* You are viewing the archive for the ‘öylesine’ Category

Casio Exilim, saniyede 60 kare çekebiliyor!

Casio Exilim’i sevmem. Uyduruk bir dijital kameram var ve SLR + 1-2 objektif alacak kadar param olana dek de “doğrult ve çek” tarzı fotograf makinesi almayacağım. Bu bana komik geliyor açıkcası. Objektifi Carl Zeiss,Hasselblad olsa, fiyatı da 100 dolar olsa, yine niyetim yok.

casio exilim

Üstelik Casio Exilim, ya da herhangi bir Casio kesinlikle ilgi alanıma girmiyor; çünkü Casio’nun fotograf makinesi ya da objektif tecrübesi yok. Objektif üretemeyen, en azından adam gibi objektif üretemeyen bir markanın makinesini -deli ucuz değilse ve ikinci makine olmayacaksa- almam.

Lakin, bu Casio Exilim’in çok istisnai bir özelliği var. Saniyede 60 kare fotograf çekiyor. Detay olarak, videoyu 300 kare çektiğini söyleyeyim, ancak bu beni ilgilendirmiyor.

Birinci makine olmasa da, kesinlikle bu becerisinden dolayı edinilmesi gereken bir model Casio Exilim

.Casio Exilim, saniyede 60 kare çekebiliyor!

Modelini neden yazmadığımı merak edebilirsiniz. Daha belli değil; çünkü bu Exilim henüz prototip.

Detay olarak 6 megapiksel bir CMOS sensörü olduğunu, bunun muhtemelen Sony IMX017CQE modeli olduğunu belirteyim. 12x optik zoomu var ve bataryasız ağırlığı da 650 gr.

Müthiş bir oyuncak, ama hala bir SLR yerine koyabileceğim makine değil Casio Exilim.

Video ise çok etkileyici; hoş benim aklıma çok daha parlak fikirler geldi. Mesela kayarken lastiklerin jant altına katlanmasını, süspansiyonun hareketlerini gösteren bir seri çekim. Ama yine de izleyin, etkileneceksiniz.

[youtube SGup3Q3D7XQ]

Kendin olmak ve yaşam koçluğu

Aynı başlıkta iki geyik lakırdı, farkındayım.

Dünyanın en çok konuşulan şeyidir herhalde, “kendin ol”, “kalbinin götürdüğü yere git”, “hayatı çığlık gibi yaşa”, falan filan. Herkes aynı şeyi sayıklar, kimse de nasıl yapacağını bilmez.

Bunun derdine fazla düşenler yaşam koçu kiralıyorlar, benim için farkı şu: kitabı okumak yerine yazarı tutuyorsunuz, o size anlatıyor! Hayatınızı sizden başkası düzeltemez (geyik bir laf daha!), ama birilerinin mutlaka faydası olacaktır. Ha, genelde herşey beklemediğiniz gibi olacak, boş bir hayat yaşayacaksınız, geride yapamadığınız birçok şey kalacak, önemi yok. Nasıl olsa birgün kabul edeceksiniz. Hemen kabul ederseniz psikolojiniz için daha iyi olur.

Yalnız, kabul etmekle kabullenmek aynı şeyler değil. Örneğin ben, çok güçlü bir herif değilim (fiziksel olarak tam tersini söyleyebileceğim halde!). Beynimde bir kusur var işte, tepkilerim, duygularım, olayları kabul etme ya da atlatma şeklim, hepsi olması gerekenden çok daha şiddetli oluyor. Ama bu zayıflığımı kabul etmek beni daha güçlü biri yaptı. Fark şu ki, içinde olduğum durumu kabullenmedim ve kabullenmeyeceğim. Bununla mücadele edebilirim dedim, herkes herşeyi yapabilir. Önemli olan sıkıntı çekmeyi, bedelini ödemeyi göze almak.

Salt bu zayıflığı kabullensem, köşeme çekilip otururdum. Bunun yerine, başımı belaya sokma pahasına, yeni şeyler denemeyi seviyorum. Her zaman değil, ama seviyorum. Yeterince, en azından…

Hayatı en az benimki kadar çıkmazda olan bir yaşam koçunun, annemin, kız arkadaşımın, köşedeki tekel bayinin tavsiyelerine ihtiyacım yok. Birincisi, bunları defalarca duydum. İkincisi, çoğunun doğru olduğunu biliyorum ama elimden gelen birşey yok. Üçüncüsü, kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi!

Tanıdığım insanların çoğu ağır derecede sorunlu vakalar. Aramızdaki fark şu; onlar kendilerini kandırdıklarında bunun farkında olmuyorlar. Ben ise durumun farkındayım ve kendi yalanlarıma kontrollü olarak inanmayı seçiyorum. Mutlu olup iyi hissettiğimiz yere kadar da sorun yok; elbette daha “farkında” bir hayatı seçmeyi tercih ederdim. Zaten farkındalık düzeyim yüksek ama Mr Spock kadar sert, acımasız olabilmeyi isterdim. Bazen de oluyorum. Ama maaalesef Vulkan’lı değilim, hamurumda bu yok. Arasıra kendinizi kandırmalı, ama yalanlarınızın hayatınızı yönetmesine izin vermemelisiniz. Nasıl, döşermiyim bir Ferrarisini satan enayi kitabı?:) Tamam; bu herzaman işe yaramaz, ama en azından bazen işe yarıyor. Üstelik bazen, sadece bazen, kısa zaman dilimleri bile çok önemli olduğu için, tek bir kere olması bile hayatınızı kurtarabilir.

Tescilli bir hastalığım var, ne olduğunu sanırım ben dahil tam olarak kimse bilmiyor. Daha askere gittiğim ilk gün, “ben çok iyiyim” dediğim halde, bir dizi hap dayadılar. Gerçekten iyiydim; o yüzden ilaçları içermiş gibi yaptım, ama sorun şu ki, sadece kendi standartlarım dahilinde iyiyim. Eğitimli bir göz, bazen herhangi biri, “evrensel standartlara göre” yeterince iyi olmadığımı anlıyor.

Bunu sorun etmediğim gibi, kendi karakterimi seviyorum. Bu son yıllarda gelişen yeni bir durum; çünkü bundan önce hayatımın yarısını pislik yaparak, kalan yarısını da vicdan azabı çekerek yaşadım. Bu durumu kabul ettiğinizde önünüze iki yol çıkıyor: ya adam olacaksınız, ya da mokokoya devam diyeceksiniz. Aslında ikincisinin daha zevkli olduğunu itiraf etmeliyim; sorun şu ki, fiziksel olarak olmasa bile, zihnen kendimi azıcık yorgun hissediyorum. İkinci yolda hiç huzur, rahat uyku, bağlılık gibi şeyler yok. Bu yüzden birinciyi seçtim.

Doğru adam olmaya çalıştığınızda, başınıza garip garip şeyler gelecek; bunu hapisten yeni çıkan (ve islah olmuş olanlar) bilirler. En azından “teorik” olarak hapse girmedim; ama bu duyguyu yaşayanlardan çok dinlemişimdir. Hayatınızı, daha doğrusu kendinizi değiştirmeye başladığınızda hal ve tavırlarınız çok abartılı olabiliyor. Mesela çok iyi ve bol yalan söyleyebilen bir heriftim; şimdi doğruculuk olayını abarttım. Mesela birisi şaka olsun diye “bana kıl oluyorsun” filan dese, “evet, sana acaip kılım, hatta zaman zaman bir bahane yaratıp gırtlağını sıkmak, dişlerini ağzına dökmek istiyorum” diyorum. Tabii kulağa hoş geliyor doğru söyleme eğilimli insanlar, ama gerçek hayatta pek eğlenceli olmadığını söyleyebilirim. Durumu idare etmek için, insanları hoş tutmak için zaman zaman yalan söyleyebilmek gerek.

Böylesi bir durumda sosyal güçlükler yaşıyorsunuz. Herzaman sosyal güçlükler yaşamışımdır; çekingen ya da girgin biri olarak tanımlayamam kendimi. Çünkü bende ikisi de yok. Canım nasıl isterse, içimden ne gelirse, enerji seviyem hangisine uygunsa onu yaparım. Açıkçası bir süre rol yapmayı, duygularımı ve hareketlerimi törpülemeye çalıştım. Sonuç: fiyasko. Artık olmam gerektiği gibiyim. Eskiden tanıştığım 10 adamın sekiziyle iş yapabilirdim, şimdi iki Tanıdığım kadınların 10′undan sekiziyle ilişki yaşardım şimdi bir. Elbette bu bir sorun, hatta çok ciddi bir sorun; ama dediğim gibi herşeyin bir bedeli var. En azından artık zor uyusamda -2 gündür filan uyumuyorum- huzurla, dönmeden uyuyabiliyorum. İş yaptığım, ilişkide olduğum insanlarla çok fırtınalı dönemlerim olmuyor. Evet; hala bir parça anormalim ve çok daha hassas oldum. Ama insanlara iyi ya da kötü, daha hakettikleri gibi davranabildiğimi biliyorum. Geçmişte çok büyük hayvanlıklar yaptım ve hiç haketmeyen insanları müthiş üzdüm. Bu salt kötü olduğumdan değildi; sadece üzerinde düşünecek kadar bile umursamamıştım, çünkü dünyanın benim etrafımda döndüğünü hissediyordum, hatta buna tamamen inanmış gibi yaşamaktaydım.

İnsanlar değişmez lafına aldırmayın, her insan bir noktada değişiyor, değişmek zorunda kalıyor. Bunu tek başınıza gerçekleştirmeniz çok zor. Üstelik, tuhaf hallerinizden dolayı da insanlar sizden kaçacaklar. Önemi yok; çok sıkılınca My Name is Earl seyrediyorum!

Kendiniz olmak zordur yani. Ben neredeyse 30 sene olmadığım birini oynadım. En zor taraflarından biri, eski köpeğe yeni numaralar öğretmek. Böylesi bir durumda kimse kalkıp size destek filan da olmayacak, bunu unutun. Sadece şunu hatırlamak önemli; bazı insanlar doğuştan savaşçıdır. Onlardan biriyseniz, ki öğünmek için söylemiyorum ben öyleyim, işiniz biraz daha kolay. Normal birinden çok daha fazla efor sarfederek olayları çözeceksiniz; yani savaşarak. Diplomatsanız, daha idareci olacaksınız. Ben diplomat değilim ve olmak da istemem; çünkü idare etme psikolojisi bende aşırı sıkıntı ve stres yaratıyor. Birine bir işi yaptırmak için dil dökeceğine, çok daha fazla yorulup kendi yapan tiplerdenim. Her insanın tarzı ve eğilimleri farklı. Siz diplomat olarak rahat edebilirsiniz. Ya da tamamen müsamahasız (take no prisoners!) olursunuz, herkesin bir tarzı vardır. (yok deseler bile vardır)

Bunca laftan sonra tek söylemek istediğim şu: kendinizi X’e beğendirmek için rol yapmayın. Y işinde insan faktörü ağır basıyorsa hayaller kurmayın; o işte ne kadar iyi olsanız da şartlar bir anda aleyhinize değişebilir. Gerçek şu ki insanlar hem çok karmaşık, hem de çok basit. Bu onlara ekstra bir karmaşıklık katıyor; çünkü ne zaman basit, ne zaman karmaşık olduklarını kestiremezsiniz. Bir insana kendinizi tanıtmak istediğiniz gibi tanıtmak için çaba harcarsanız, sonunda çuvallayacaksınız. Kimsede böyle bir enerji ve adanmışlık olamaz. Gerçek şu ki, ne yaparsanız yapın insanlar sizi sever ya da sevmezler. (Sevmeyi genelleyin, aklınıza ağaç altında elele tutuşup 3 santim mesafede birbirine alık alık bakan bir çift gelmesin) Bunu değiştirmeye gücünüz yok. Üstelik ne kadar zıt giderseniz gidin, biri sizi sevecekse ona da engel olamazsınız! Yani bazen şartları olduğu gibi kabul etmelisiniz. En azından ben içinde insan faktörünün fazla olduğu durumları olduğu gibi kabul ederim.

Şimdi dilediğiniz kadar yorum yapabilirsiniz:) Adsense’den hergün binlerce dolar kazandığım için, sıkılmadan cevap veririm. Bilhassa “ama burada kendinle çelişmişin” tarzı yorumlar yaparsanız keyfim üçe-beşe katlanır.

Converse: Giyilmemesi gerek!

converseGiyim kuşam düşkünlüğüm olmasa da, ayakkabı ve parfüme meraklıyım; bunlara para harcamaktan da çekinmem.

Ayakkabıya para harcamak, aynı zamanda “fonksiyonel” bir durum benim için. Çünkü aşırı bir yürüyüş düşkünlüğüm var. Genelde insanlar yürümek için spor ayakkabı giymek zorunda hissediyorlar, yanlış. Kaliteli, kösele ayakkabılarla kilometrelerce rahatsız olmadan yürüyebilirsiniz; üstelik şaşırtıcı şekilde, DESA’larım, ayağımı Gore-Tex Adidas’lardan daha az terletiyorlar. Tek sorun, kösele ayakkabıların soğuklarda ayakları biraz üşütmesi.

Converse çılgınlığını ise anlamış değilim. Geçmişte birkaç kez karşı koyamayarak bende Converse aldım; özellikle uzun konçlu olanlarını da -hala- güzel bulurum. Öte yandan, bu Converse’in, naylon terlikten sonra ayağa giyilen en kötü şey olduğu gerçeğini değiştirmiyor!

Bir kere, keten olsa da, nedense ayak kesinlikle hava almıyor! Havayı içeri-dışarı geçirmemekte büyük başarı gösteren keten, nedense en küçük yağmur ve su birikintisinde tuz gibi davranarak ortamdaki tüm ıslaklığı başarıyla ayakkabının içine sokuyor.

Tabanın üretildiği “naylon” ise, karbon fiberden bu yana keşfedilmiş en enteresan malzeme. Hafif bir sıcakta asfaltın sıcaklığını artırarak ayak tabanınızı pişiriyor, en ufak soğukta ise kendinizi derin dondurucu içindeymiş gibi hissediyorsunuz.converse

Lastik tabana rağmen, tutunma özelliği şaşırtıcı derecede düşük; çünkü son derece kötü bir taban tasarımına -ve muhtemelen malzemeye- sahip. Sıcak asfaltta ise durum değişiyor, çünkü lastik erime kıvamına gelerek asfalta yapışıyor. Bu durumlarda tutunma iyi, sinir bozucu seslere ve tabanlarınızın haşlanmasına aldırış etmiyorsanız sorun yok.

İyi yanları ise yıkanabilmeleri. Gerçi bir faydası olmuyor, kiri muhafaza eden özel bir ipliğe sahip. Nedense yıkandıktan sonra daha pis kokmaya başlıyorlar ve yan şeritler yerinden kopuyor. Ayak kokusu gibi sorunlarınız yoksa, nasıl Bir şey olduğunu Converse giyerek anlamanız mümkün.

Tüm bu beter özelliklerine rağmen iyi satıyorlar. 15 sene önce filan “ohh kurtulduk” derken, son yıllarda -maalesef- yine popüler oldular. Sanırım popülariteleri O.C dizisi kaynaklı ve 13-15 yaşında, el ele gezen kızlar tarafından balon gibi şişirildiler (neden elele geziyorlar, ablacılarmı yoksa başka bir mesaj mı var anlamış değilim, lütfen bilen biri yorum olarak açıklasın)

Terk edildim psikolojisini atlatmak

Terk edildiğinizde iki kötü şey olur: Birincisi, sevdiğiniz ya da sevdiğinizi düşündüğünüz kişiyi unutmak zorunda kalırsınız. Bunun detaylarına girecek değilim, hayal gücünüzle boşlukları doldurun. İkincisi, egonuz ezilir. Bu daha ciddi bir sorun; zira 8 milyar insan karşılığında, sadece bir egonuz var!

Tedaviye iki numaradan başlayın. Unutmayı kendi başına bir faaliyet olarak görenler, bu yüzden başarısız olur ve acı çekerler. Mümkün olduğunca evde durmayın. Alkolden filan kesinlikle uzak durun (alkolik olursunuz ya da aşırı kilo alabilirsiniz). Film seyredecekseniz, komedi ve vurdulu kırdılı filmleri seçin. Hatta 2001, Şeytanın Avukatı filan gibi ciddi filmlerden de uzak durun; çünkü içlerinde illaki “ebedi yalnızlık, dualizm, hede hödö” gibi cansıkıcı öğeler bulursunuz. Pornodan da uzak durun, hatta daima uzak durun.

En iyisi, süper, hatta hipermarkete gidin. “Ulan herkes çift, ben sap” psikolojisine girmeyin. Aslına bakarsanız, tek başına alışveriş edebilmek erkeğin en büyük gücüdür. Kadınlar genelde size ilk kez alışverişte meydan okurlar, istediğinizi almanıza,hatta bakmanıza karşı çıkarken, sepetleri ardı ardına kendi egemenlik alanlarına özgü şeylerle doldururlar. Evli erkekler, bu yüzden genel olarak biraz daha güçsüzdür, sinmiştir.

Reyonlarda beleş birşeyler dağıtıp promosyon faaliyeti yürüten hatunlarla ayaküstü laflayın. Güzel çirkin demeyin, konuşun. Konuşun derken, yavşamayın. “Sucuk çok güzelmiş, ama benim evde bunun menbası var, gel bana seni sucuk prensesi yapayım” gibi gereksiz ve çıkmaz yollara girmeyin. Kibar ve olabildiğiniz kadar seviyeli olun İşlerinin doğası gereği size nazik davranmak zorundalar, bu da ilk günler için yeterli.

Eğer benim gibi bekar ve tek başınıza yaşıyorsanız, artçı şokları da atlattıktan sonra “ava” başlayabilirsiniz. Yine marketleri tavsiye ederim. En iyi saatler, akşam 6-9 arası. Unutmayın, amaç birini baştan çıkarmak değil, sadece egomuzu onarmaya çalışıyoruz! Klasik numaralardan biri, yalnız kadınlardan yemek tarifi almaktır (alyansa bakmayı refleks haline getirmişseniz bundan kurtulun!). Yapmayı bildiğiniz bir yemeği seçin. Mesela, “ya ben patlıcan musakka yapacağım” diye elinizde kabakla gezmeniz komik olur! Sofistike yemek isimleri seçmeyin; birçok kadın sanılanın aksine, yemek yapmayı bilmez. Kek gibi birşey seçmeyin; bu durumda potansiyel sohbet çok kısa olacaktır (Dr Oetker’in kutusunu al, tamam -mersi, iyi akşamlar). Sohbet ilerlerken uzatmanın muhtemel yolları vardır, kasada arabayı boşaltmasına yardım etmek gibi. Arabasına kadar eşlik etmeyi teklif edebilirsiniz, izin verirse işler birazcık yolundadır diyebiliriz. Daha iyisi, kafesi olan yerleri seçmek. Birşeyler içmeyi teklif edebilirsiniz. Sizin için ölecek durumda da olsa fazla ümitlenmeyin; çünkü muhtemelen yorgundur, acelesi vardır, evde birileri yemek bekliyordur. O yüzden hayır’a hazırlıklı olun.

Terkedilme Psikolojisine Giriş:1

Bugün yine terkedildim. “Yine” diyorum, çünkü son 3-4 sene içinde milyonlarca kez filan terkedildim. Zampara olduğumdan değil, aynı kadın bile gün içinde 4-5 kez terkedebiliyor beni.

Aslında “teknik” olarak kimse kimseyi terketmedi. Diyebilirim ki, proaktif davranarak boku çıkacak bir ilişkiyi tesirsiz hale getirdim. Üstelik bunu da oldukça hayvanca bir şekilde yaptım. Kendimden utanıyor filan değilim; osuruktan nedenlerden ötürü hır gür çıkarabildiğim halde -ki senelerdir çok sakin biriyim- bu sefer dibine kadar haklıydım. Sadece ağzımı bozduğumda kendimi bir parça itici buluyorum. Telefondaki ses “daha önemli işlerim var” gibi bir cümle sarfetmemiş olsa, işler çirkin bir hal almayacaktı. Kim haklı kim haksız meselesine girmek gereksiz, halk mahkemesi kurup birini linç etmek amacında değiliz zaten. Sadece bir insana söylenmemesi gereken bazı laflar vardır. Bu da onlardan biriydi. Hayatımda hiçbir kadına “senden daha önemli işlerim var” demedim (evet var; önce Britney Spears’a taocu seksi öğreteceğim, sonra da Gisele Bundchen ile jakuziye gireceğiz, iş programım çok yoğun, artık sekreterimden randevu alırsın, haftaya seni de aradan çıkartırım)

Terkedilmek o kadar da kötü değil. Öncelikle birkaç yüz senelik yatağanla birşeyleri azıcık doğradım, sonra tüp bitene kadar 100 atış filan yaptım. İlk atışlarım çok başarısız oldu, zira hala sinirden titremekteydim. Son atışlardan ise ziyadesiyle memnun kaldım. Paralı asker olarak hizmet verebilirim, hatta çok da hoşuma gider. Paramı verin, cepheyi gösterin, gerisini merak etmeyin. Ölene kadar durmayacak bir psikoloji içindeyim.

Şu an garip bir huzur kaplamış durumda içimi, Zen’i buldum. (Yok, eski kız arkadaşım değil). Genelde böyle oluyor. Sonra çay yaptım. Bir nevi Vietnam’dan dönmek gibi, hani kol bacak filan kopmuş ama “şükür, hala hayattayım” diyecek kadar da gerzek bir ruh hali içindesiniz. Üzerimde tatlı bir yorgunluk var. Kötü giden birşeyler olduğunda terketmek gibisi yoktur. Aslında aynı şeyi iş konusunda da yapacağım bundan sonra. Zira iş olsun, aşk olsun, insanların kendilerini dünyadaki tek canlı olarak görmelerinden bıktım. Uzun yıllardır yapmıyordum ama, artık yamuk yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş herkes için “pain in the ass” olmaya tekrar başlıyorum.

Henüz terkedilmemiş erkeklere tavsiyem, hayatlarında kadınlarla ilgili plan filan yapmamaları. Çünkü kadınların daha önemli işleri var. O yüzden hayatınızda önemli bir hale gelmelerine izin vermeyin. Gelirlerse de çaktırmayın. Aslında bundan hoşlandıkları filan da doğru değildir; kaçan kovalanır.

Alper’in tavsiyesine de uyabilirsiniz. Arnavut hatunlara takılın der Alper. Söylediğine göre “kapıda tepsiyle bekliyorlar abi!”