Scribus ise 7.

“Onların içeriği İngilizce” gibi zavallı bir mazeret üretmeden önce, yabancı blogları bir gezip, adamların nasıl “gönül rahatlığıyla” link verdiklerini görün. Herhalde, Adobe bu insanlara mail atıp “baba bana link ver, ben de sana vereyim, olur mu ha?” demiyor. Emeğe saygı lafını çok seviyoruz ya! “Ooo hadi ama beyler, bu etekaltı görüntülerini Şişli-Taksim otobüsünde bizzat çektim, nerede emeğe saygı?”, “Büyüksün baba +REP”, “Teraziye tıklamadan linki göremezsiniz”, “tıkladım kardeş, link çıkmadı, rep’de verdim valla yok”.

Zamanında dergi çıkardık, 2-3 ay içinde bayağı bir aldık yürüdük. O zaman, kimsenin uğramadığı ama güzel işler yapan çeşitli sitelere davetler yaptık, hatta birleşelim, bizim ismimiz yürüsün gibi de derdimiz yok, başka site açarız dedik. Kimse yanaşmadı. O süre zarfında bahsettiğim sitelerin bir kısmı kapandı. Biz de yürütemedik, çünkü insan gücü yoktu. Bugünlerde yine siteler açılıyor, birer ikişer yazılar yazılıyor. Çoğu yine birkaç ay içinde kapanır giderler. Çünkü, artık insanların tek başına kahraman olabildikleri dönemleri geçtik!

Yani Türkiye’de bir ars technica, smashing magazine, engadget çıkarmak çok mu zordur? Wordpress gibi bir blog altyapısı, Joomla gibi bir CMS yazılamaz mı? Teknik olarak bunlar aslında gayet basit işler. Ama bu kadar insanı biraraya toplayamazsınız. Çünkü çoğu insan, 3 nüfuslu krallığında tek başına kral olmak ister.

Bu her alanda maalesef böyledir. Mesela üniversitede altında arabası olan solcu harçları protesto eder, evindeki koltuğu satıp harç parasını anca denkleştiren sağcı onu sopayla döver.

Bu kadar “bilgisayarcı” adam var, hala parayla satılan dergilerin Internet siteleri dolup taşıyor. Halbuki 8-10 adam bir araya gelse, silindir gibi ezip geçecekler. Bana inanmayan, Alexa’da Pozitif PC’nin 4.-5. sayıları çıktığında, ne kadar hit aldığına, Alexa’daki sırasına baksın, bunları o dergilerin Alexa rankleri ile kıyaslasın. Kaldı ki, biz o zamanlar Alexa, Pagerank filan gibi kavramlara karşı son derece soğuk ve yabancıydık. Bunun şu an yaşayan örneği olarak shiftdelete.net filan da var.

*”Rica minnet bloglarını ekletenler” kısmını burada değiştirdim; çünkü Hasan Karaboğa onların arkadaşları olduklarını söyledi. Bunu hala tasvip etmiyorum, zaten değişikliği o yüzden de yapmadım. Bu değişikliği yapmış olmamın nedeni, konunun teknik olarak Hasan’ın demiş olduğu gibi gelişmiş olması. Benim sorunum, bunların X ya da Y kişileri olması değil, “örnek blog” olarak koyulan blogların, blogroll’u olmamasıydı. Hasan da bu konuda benimle aynı fikirde olduğunu, gereken değişiklik için çaba göstereceğini ifade etti. Herzaman aynı fikirde olmayabiliriz; olmamız da şart değil. Ama Hasan Karaboğa’nın düzgün bir insan olduğunu bildiğimden, onu rahatsız eden bu ifadeyi kaldırdım. Aslında en doğrusu, baştan bunu Hasan’a sorup yazmamdı, bu konuda hatalı olduğumu kabul ediyor ve özür diiyorum. Öte yandan, sormamış olmamın nedeni de kasıt filan değil, gerçekten aklıma gelmemiş olması.  

7, toplam 19 sayfa«123456789101112131415»...Last »