geyşaTürk insanı birşeyleri nedense sadece ABD’den, biraz okumuşu da bazı Avrupa ülkelerinden öğreniyor.

Neden Japonya değil örneğin? Bilmiyorum. Belki doğuda olduğu için. Belki Tokyo’da bir hafta takılmak, ABD’nin bir eyaletinde 6 ay yaşamaktan pahalı olduğu için. Belki Japon kızlarını çirkin zannedecek kadar çok cahil erkek olduğundan. Kadınlar ise haklı; Japon erkekleri pek arzu edilecek tipler değiller.

Hal böyle olunca, memleket toprağına ayak basınca burayı da küçük ABD zannetmek farz oluyor.

Herkes bir pazarlamadır konuşuyor. Sayısız pazarlama blogu var.

Türkiye’yi bilmesek, “ulan amma üretiyoruz ama pazarlama hakkında cahil olduğumuz için bir şey satamıyoruz” diyeceğiz.

Pazarlama ne kadar ilginç olabilir? Aslında fazlasıyla ilginç olabilir. Ama Türk reklamcısı fazla orjinal olmadığından, pazarlama departmanında çalışanlar da sıradışı fikirler üretemiyor. Belki böylesi daha kolay.

“Aa, demin pazarlama diyordun, şimdi reklama geçtin” demeyin; ikisi içiçe geçmiş durumda ve bence de öyle olmalı.

Türk reklamcısı orjinal değil. Çünkü risk almak istemiyor. Hazır satan kalıplar var. Örneğin reklama bebek ya da çocuk koyarsan izleniyor. Reklamda bebek ya da çocuğu görüp “aa ne şirin velet” diyenler hedef kitlemidir,onun önemi yok. Yeterki herkes reklamı kusarak da olsa izlesin, bir tane ek satış yaptırmasın,hatta müşteri kaçacak delik arasın,önemi yok. Çünkü reklamın iyisi kötüsü olmaz (sahiden mi? Neden traş bıçağı reklamlarında travesti kullanmıyorsunuz?)

Türkiye’nin birçok sektörde pazar payı bellidir. Çoğu tüketici bağnazlık derecesinde ürüne bağlıdır. Üstelik pazar da fukaralıktan dolayı dardır. (Aman müşteri duymasın!)

Dolayısıyla, elinizdeki şeyi üç kuruş da olsa ucuza satıp,ekstradan iki taksit fazla yapamıyorsanız depoya atıp seyredersiniz.

Yani,ABD’de olduğu gibi sayısız marka ve birşeyler almak için çılgıncasına kendini sokağa atan bir kitle yok. Aslına bakarsanız, zengin ülkelerde de “herkes satın alacağını zaten aldı” gibi nedenlerden ötürü bir durgunluk var.

Benim gördüğüm şey, pazarlamacıların çoğu, kendilerini ve mesleklerini pazarlıyorlar. Haklarıdır da, herkes mühim görünmek ve çok kazanmak ister. Lafım yok. Ama en azından, “bizbize” konuşurken bana pazarlamanın öneminden bahsedip durmayın, dünyayı kurtarıyor pozları yapmayın…

E bari biraz Seth Godin okuyun. Pazarlamaktan vakit kalmıyorsa, mealen şunu diyor:”Elinizde ilginç bir ürün yoksa hiç boşuna uğraşmayın,ıvır zıvırla vakit kaybetmek yerine çarpıcı ürünler geliştirin.”

josh hollowayBu nasıl başlık dediniz değil mi?

Belki de demediniz. Hatta belki, aylar sonra, bu yazıya Magnum çubukları, Algida dondurma ya da Volkwagen Golf ile ilgili sürüyle yorum gelecek…

Papaz büyüsü adıyla bir yazı yazdım, büyüden medet uman tayfayla dalga geçtim, bırakın yorumu, haftada en az bir kere bana da büyü yapsana ne istersen veririm diye mail alıyorum.

Anlayacağınız üzere, bu yazı Algida dondurma, Magnum çubukları ya da iki yala bi götür tarzı dondurma kampanyaları ile ilgili değil. Elbette, 4.paragrafa kadar sabredemeyen, hatta daha ilk cümlede sinyali almayan birçok konu salağı yorum da yapacak.

Hadi bir daha söyleyeyim, bu yazı dondurma ya da Lost dizisi ile ilgili değil. Bakmayın Josh Holloway fotografına.

Konu başlığı olarak dondurmalı birşeyler seçtim, çünkü şuradaki vakıayı son derece düşündürücü, bir o kadar da acı buldum:http://www.farketing.com/fikirler/2004/12/algda_seicilik.html

Hoş, ben de daha azıyla yetiniyor değilim. Renault Koleos’u tasarladığım için teşekkür edildim. Gaste gazetesini beğenenler de,beğenmeyenler de arzu,istek ve şikayetlerini müteaddit defalar yorum olarak gönderdiler. Gaste gazetesinin hem sahibi, hem yazı işleri müdürü, hem de insan kaynakları departmanının başı olduğum için, yazılan yazılar ve iş istekleri de bana gönderildi.

Eskiden şaka filan sanırdım,değilmiş.

Ülker Golf’ü de,sırf Ali Saydam’a dikiz buraya koydum:http://arsiv.sabah.com.tr/2006/05/21/yaz101-30-129.html

Fotografı seçen her kimse,ya şakacılığından ötürü alnından öpmeli, ya da kulağından tutup kapı önüne koymalı. Tamam,yazıyı okumadan Golf adına dikiz araba fotografı koyuyorsun da, arabaları da tanımıyorsun. (Fiat Bravo,Volkswagen Golf değil!)

Eee Ali Saydam, Internet çocukları hakkında atıp tutmak kolaydı, ama bak şimdi bizim masaya meze oldun;)

En son ne zaman şaşırtıcı, akılda kalan bir reklam gördünüz? Ve bu reklam, sizi o ürünü almaya itiverdi?

Hatırlamıyorum. Çok uzun zaman oldu herhalde.

Reklamcıları (bir kısmını) küçümsemiyorum: örneğin bir reklam filmi çekmek, 30 saniyelik bir kısa filmde tutkuları ateşlemek gibi bir şey. Çok büyük iş. Lumière et Cie’de David Lynch’i seyredin. 41 dünyaca ünlü yönetmen, 52 saniyelik filmler çekmiş. Çoğu 5 para etmez; ama David Lynch’in yaptığını görünce dumur oluyorsunuz. Diğer yönetmenler de madara oluyorlar maalesef…

İşte reklamcılık böyle zeka ve yaratıcılık isteyen bir uğraş. Türkiye’de de adam gibi reklam filmi senede 1, bilemedin iki kere çıkıyor. O da adamı sandalyeden düşürecek kalitede filan değil…

Açıkçası, kimse de ne reklam filmi izliyor, ne de kafasını çevirip billboardları filan takip ediyor. Çarpıcı bir ürünün ya da hizmetin yoksa işin bitmiş. Reklam filmini David Lynch’de çekse yine şansın yok. Bunlardan defalarca bahsettim, gerekçelerimi merak eden açar okur.

Aslında bahsetmek istediğim de bu değil.

Bakın ne oldu: birkaç ay önce, çalıştığım şirket namına Barracuda Networks’e mail atıp Load Balancer istedim test için. İstediğim cihazın bedeli 1800 ila 10.000 Euro arası değişiyor. Bir de adamlar navlun filan ödeyip, adını bile duymadıkları şirkete gönderecekler cihazı. 5 kuruş da para ödemeyeceğiz.

Elbette göndereceklerinden ümidim yoktu; çünkü Türkiye’de paçavra isteseniz adamlar yollamazlar. Mailda cep telefonumu bırakmıştım; daha 24 saat geçmedi ki, ekranda Uluslar arası bir numara gördüm.

Adamcağız Barracuda’dan aradığını, mailımdan dolayı çok memnun olduklarını -beleş mal istiyorum mailda!- detayları verirsem bize en uygun modeli en kısa zamanda göndereceklerini söylüyordu. “Tam özellikler için şirketimle görüşeyim, size tekrar mail atayım” dedim. Benden başka ipleyen çıkmayınca da öküzlük edip mail filan atmadım. Adam tekrar aradı. Türkiş “bugün,yarın” tribi yaptım. Daha sonra arayınca da, öküzlüğün daniskasını yapıp telefonu bile açmadım. Adam gayet kibar olarak, müsait değildiniz herhalde, telefona bakamadınız, sizden hala özellikleri bekliyoruz gibisinden bir mail attı. Cevap vermedim tabi.

Velhasıl kelam, bugün Barracuda’nın sattığı birşeyi sadece Barracuda’dan alırım. Diğer şirketler isterse Clockwork Orange’da Alex’e yaptıkları gibi gözkapaklarımı mühürleyip delirtene kadar reklam filmi seyrettirsinler…

Mesele basit, memnuniyet. Bunu size reklamcı veremez. Reklam yerine halkla ilişkilere, tapon ürünlerini geliştirmeye harcamayan şirketler sonunda batacaklar ve en azından ben mutlu olacağım. Türkiye’de gördüğüm ise, bunun hala anlaşılmamış olması. “Biz bunu bir kere reklamla filan çakabilirsek, gerisi Allah kerim” mantığı hakim. Reklamlarında elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayız diye atıp tutan şirketlere telefon ettiğinizde sinir krizleri geçiriyorsunuz. Sanırım, “İstanbulun denizi ve kerizi tükenmez” sözünü şiar edinmişler; ancak hep beraber gördük ki, İstanbul’un denizi tükendi, kerizi de elbet tükenmeyecek ama en azından onları ayakta tutamayacak kadar azalacaktır bir gün.


1, toplam 13 sayfa12345678»...Last »
© 2007 Pozitif PC editor blogu | Mandalina teması kendim tarafından yapılmış olup, henüz beleş olarak dağıtılmamaktadır.