* You are viewing the archive for the ‘öylesine’ Category

Magnezyum, büyülü mineral – ve depresyon…

Şöyle bir hikaye anlatılır: Çoğu araba delisi bile bilmez ama orijinal M3 jantlarında çok yüksek oranda magnezyum var. Magnezyumu belli bir ısıya çıkarabilirseniz, inanılmaz yanıcıdır. Hatta ABD filmlerinde gördüğünüz, gece helikopterlerin filan iniş noktalarını işaretlemekte kullanılan çubuklar magnezyumdan yapılırlar. Neyse dönelim hikayeye: kız arkadaşıyla Alplere giden bir İtalyan, BMW M3′yle yoldan çıkıyor ve biryerde mahsur kalıyorlar. Yoğun tipi filan olduğundan helikopterler kayıp çifti bulamıyor, sonunda bizim İtalyan BMW M3′ün jantlarını sökerek yakıyor ve kuvvetli ışığı gören helikopterler çifti bulup kurtarıyor (helikopterler kurtarmıyor tabi; henüz öyle bir otomasyon yok:P)

Güzel bir hikaye ama pek akla yatkın değil. Birincisi, magnezyumu tutuşturmak için çok yoğun ısı gerek ve BMW M3′ün fren disklerinin yaydığından fazla bir ısıyı üretmek, tatile giden bir çiftin imkanlarıyla olası gözükmüyor. Bir de, M3 jantlarında o kadar magnezyum olduğundan emin değilim. Son olarak, metalurji mühendisi filan değilse, kimsenin aklına jantları yakmak gelmez. Üstüne üstlük, çoğu İtalyan, BMW’sinin jantlarını yakmaktansa donarak ölmeyi tercih eder!

Magnezyum zaman zaman thermite yapımında da kullanılıyor. Thermite, nisbeten düşük sıcaklıkta ısıttığınızda, aşırı yüksek sıcaklıklara çıkabilen bir toz. Genelde daha ucuz olduğu için yakıcı olarak aluminyum tercih edilse de, magnezyumda kullanılabiliyor. Tipik olarak, 600 dereceye kadar ısıtılan termit, 2500 derece gibi sıcaklıklar yayabiliyor. Bu sıcaklıkla dökme demir bir kasayı üretmeniz mümkün, ileride kariyerini hırsızlık alanında geliştirmek isteyenler, daha fazla bilgiye ulaşıp nasıl yapıldığını da bulabilirler(!). Aslında yapımı son derece basit; demir oksit (pas) ve aluminyum tozunu doğru miktarda karıştırmak yeterli. Elbette, doğru orantının ne olduğunu söylemeyeceğim(!).

Magnezyum, sağlık sözkonusu olduğunda, yararları oldukça yeni keşfedilmiş bir mineral. Piyasa pek de işe yaramayan bitki özlü haplardan, E vitaminlerinden filan geçilmese de, magnezyum hapları bulmak o kadar da kolay olmuyor.

İlginç bir anektod daha: sanırım 1994 Avrupa Kupasıydı; Almanlar inanılmaz bir tempoda  futbol oynuyor, hatta seyredenleri bile yoruyordu! Turnuva boyunca bu performans doping iddialarına neden oldu; birkaç sene sonra Alman Milli Takımının doktoru, enerji içeceklerine çok yüksek oranda magnezyum eklediklerini açıkladı.

Magnezyum eksikliğinin en bilinen belirtisi yorgunluk ve kramplar. Öyleki, bacağıma neredeyse 15 gün önce kramp girdi ve açıkçası hala aynı yeri yoklayıp geçiyor. Bu arada, özellikle son 1 haftadır inanılmaz derecede depresif ve sinirliyim. Dikkatim son derece dağınık olduğu gibi, basit işleri bile yapmakta güçlük çekiyorum.

Bu sabah yürürken, oldukça sıradan bir hareket sonucu diğer bacağıma giren kramp, son derece ciddi bir magnezyum eksikliği çektiğimi -nihayet- bana hatırlatabildi. Yorgunluk, sinirlilik,kramp, depresif ruh hali, performans eksikliği (her konuda!) gibi sorunlarınız varsa, sebebi çok büyük ihtimalle magnezyum eksikliğidir. Magnezyum, B vitamini gibi yediğimiz herşeyde bulunan bir mineral değil. Özellikle biz Türklerin beslenme şekli, ciddi magnezyum sıkıntısı doğurabilecek şekilde.

Eser miktarda unlu gıdalar ve süt ürünlerinde bulunsa da, en iyi magnezyum kaynakları ıspanak ve fındık.

Bu blog nasıl çalışır: Blograzzi, link değişimi ve “genel prensipler”

Uzun zamandan sonra ilk kez Blograzzi’yi açtım. Neredeyse 3 aydır özel mesajları kontrol ettiğim yoktu; “beni de eklesene” tarzı tonla özel mesaj gelmiş.

Burada antrparantez, Blograzzi ve Inveon’a değinmek istiyorum.

Blograzzi sistemini beğenmiyorum, neden beğenmediğimi de defalarca yazdım. Öte yandan, Inveon ve Blograzzi’yi ayrı tutuyorum. Kısaca şöyle söyleyeyim; birine iş vermem gerekse, Inveon çalışmak isteyeceğim şirketlerden biri olurdu. Epeyce maillaştık, bu esnada bazı cevapların geçiştirme olduğunu düşünsem de, bu genel görüşümü değiştirmez. Inveon, nazik insanların çalıştığı, işini ve diğer insanları önemseyen, ciddi bir şirket. “Beğenmediğim şirketler” ve “profesyonel olmayan şirketler” ayrımını doğru yapmak gerek. Örneğin, Microsoft beğenmediğim bir şirkettir, ama 1-2 kere işim düştüğünde cidden sorunu çözmek için çaba harcadılar. Çözememiş olmaları çok önemli değil, sonuçta ben sorunları kendi imkanlarımla çözdüm. Ama profesyonel yaklaşımlarından memnun kaldım. Her şirketin açmazları var, benim değer verdiğim herzaman için iyiniyet…

Bunu neden yazdım, çünkü Inveon’dan gelen özel bir mesajı, çok uzun zamandır kutuyu açmadığım için görmemişim. Bundan dolayı da rahatsızlık duydum, çünkü istemeden de olsa, eleştirdiğim bazı şirketlerle aynı duruma düştüm.

Herneyse, asıl konuya geçelim.

Bu blog benim özel alanım. Çoğunuzun da bildiği üzere, çok farklı konularda ve düşüncelerimi “minimum düzeyde filtre ederek” aynen yazıyorum. Blogumu ekonomik bir değer haline getirmek, ya da herkese illaki okutmak gibi bir çabam yok.

Onun için lütfen bana mail,msn ya da Blograzzi’den mail atarak link değişimi teklifleri yapmayın. Buna hiç sıcak bakmıyorum. Ama varlığınızı hatırlatacak mesajlar atabilirsiniz, blog okumaya üşenen biri değilim. Beğenirsem de, karşılık beklemeden link veririm zaten. Haberiniz bile olmaz.

Öte yandan, ağzıyla kuş tutsa, çok beğensem de link vermeyeceğim bloglar var. Blogroll’u olmayan bloga, ya da bunu başka sayfaya taşıyarak aklı sıra çakallık yapanlara kesinlikle link vermiyorum. Blogroll, blogun namusudur, kaldırırsanız olmaz. Bu ne demek biliyor musunuz, ben yazarım yalakalar link verir, ben de kimseye bir bok vermem, nalıncı keseri gibi sadece kendime yontarım demek.

Güzel blogu olduğu halde, yazmaktan çok reklam-pazarlama derdine düşmüş olanlara da link vermiyorum. Bu da, sürekli kendi reklamını yapmak için yanıp tutuşan insanlara benziyor. Blog kişisel birşeydir, yaptığınız işi koyun ortaya, bırakın gırtlaklarına basılmadan insanlar özgürce karar versinler.

Şunu da söyleyeyim; link takasına ihtiyacım yok. Neden yok derseniz, birincisi pagerank olayına hiç inanmadım. Artık Google’da inanmıyor demekki, Orion algoritması diye birşey attı ortaya. Ayrıca, link takasına hayatını veren insanların çoğundan çok daha “baba” bir kaynağa sahibim: sourceforge.net’de, Pozitif Linux öylece duruyor. Dün gece dağıtımı oraya upload ettim, işim olduğu için de çok uzun zamandır sayfa yapmadım. Bahsettiğim sourceforge’un pageranki 9! Bu işleri iyi bilenler yorumlasınlar, pageranki 9 olan bir siteden kendi sitenize link aldığınızda, en az 2 puan alırsınız. iwebtool’a göre beklenen Pagerank’im 5. Sourceforge’dan link versem, hadi 7 olmasın da 6 olsun. Benim bildiğim kadarıyla, Türkçe wikipedia dışında pageranki 7 olan bir site yok. Uğraşsam bunlarla uğraşırım, ayrıca Haziran ayından beri sourceforge’da hesabım var; bunca zaman hiçbir girişimim olmamış.

Yine çok meraklı olsam, Joomla’dan da link alırdım; reklamstore reklam eklentisini koyarak (Joomla’nın pageranki 7) yine bayağı bir pagerank artırırdım.

Kısacası, ondan bundan link almak için hayatını tüketenler boşuna uğraşmasınlar. Internet’te oldukça adil bir sistem var. İyi ve bol içeriği, özgün içeriği olan kazanır. Nitekim, şişirme yöntemlerle pagerank yükseltenlerin pagerankleri geçtiğimiz aylarda 1-2 puan düştü; iwebtool’a göre, pagerank güncellemesi olursa, daha da düşecekler.

Allah belanızı versin

15-20 güm önce mahallenin köpeklerinden biri doğurdu. Yakından takip etmedim ama başta 3 yavru vardı, bugün bir tane gördüm.

Mahallenin “piçleri”, bu yavru köpekleri alıp boyunlarına tasma takıyor,eziyet ediyorlar. Geçenlerde 3-5 tanesini kovaladım, bir tanesinin gırtlağını sıktım.

Bugün daha da delirdim. Bu sefer başka bir grup, yanlarında iki köpek daha. Bizim yavruların anneleri kovalıyor, bunlar geri geliyorlar. Cama çıkıp küfür ettim önce, gitmediler. Sonra aşağı indim. Annesinin şerrinden sıkılmış olacaklar ki, gidiyorlardı. ELebaşları görünen çocuğu yakalayıp fena halde silkeledim, aslında dövmeyecektim, biz birşey yapmıyoruz filan diye yalan söyleyince yapıştım gırtlağına…

Diğerleri arkadaşlarını bırakıp kaçtılar (biz çocukken kaçmazdık). Bırakınca o da kaçtı ama köpeklerden biri onlarla gitmedi.

En fazla 6 aylık bir hayvan. Son derece sevimli,zeki,insan canlısı. Belliki Alpha Puppy. Boyundaki çanta kayışını çıkardım, sonra kendi tanıdığım çocuklara teslim, ellerine de 3-5 kuruş verdim karnını doyursunlar diye.

İtoğlu itler köpeğin kulaklarını kesmişler.

Böyle piçleri gördüğünüz yerde eşek sudan gelinceye kadar dövün. Çocuktur demeyin, ağzından burnundan kan getirin. Çünkü bunlar insan değiller.

Hergün defalarca bunlar gibileri uyarıyorum, adam gibi karşıma alıp konuşuyorum, birşey değişmiyor. Bunların aileleri de insan değiller. İnsan olsalar, böyle piçler yetiştirmezlerdi.

Bunlar laftan anlamıyorlar, bugün el kadar hayvanlara eziyet eden bu piçler, ileride emin olun terörist, canlı bomba, hırsız, cani ya da tecavüzcü filan olacaklar. O yüzden köteğe şimdiden başlayınki, korkak it gibi köşelerinde ezik ezik kalsınlar, insanlara ve hayvanlara eziyet edecek cesareti kendilerinde bulamasınlar.

Az önce inip tekrar durumunu kontrol ettim. Fotografta da gördüğünüz gibi, yeni sahipleri tarafından oldukça iyi bakılıyor:)

Bugün Internet’te ne yaptım: Internet salağının günlüğü

-Sabah kalktım. Garanti Bankası’ndan havale bekliyordum, ama mail gelmiş. “Hesabınızda bir hata var, lütfen kredi kartı bilgilerinizi ve şifrenizi grantibankasi@hotmail.com adresine gönderin” demişler. Salak banka. Hemen yolladım. Ulan hem Internet neyin kullanamıyorsunuz, hem online bankacılık yapıyorsunuz.

-Kahvaltı ettim, canım sıkıldı. İçime bir yalnızlık hissi çöktü. Hemen bayan arkadaş bulayım dedim. Google’a “bayan karı kız arkadaş istanbul seksi msn adreslerini bul bana ver” yazdım. Salak google ancak bir sayfa bulabildi. organharvesting.net. Girdim siteye, çok hoş bayanlar var. Hemen Türkiye diye arattım. Jülyet diye hatun buldum hemen ekledim MSN’ye. Biraz sohbet ettik, hatun bana hasta oldu. Resim var mı dedi. Var dedim, Polat Alemdar’ın resmini yolladım. İyice yamuldu tabi. “Böbreklerin sağlam mı?” dedi. Ayıpsın dedim, böbreklerim de bütün organlarım gibi tokmak misali dedim. Gülücük ekledim. Hemen anladı tabi haspa. O da güldü. “Seni çok arzuluyorum” dedi. “Yavaş kızım, ramazan şimdi, iftardan sonra” dedim. Tamam dedi. Nerdesin sen dedim. Sulukule’de bir otel söyledi. Gece gidiyorum, artık sabah haberleri alırsınız. Hatunda iyi parça, resmini de yolladı. Aşağıya koydum.

-Sakata gelmeyelim dedim, Internet’te Viagra alacak yer aradım. Taksim’de bir arkadaşın MSN numarasından kontak kurdum, buluştuk. 2 tane aldım. Tanesi 30 kağıt,iyi para. Yalnız salaklar hapa yanlışlıkla Vıyakla yazmışlar. Ulan sanki Çin malı, hiçbiryerde kalite kalmadı arkadaş.

-Bizim mahalleden Cemil (badi Cemil) blog açmış. Abi çok havalı oluyor, sende aç dedi. Hemen blogcu.com’dan hesap aldım. Ning.com diye bir site varmış, orada Türk blog yazarları toplanıyormuş. Yabancı artistlerin fotolarını indirip profilime ekledim. Cemil “abi İstanbul’un yanına bir de Amerika yaz, şimdi moda daha havalı oluyor” dedi. Tamam dedim, Yer kısmına “İstanbul - Buruklin / ABD - Mençeştır Yunaytıd-İngiltere” yazdım. Salak Cemil düşünememiş İngiltere’yi, ben düşündüm yazdım. “En güzel aşk SMS’leri” kitabından bloguma şiir ekledim. Sizi de beklerim; romantikserserihamza.blogcu.com.

-Canım sıkıldı, mahalleden arkadaşları aradım, hadi lan mynet’te okey oynayalım dedim. Biraz oynadık, Internet kesildi, kahvede devam ettik.

-Nijerya’dan bir mail aldım. Bir adamın 2 milyon dolar parası varmış ama siyasiymiş, parayı çıkaramıyormuş dışarı. Hamzacım sen çıkarırmısın demiş. Tamam orasını merak etme diye cevap attım. Yalnız parayı bankadan çekerken 5.000 dolar komisyon vermesi gerekiyormuş, üstünde nakit yokmuş. İçinden alsınlar dedim, Nijerya’da peşin para vermeden banka işlemi yapılmazmış. Zaten bir tek biz Türkler pratiğiz, herifler hesap kitap bilmiyor. Merak etme sen dedim, araba alacaktım onun parasından 5000 dolar yolladım.

-Ali abiye bir Powerpoint dosyası yolladım,bende açınca bilgisayarın ekranında mavi ekran üzerinde birşeyler yazıyordu. Ali abiden cevap gelmeyince almadı herhalde diye telefon açtım. “Eşşoleşşek bilgisayar çöktü” dedi.

Ben şimdi yengenize gidiyorum, gelişmeleri sabaha yazarım.

Ezik müdür

Bizim okula yeni müdür geldi. Bizim okul dediğim, yandaki ilkokul. Camide, okulda benim çalışma odasının içinde. Onun için sessizlik aradığımda klozette oturuyorum mecburen.

Geçen seneki saatlerce eşek gibi anırır, tepemi attırırdı. Özellikle Cuma günleri okul çıkışı. Adam bir başlıyor, akşama kadar. Assolist olmak istemiş, olamamış, okula müdür olmuş. Bende dayanamayıp fena halde küfür etmiştim camdan, aman siz yapmayın, büyük suçtur. Hani Türk filmlerindeki hikaye, Türkiye’de her bir memur tek başına bir devlet eder. Düğmesini koparsan hayatın kayar. Ama arkadaşınki sıkmadı herhalde, gıkını çıkaramadı. Ağzı da bozuktu, zaten birazda o yüzden kıldım. (Benimde bozuktur ama megafonla binlerce kişiye küfür etmedim)

Onun yerine daha “şeker” olduğunu düşündüğüm bir eleman geldi. Okulların açıldığı gün acaip şirindi. Ertesi hafta arkadaşın kolordu komutanı olduğunu öğrendik, ben böyle askeri disiplini askerde görmedim. “Raahaaat” diyor minare sallanıyor, “azzzrooolll” (var bi Trakyalılık) diyor, camlar titriyor. Kendiside bu esnada Dolmabahçe’nin kapısındaki nöbetçiler gibi…

Lakin, bugün ağlamaklıydı. Bağırdı,çağırdı, sesi titredi. Karizması çizildi yani. Bizim müdürün koltuğu paramparça yapıp parçaları da camdan aşağı atmış çocuklar. Lise filan değil, bildiğiniz ilk mektep!

Vah bizim müdürün haline. “Sizde hiç insanlık yok mu” diye inim inim inledi.

İşte o lafı ettiğinde bittiğinin resmidir. Eşittir der, kenarına “ben çok ezik biriyim” yazıverirsin.

Bizde bir Nihal Sarıer vardı, kimyacı. Kadın doçent. O zamanlar bizim sınıfa derse girip ağlamadan çıkan hoca nadirdi. Hatta ezik bir matematikçi eleman vardı, edebiyat hocası Hülya Koçyiğit misali ağlayarak kaçtığında öğretmenler odasına gitmiş, bu da “sıkıysa erkeklere yapsınlar” gibisinden talihsiz bir cümle sarfetmiş. (Sufleyi de veren bir başka hoca, nasıl okul düşünün artık!) Ertesi hafta, o matematikçi de önce küfürler ederek, sonra ağlayarak dersten çıkmıştı!

Lakin Nihal Sarıer başka türlü biriydi. Kadın sınıfa girdi ve bütün sesler kesildi, bir daha da çıkmadı. Bir sene boyunca ne bağırdı, ne kimseyi azarladı. Kimse de saygıda kusur etmedi. En yüksek notu 9 olduğu, ben 3 aldığımda millet “oooovvvv” diye dönüp bana baktığı halde (3 çok yüksek bir nottu, ancak 2-3 kişi alıyordu ve bende çok berbat bir öğrenciydim)

Çocukların %99′u illet tiplerdir. Çocukları sevmediğimden değil; ama aşırı acımasız olurlar ve aslında saygı beklerler. Onları yetişkin gibi görmeyip aptalca şirinlikler yaparsanız, bizim ezik müdür örneğinde olduğu gibi madara ederler sizi. Başa da çıkmanız mümkün değildir; çünkü hem enerjileri, hem hayalgüçleri, hem de konsantrasyonları bir yetişkinden kat kat fazladır (muhtemelen zekaları da öyle, en azından 15 sene önce çok daha zekiydim!)

İşte Nihal Sarıer, daha en baştan uğraşılmaya gelmeyecek biri olduğunu göstermişti. Üstelik onu rahatsız etmenin de bir anlamı yoktu; çünkü gördüğüm en iyi hocaydı. Sınıf ortalaması 2′nin altında olduğu halde, 2 alan adam, normalde 7-8 alan öğrencinin seviyesindeydi. Eğer birşeyi anlamazsanız, kadın sıkılmadan siz anlayana kadar anlatırdı. Ve anlardınız.

Peki notlar niye o kadar düşük diyeceksiniz madem herkes anlıyordu:) Aşırı zor sınavlar yapardı, muhtemelen sorular üniversite düzeyiydi. Yapan da yapıyordu işte, bir kere birinin 9 aldığını biliyorum. Gerçi o basit bir sınavdı, ben de 6 almıştım sanırım.

8, toplam 19 sayfa«123456789101112131415»...Last »