blog, web, pazarlamaKöşe yazarı nedir, ya da ne olmalıdır?

Dec02

          0 oy

Gazete okumuyor, yerli kanalları takip etmiyorum. Hatta, Türkiye’yi dış basından izliyorum. Bunun faydası yok değil; en basit örnek, düşen Atlasjet uçağı haberini, Reuters sayesinde yerli kanallardan 1-2 saat önce almış olmam. (Ki haber CNN Türkiye üzerinden Reuters’e girdiği halde)

Temel olarak gazetelerle ilgili iki sorunum var: birincisi, hayat siyaset ve Türkiye’den ibaret değil. İkincisi, yazılar son derece sığ. Elbette, birkaç kaliteli köşe yazarını tenzih ederim.

Hemen birinci sorunumu biraz açayım: aldığınız birçok gazetenin logosunun altında, “günlük siyasi gazete” türünden birşeyler yazar.

Siyasetle ilgilenmeyen, bununla neredeyse hava atabilen bir güruh varki, onları hiç hoş göremiyorum. Ankara’da oturan 550 adam, geleceğiniz, alacağınız eğitim, tedavi olacağınız hastanenin kalitesi gibi hayati konularda kararlar alıyor ve siz bu kararlara en azından fikir beyan etme ve itiraz hakkınızla iştirak etmiyorsanız, bence koyundan farksızsınız.

Öte yandan, hayat siyasetten ibaret değil. Hatta, bu hayatın sadece küçük bir kısmı.

Gerçek şu ki, dünyada siyaset, kendi başına havada sallanan bir vakıa filan değil. Siyaset, toplum, bilim, hatta sanat tarafından şekillenen bir alan. Bir örnek vereyim: Japonya’da hakim sınıf olan Samuraylar, kendi siyasi nüfusları zayıflamasın diye, neredeyse 100 yıl ülkeye tüfek girişini yasaklıyor. Gelgelelim, tüfek bir şekilde giriyor ve bu sınıf korkunç bir yenilgiye uğruyor. Bu örnek, basit olarak bilim ve teknolojinin siyaseti nasıl şekillendirdiğine güzel bir örnektir. Siyaset, dünyanın gerçeklerine ancak belli bir süre direnebilir; sonunca o gerçekler tarafından şekillenmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’de bu konuda son derece sağlıksız bir bakış açısı var; insanlar ya siyasetle tamamen alakasız, ya da onu herşeyin üstünde görüyor. Türkiye, çok uzun onyıllar boyunca kendini dış dünyadan izole edip, Türkiye içinde, kendi vatandaşına karşı “herşeye muktedir, güçlü devlet” imajını korumayı başardı. Ancak, Özal’la başlayan ve AKP ile hızlanan dışa açılma süreciyle, “dünyanın gerçekleri” ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu kaçınılmazdı. Nitekim, Sovyetler ve Çin gibi, son derece kapalı ve faşist-komünist rejimler bile halk baskısına karşı duramadılar. Bizde bu açılma, halk baskısı yoluyla değil, batının kurum ve değerlerine uymak zorunda kalma baskısıyla oldu. Bu, kötü bir baskı değildir.

Bunca laftan sonra söylemek istediğim şudur: ne kadar direnirseniz direnin, bir ülkenin iç siyaseti bile, en nihayetinde dünya ile birlikte şekillenecektir, şekillenmek zorundadır.

Bu durumda, siz siyaseti herşeyin kaynağı olarak görürseniz, dünyadaki ekonomik, fikri, sosyolojik ve bilimsel-teknolojik olguları kavrayamazsanız, 1 sene sonraki siyasi tabloyu da görmeniz olası olamaz. Yaptığınız şey, kahve siyaseti olur.

İşte bu kahve siyaseti yüzünden, köşe yazarlarının çoğunu okumam, sevmem.

Bugün çoğu köşe yazarının e-mail adresi yoktur. Olanlarında %99′u atılan maillara cevap vermez; hatta okuduklarından bile şüphe duyarım. Çünkü az-çok hemen hepsinde, Internet’i küçümseme hastalığı vardır.

Yine çoğu, GNU felsefesinin ortaya koyduğu yarı-sosyalist ve başarıyla uygulanan iş modelini anlamaz, hatta bilmez bile.

Köşe yazarlarının çoğu bilimle filan da ilgili değildir. Birçoğu mühendisleri kaba saba, donuk bulur mesela.

Çoğu sosyolojiyi, psikolojiyi merak edip inceleme zahmetine girmemiştir; AKP’ye %47 oy çıkınca inanamaz, halkının yarısını basitçe “göbeğini kaşıyan ayı” ilan eder.

İlhan Selçuk gibi solcu olma iddiasında olan biri statükoyu savunur ve CHP’yi, hatta MHP’yi yere göğe koyamaz.

Genel olarak Türk basını, kıta Avrupa’sındaki sosyolojik olayları görmez, görse de yorumlayacak birikimi yoktur. Almanya, Avusturya gibi ülkelerde özellikle 90′lardan sonra tırmanışa geçen faşist eğilimleri gördükçe bunların nedenini salt “bizim Türkler ter kokuyor canım” diye yorumlayabilir; Fransa’daki getto direnişlerini “çapulcular vandalizm sevdasına kapıldı” diye teşhis eder.

O yüzden, bu adamların çoğu okunmaya değer bir şey yazmaz, yazamaz.

Gelelim sığlık konusuna.

Sığlık, köşe yazarlarının büyük çoğunluğu, “çok yönlü olmaya” özendiğinde ortaya çıkar. Örneğin, sinemadan bahsetmeyi, izlediği filmin gösterildiği sinemanın koltuklarından bahsetmek sanır. “Efektler çok iyiydi, konuştum sahibiyle en iyi ses sistemini getirtmişler” gibi fevkalade yorumlar yapar. Çünkü sinemadan bahsedecek bir birikimi yoktur. Çoğu insan da bu adamları ciddiye alır; çünkü yazdıklarını anlayabilmektedirler! Öyle ya, “koskoca” köşe yazarının yazdıklarını anlamak bir gurur vesilesi olmalıdır! Köşe yazarı da bu olguyu çok güzel anlamış ve sömürmenin yolları üzerinde uzmanlaşmıştır!

Bahsettiğim köşe yazarlarının çoğu kitap filan da okumazlar; çünkü gece hayatından, manken bozmaları ile takılmaktan, orada burada yiyip içmekten vakit bulamazlar.

Bir de, Umberto Eco’nun köşe yazılarına bakın. Bizde de Çetin Altan gibi, Engin Ardıç gibi büyük üstadlar da var. Bu listeye 10 kişi daha ekleyebilirim. Ama hepsi bu kadar. Ki maalesef Engin Ardıç’ta, Internet’i ıskalamıştır.

Ben köşe yazarının vizyonu, kültürü ve beyni olanını severim!

Haberin kralını Reuters’den alıyorum ve yorumlayacak zekaya da sahibim; bir aklıevvel, bana haberi yorumlamaya çalışmasın.

O haberi alıp, “dünya gerçekleri” ile, enine boyuna harmanlayıp değişik bakış açılarıyla ve saf gerçekle ortaya koyamıyorsa, yaptığı safsatalarla gözümü yorup vaktimi harcayacak değilim.

Bir köşe yazarı, bilgisayarların nasıl olması gerektiğini de yazabilmeli, iyi şaraptan ve zeytinyağlı dolmadan da anlamalı, evrim teorisini de açıklayabilmeli, siyasi akımların neden yükseldiğini de görebilmeli. Bunları yapamıyorsa köşe yazarı olmasın; zira ondan alacağım bilginin katmerlisini bilgisayar mühendisinden, sosyologdan, biyologdan, ev kadınından, degüstatörden de alırım ben!

Elbette bunların hepsinde uzman olamaz, olmasına da gerek yok zaten. Ama siyaset gibi safsata üretmenin, demagoji yapmanın kolay olduğu bir alanı seçip, atıp tutmak da yok! Siyaset yazacak adam, dünyayı, insanları, bilimi, sanatı, tarihi de bilecek. Üstelik, her gün siyaset yazma ucuzluğu da yapmayacak.

Köşe yazarı, rönesans adamı olmalı; bilirkişi değil.

Popularity: 5% [?]

blog, toplum, web, pazarlamaMahmud Ahmedinecad’ın anladığını anlamamak

Nov29

          0 oy

Mahmud Ahmedinecad’ın anladığını anlamamakMahmud Ahmedinecad, muhtemelen tahmin ettiğimden çok kişinin bilmeyeceği üzere, İran Devlet Başkanı.

“Şeriatçı yobaz” diye kestirip atamıyorum; çünkü “devletler böyle çalışmıyor”. Ahmedinecad, aslında Hıristiyanlığa inanmış, ardından ateist olmuş biri bile olabilir; sadece siyasi çıkar ilişkilerinden dolayı ianmış şeriatçı rolüne soyunmuştur belki de. Bilemeyiz.

Gelgelelim, bence büyük bir devlet adamı Ahmedinecad. Muhtemelen Türkiye’nin 20-30 sene daha göremeyeceği kadar büyük bir devlet adamı.

ABD’ye kafa tuttu; hatta zekice hamlelerle adamları tuzağa düşürdü. Dünyanın en güçlü ordularından ve ekonomilerden biri İran. Biz buradan bakınca yobaz ve şeriatçı bir ülke görsek de, üniversiteleri, bizimkilerin aksine tıkır tıkır çalışıyor. Hatta geçenlerde, AIDS’in ilerlemesini yavaşlatan bir tedavi açıkladılar ve tamamen bitkisel tabanlı olduğunu ileri sürdüler. Bu alanda hiçbir uzmanlığım olmadığı ve iddiaları da inceleyemediğim için, elbette doğrudur ya da yanlıştır diyemem. Gelgelelim; bu konuda benden çok daha temkinli, zeki olması beklenen bazı “yerli otoriteler” -ki bunlar tıp profesörleri!- “olmaz öyle şey” dediler. Bu “olmaz öyle şey” açıklamalarını gazeteler manşetten duyurdu. Fakat, manşetin altındaki “zavallı” gerçek şuydu: “Bilim otoritelerimiz”, iddiaları inceleyip yanlış olduğunu tesbit etmemiş, “İranlılar beceremez(!)” tarzı sefil bir yaklaşımla beyanat vermişlerdi!

İşte Türkiye’nin hali…

Ama asıl bahsetmek istediğim bu değil.

Bizde “siyasetçiler”, seçimlerde köylere gider, her önüne geleni şap şup öper, kahvede “geldimi namaz vakti ağalar, camiye gidip bir namaz kılalım” diye ucuzluk yaparlar.

“Şeriatçı”, hatta zekası hakkında bizim basında abuk sabuk yakıştırmalar yapılan Ahmedinecad, blog açmış! Hem de 4 dilde!

Ahmedinecad’a demokrat diyen taş olur da, niye “halkın içinde gözükmeye pek meraklı” siyasetçilerin blogları yok? Ahmedinecad’dan daha mı çok işleri var?

Üstelik blogunda bir hayli demokrat tavırlar gösteriyor!

Gelen bazı yorumlar:

Shut up please, would you? I get headache reading your nonsense stuff.

I think you are an evil leader. Freedom and tolerance are necessities in this day and age, and the fact that your country kills intellectuals, journalists, minorities, etc. is horrible and deeply disturbing.

I hate you. you are retarted. that simple mentally retarted

Tabi muhtemeldir ki, Ahmedinecad’ın “yardımcıları” tarafından kaleme alınmış birsürü övgü dolu sözler de var; çoğu da ABD vatandaşlarından(!) gelmiş.

Ama adamlar, kötü eleştirileri de yayınlamışlar. Elbette çoğu sansürlenmiştir ama, siz Türkiye’de bir siyasetçi ya da bürokrat’ın blog açıp, “kardeş sen gerizekalısın” içerikli bir yorumu yayınlayacağını düşünebiliyor musunuz?

Ahmedinecad, oldukça kısıtlı bir kitleye bile olsa, çok pozitif bir tanıtım yapıyor. Blog girdilerini okusanız, İran’ı dünyanın en demokratik devleti sanırsınız!

Aslında, Ahmedinecad’ın yaptığını Batı demokrasileri bile yapamıyor, sorun sadece bize özgü değil.

Emekli olduktan sonra, ABD’li işadamlarına pazarlama dersi verirse şaşırmam!

Okumak isteyenler için://www.ahmadinejad.ir/

Bloglar, bir kişi/kurum hakkında sizde bir kanaat oluşmasını sağlar mı?
View Results

Popularity: 4% [?]

öylesine, bilgisayar, ekonomi, pazarlamaÖzgür basın mümkün: Internet ve teknolojiyle barışmak şart!

Nov28

          0 oy

Sürekli söyleyip duruyorum: 30 yaş üzeri entelektüel kuşağın çok önemli bir kısmının sahip olduğu bilgisayar fobisi, hatta bilgisayar ve Internet’ten uzak kalmayı budalaca bir dargörüşlülük içinde “marifet” saymaları, ciddi bir devrimi kaçırmalarına neden oldu. Bugün çoğu, “sosyalizm öldü” derken, ya da Chavez gibi şovmenlerden medet umarken, burunlarının dibindeki devrimi görmekten acizler. (Bahsettiğim kesim, sosyalizm ya da liberal sosyalizm yanlılarıdır; sağcıları bu kümeye katmıyorum)

Anlamadıkları şey şu: bilgi olmadığı ve hızla,geniş kitlelere yayılmadığı sürece değişim olmasını bekleyemezsiniz. Üstelik, bu yayılma hızlı, insanların kolay ulaşacağı şekilde olmalı. Televizyon, zamanında bu şekilde yazılı basını ezdi. Okumak, seyretmek kadar edilgen değildir. En azından, gazete önünüze gelse bile sayfayı çevirmek zorundasınız; oysa televizyon gözünüzün içine giriyor!

Şimdi aynı şekilde televizyon kaybetmek üzere; zira insanlar artık biraz daha fazla seçim özgürlüğüne sahip olmak, istediğinde rol değiştirmek -yani hem haberi izleyebilmeli, hem de yorum yapabilmeli- istiyor. Televizyon ise, teknolojik sınırları yüzünden bunu aşamayacak.

IP TV’nin televizyonun yerini alacağını, ancak Internet’in alternatifi olamayacağını düşünüyorum. Bunun nedenlerini başka bir yazıda açıklarım; çünkü gerekçelerim uzun. Bugün bahsetmek istediğim, özgür basının olup olamayacağı.

Aslında Taraf gazetesinin çıkışı, bu konudaki umutlarımı artırmakla birlikte, gazeteye bir göz atmak, özgür basının önündeki zorlukları hemen ortaya çıkarıyor: En pahalı rakibinden iki kat pahalı; çünkü sübvanse edilen, TV kartelleri ile sürekli reklamı yapılan rakiplerine göre, hayatta kalabilmesi için koyması gereken fiyat etiketi bu. Bir de dağıtım tekelleri varki, o da ciddi bir problem. Çağımızda önemi azalmış olsa da, üretim araçlarını ellerinde bulunanlar hala ekonominin hakimi; özellikle de teknoloji üretemeyen bizim gibi geri kalmış ülkelerde (artık “gelişmekte olan ülkeler” tabirini kabul edemiyorum; çünkü bunu sağlayacak altyapı kurumlarımız ve yatırımlarımız yok).

Bugün bağımsız bir yayıncı olarak herhangi bir girişimde bulunmak isterseniz, Türkiye’den bahsediyorum, ciddi zorluklarınız olacak: birincisi, Internet’te yayıncılığı seçtiğinizde, reklam sıkıntısı yaşayacaksınız. Hala bu konuda son derece katı bir bağnazlık hakim. Internet sitelerine reklam verilmek istenmiyor; verilen reklamların ise getirisi gayet düşük.

Daha garanti gibi görülen yol, “basmak”. Reklam almak çok daha kolay ve karlı ama, maliyetler, angarya ve formaliteler yıldırıcı derecede çok. Asli işiniz olan yayıncılık dışında, aynı zamanda ciddi bir işletme yükü altında kalacaksınız. Küçük gruplar için fazla yapacak bir şey yok. Daha en baştan pes etmek durumundasınız.

Paralı bir Internet sitesi de olabilir, ama bu sefer psikolojik engeller devreye giriyor. Neredeyse yüzlerce bedava haber sitesi varken, sizin sitenize kaç kişi para öder? Muhtemelen, maliyetlerinizi bile çıkaramazsınız.

Şimdi radikal bir öneride bulunacağım.

Aslında çok iyi bir ticari fikir olduğuna inanıyorum; ama bununla uğraşmaya bile yeltenmeyeceğim için, fikri ortaya atıp “yapan kazansın” diyeceğim.

Dağıtım kanalları ve satılmayan gazeteler bir sorun. Mesela, Taraf gazetesi 250.000 civarında basılıp, 40.000 civarında satmış. 210.000 gazetelik hurda kağıt, dağıtım giderleri, matbaa masrafı, vesaire.

İlk etapta, şehrin merkezi yerlerine, içinde printer olan, bozuk parayla çalışan kiosk’lar yerleştirilir. Parayı atar, dokunmatik ekrandan satın almak istediğiniz gazete ya da yayını seçersiniz; anında basılıp size verilir!

Elbette, maliyet ofsetten çok daha fazla olacaktır. Ama aynı zamanda, dağıtım ve satılmayan kopyalarla uğraşmayacağınız için, bence maliyet dengelenecek, hatta daha ucuza gelecektir!

Bunun bir avantajı daha olur: sözgelimi, ben spor sayfasını okumam. Boşu boşuna kağıt israfına gerek yok; spor sayfasız seçebilirim gazetemi, hatta teşvik etmek için biraz daha ucuz olur!

Biraz daha hayal kuralım: bireysel yayıncılar, aynı bloglarda olduğu gibi, ama daha değişik bir altyapı kullanarak, gazete formatında yayın yapabilirler. Sözgelimi, ben beğendiğim bir blogu Internet’ten takip etmek yerine, ya da mecburi durumlarda -mesela canım vapurda okumak isteyebilir- bu kiosklardan basılı halde satın alabilirim.

Reklamverenler açısından da bakın: reklamveren de, satılan baskı başına ödeme yapacağı için, bu sistem onlara da cazip gelecektir.

İşte, “ne şiş yansın, ne kebap!” tarzı bir yaklaşım!

Popularity: 9% [?]


1, toplam 12 sayfa12345678»...Last »
© 2007 Pozitif PC editor blogu | Mandalina teması kendim tarafından yapılmış olup, henüz beleş olarak dağıtılmamaktadır.
Kapat
E-posta ile paylaş