* You are viewing the archive for the ‘pazarlama’ Category

Türk blog camiası ne alemde?

Blog nedir anlamadık. Neden mi?

Çünkü “en meşhur” (kendi kendilerini “meşhur” ilan ediyorlar çoğu; inanma açı olduğumuzdan inanıyoruz biz de) blogların yarısından fazlası, hatta %80′i “blog servisi”, hatta “blog yan sanayisi” olarak hizmet ediyor.

Nedir yani? “Blogunu en manyak Web 2.0 butonlarıyla donat”, “en esaslı 83 Wordpress eklentisi”, “Eklemezsem basur olurum dedirtecek birbirinden sapık eklentiler aha burada”, “Wordpress SEO’da damarı buldum, çakıp zirveye oturdum” tarzı yazılar, araçlar, eklentiler, temalar, widget’lar,zartlar,zurtlar…

Bunlar gereksiz demiyorum. Yazanları da eleştirmiyorum. Ama birbirinin kopyası 193 blog görmek de eğlenceli değil. Herkes birbirini taklit ediyor, copy-paste yapıyor. Gerek yok. Kimsenin de umurunda değil. Yapanlar da Adsense milyoneri olmuyor, çoğunun blogu sinek avlıyor. Öyle bir ortam ki, 5 arabaya 6 yıkama-yağlamacı, 7 rot balansçı, 10 yetkili,21 özel servis düşüyor.

Bizim bu kadar teknoloji açlığımız olmadığı gibi, teknolojiyi efektif olarak kullanma yetisinden de yoksunuz. Çünkü gerçek anlamda teknolojiye ihtiyaç duyacak kadar hızlı yaşamak zorunda değiliz. Biz Türküz. Bizde işler “tamam abi en kısa zamanda hallederiz”, “Ahmet Bey ben bankaya talimat vermiştim ama demek işlemi yapmamış deyyuzlar”, “Allah belamı versin yolladım Rıfat abi, gelmediyse yarın hemen yollarım” diye yürüyor.

Blog, web sayfasının “alt alta yazılan” şekli filan değil.

Boşuna havalara girip SEO MEO kastırmayın, Adsense’den kazanacağınız para belli. “Ben geçen sene yat aldım” diyen adam hosting parasını çıkaramıyor. Nedeni basit; yazdığımız dildeki yazıları takip edebilen en fazla 5 milyon adam var. İngilizce blog yazdığınızda, potansiyel bir anda 1 milyarı geçiyor. Rekabet de fazla, o ayrı.

Kimileri, yalakalık ekosistemi yaratıp günü kurtarmaya çalışıyor. Bundan kazançlı çıktığını sanan bazı saf blogcular da var. Buna bir örnek, Eda Suner’in saadet zinciri. Aslında link filan verdiği yok; ama link aldığını sanan bazı saflar bilgisayar başında geçirdikleri vaktin yarısını yalakalıkla harcamaktalar. Kapalı devre blog sistemi. Bu aralar bir “mailing list” oluşturmuş; yine bir blogcu tanıdığım gelen maildan bahsetmişti; buradaki maili görünce, aynı yazının herkese forward edildiğini anladım.

Bu camia, Adsense gibi bir sistemden adam gibi para kazanamadıkça adam olamaz. İyi işler için para gelmesi lazım. “Ulan heryerde incik boncuk, dikiş nakış, yemek tarifi blogları” diye şikayet ediyoruz; e profesyonel blogcu yokki, canı sıkılan ev kadınları blog açıp duruyor. Ayda gelen 10 dolarla kimsenin bu işe profesyonel olarak soyunması beklenmesin.

Açıkçası, Adsense’i yıkabilecek yerli girişim yok. Adsense, aslında blogcuya para kazandırmıyor, piyasayı baltalıyor. Bugün çok daha ucuza Google Adwords reklamı verenler, daha pahalı olması gereken yerli reklam şebekelerine doğal olarak para vermezler. Ama Türkiye şartlarında fiyatların daha yüksek olması gerek. Çünkü İngilizce yayın yapan bir sitenin (muadil site ve içerikten bahsediyorum) hitlerinin yakınına bile gelmesi mümkün değil Türkçe sitelerin. Adamlarda “sürüm olduğu” için tıklama başına gelirin az olması mantıklı, bizde ise anlamsız. Her web yayıncısı toplu olarak Adsense reklamı yayınlamama kararı alsa durum fena halde değişir; ama böyle Bir şey olamayacağının Google da farkında.

Sponsorluk sistemi tek çözüm. Şu sıra herkes reklam şebekesi kurma derdine düşmüş; ancak sponsorluğa aracılık etmeyi aklına getiren yok. Bizde adam gibi reklam şirketi filanda olmadığı için, bu işler palazlanamıyor. Şimdi Turkcell’in genel müdürü webde gezinirken “ya Barış Atasoy’un blogu güzelmiş, telefon edip reklam vereyim şu elemana” demez! Bunu organize etmesi gereken reklam şirketleri ise ortada yoklar.

Blograzzi’de artık biraz kendini toparlayıp, Technorati gibi düzgün bir biçime kavuşsa, bu işler biraz daha acısız yürür. Çok Bir şey ifade ediyormuş gibi, herkes şu sıralar gözünü Alexa’ya dikmiş durumda. Para vermeyi göze alanı ilk 10.000′e sokarım, hiç mesele değil. Alexa’yı kaale alan bir tek biz kaldık zaten!

Bugün ne satıyoruz?

Pazarlamacı ve reklamcıların dünyayı ele geçirmesi canımı sıkıyor. Çünkü ölesiye sıkıcı insanlar ve genelde kimseye de faydaları yok.

Türkiye’deki tek başarıları ise, paranın kimde olduğunu keşfetmiş olmaları. Para liseli veletler ve kokoş hatunlarda; bu yüzden televizyonlar,gazeteler, dergiler hepten çekilmez hale geldiler. Sanki bu tayfanın hepsi gerizekalı olup, asla da akıllanmayacaklarmış gibi, gerzeklere hitap eden reklamlar, zekasız ve cıvık işler. Zaten torbacılara da sattırsanız patlama yapacak ürünleri -Turkcell mesela- anormal reklam bütçeleriyle ağzımızın içine kadar sokmaya çalışıyorlar ve zaten satan birşeyi sattırdıkları konusunda müşterilerini ikna ediyorlar. Aslında, buna ikna etmek denemez: birçok şirket, vergi olarak vereceği parayı reklam gideri olarak yazmayı elbette ki tercih ediyor, ayrıca biraz da “korku” olduğunu düşünüyorum. Çoğu öğrenci sınavdan önce ders çalışmak istemediğinde evde oturup önüne bir kitap açmayı tercih eder; çünkü her ne kadar ders çalışmasa da, dışarı filan çıkarsa çaktığında daha büyük bir vicdan azabı duyacaktır. Kısacası, üreticiler bu “vicdan azabını” çekmek istemedikleri için, faydasız olduğunu bile bile, reklam ve pazarlamacılara çok fazla teslim oluyorlar bence.

Ben Seth Godin gibi adamların tarafındayım; zira adam aslında pazarlamacı ağzı kullanmıyor (çok merak ediyorsanız, aslen sıkı bir yazılım mühendisi Seth Godin). Değişik, çarpıcı ürünler geliştirmeyi öneriyor. Eğer illa reklam yapacaksanız, bunu akıllıca yapmanızı öneriyor.

Gerçek şu ki, mühendislik ve tasarım alanlarındaki tıkanma, şirketleri günden güne daha fazla reklamcı ve pazarlamacı tayfasına teslim ediyor.  En azından, sorumluluk ve  “vicdan azabından” kurtuluyorlar.

Teslim olmayanlar da var. Mesela Omega: Omega, reklam yapmıyor (ya da aşırı nadir reklam yapanlardan). Omega’nın sırrı, dünyanın tersine hareket etmek. Neredeyse tüm saat üreticileri Kaptan Kirk saati yapmaya koyulmuşken, Omega,Rolex,Breitling gibi üreticiler, parası olan ve gerçek saatten hoşlanan tüketici kitlelerini koruyorlar.

Apple, bana göre “hibrid” bir strateji uyguluyor. Senelerce Mac’leri şişirdiler ve artık PC’ler karşısında ne fiyat, ne özellik, ne de performans olarak ayakta kalamayacaklarını anlayınca, bütün paralarını Ipod’a oynadılar (ve kazandılar). Şimdi, Ipod’un gazıyla bilgisayarlarını da sattırmaya çalışıyorlar; ama dikkat ederseniz artık çok daha zengin olmalarına rağmen, Mac’leri öne çıkarmak için fazla para harcamaya niyetli değiller.

Porsche gibi üreticiler, “arazide gidemeyen arazi aracı da yapalım, lüks ve hızlı sedan da yapalım” mantığı içinde, tüketici kitlelerini artırmaya çalışıyorlar. Çünkü, 911 dışında başarılı bir modelleri asla olmadı (ve olmayacak). Porsche, Cayenne ile iyi bir rüzgar yakaladı; açıkçası devamının geleceğini de sanmıyorum. Çünkü çarpıcı birşeyler üretme yeteneğini yarım yüzyıl önce kaybettiler. 911′in başarısı, başlarına bela oldu.

Absolut, kötü bir içki olan votkanın, birçok kötü ama değişik türevini üretti ve insanlar artık sıkıldılar. Nitekim, son yıllardaki anormal reklam kampanyalarına rağmen, Absolut satılıyor.

Volvo, insanların neden Volvo aldıklarına anlam veremediği için Ford’a yem oldu; Ford’da, Volvo’nun kalan son ruhunu da “ben bunu daha şık yaparım” diyerek mahvetti. İnsanlar artık Volvo almıyorlar; çünkü kısıtlı Volvo alıcısı, bu arabayı aslında çirkin, kaba ve köşeli olduğu için alıyordu! Kısacası, Land Rover’ın hatasına onlar da düştüler.

Kadınların tüketim gücünün aşırı artmış olması, reklamcıların aklını başından aldı ve üreticileri de şaşırtmalarına neden oldu. Hayır; biraz feminen hale getirilen erkeksi, hatta maço şeyleri kimse istemiyor! Hiçbir kadın Land Rover Discovery almaz; ne kadar feminen hale getirirseniz getirin. Üstelik, Land Rover’ı yumuşatırsanız, bu sefer asıl kitlesini de fena halde küstürürsünüz.

Market alışverişini kadınlar yapıyor; o zaman kadınların sempatik bulduğu Fatih Ürek’i, Aydın’ı Gillette reklamında oynatalım dediğinizde, erkekler daha çok Derby alacaktır!

Araştırma şirketlerine filan da inanmıyorum. İstatistiklere de-istatistik, herkesi haklı gösterebilir.

Fütursuzca osuran inek ozonu deler – Cow Parade İstanbul

Gavurlar nedense ineği pek sevimli buluyorlar; ben inekti-sığırdı, bunları canlı olarak ilk kez köyde gördüm. Hatta, geçenlerde bir sığırın altında kalma tehlikesi geçirdiğim için, sığırları sevemiyorum (mini etekli kızlar, aman ha, siz de sığır altında kalabilirsiniz, biber gazı spreyi almadan sokağa çıkmayın!)

İnek pek o kadar sevimli bir mahluk değil. Birincisi, inanılmaz derecede pis kokuyor. Meraklı şehirli hastalığına kapılıp “amman inekten çıkan sütü doğal doğal içivereyim” salaklığını yapmayın; harbiden hasta olabilirsiniz.

İkincisi, inekler sinirlenebiliyorlar. Açıkçası ben inekleri lisedekiler gibi tırsak ve sessiz sanıyordum; hiç de öyle değiller. Yüzlerce kiloluk hayvanların sinirli hallerini görmek bir hayli korkutucu olabiliyor. Özellikle benim gibi kastraksiyon fobiniz(!) varsa.

Üstelik inekler çok osurup ozon tabakasını deliyorlarmış, yazmıştım daha önce. Tıpa takamayacağımıza göre, demek artık küçükbaş hayvan yiyip kısrak sütü içeceğiz (kımız olur kesilince, çok içerseniz “madem Türksün göster ürksün” diye naralar ata ata gezersiniz)

Bunları neden yazdım?

Yaklaşık 2 ay önce sanırım, kimsenin seyretmediği haber kanallarından birini açtım. Kokoş bir abla, başka bir kokoş abla olan kanal çalışanı ile (programı dikkatle izlememe rağmen kanal çalışanı ablanın ne iş yaptığını anlayamadım!) tatlı tatlı sohbet ediyorlar, biz yokmuşuz gibi. Abla, cow parade’i Türkiye’ye nasıl getirdiklerini anlattı. Daha boyanan inekleri görmemişim o ana dek, abla cow parade olayını kanseri iyileştiren aşı, suyla çalışan araba, ya da gerizekalılığın şifası gibi anlatıyor; çok laik, “moderen” bir görüntüsü filan da vardı, arada Ferrasini satan bilge tarzı kitaplarda bolca bulabileceğiniz cümleler filan kuruyor. Bu büyük sanat olayına Mustafa Sarıgül destek vermiş sağolsun, inekleri buralara koyabilirsiniz demiş, işi gücü olmayan zengin karıları ve zevzek çocuklar rahat rahat ineklerini boyasınlar diye atölye filan da açmış onlara. Sonra satılacakmış bu inekler; kimileri alıp “heykelimi yaptırdım” diye evine filan koyabilir.

Tez zamanda Türk Hindular filanda türerler, sağda solda Hint fakirleri, Hindu büyüsü yapan, gaipten RSS geçen zibidiler de görmeye başlarız. Bakarsınız inek kesilmesi aleyhine imza kampanyası da başlar; sokakta takır takır gazeteci ya da başka inançtan insanlar öldürülürken kılı kıpırdamayan halkımız bu ineklere acıyıp imza yağdırır, “moderenliğimiz “ tescillenmiş olur. Gerçi “moderenler” çark ettiler ama (AB’ye girersek ineklik edemeyecekler), AB’ye girmek için “inekleri kesmeye karşıyız Türk halkı ve devleti olarak” diye AB kapısı zorlanabilir.

Efendim; meğerse “cow parade” olayının bir felsefesi varmış. Neyle ilgiliymiş bu? Küresel ısınma! Güzel. Malum, popüler ve çok boku çıkarılan konu. Bilimadamları 20 senedir kıçını yırtıyordu ama sinemada görmeyince inanmadı bunlar! Şimdi çok bilinçli oldular; “ay ne olcak bu küresel ısınma sorunu ayol” diye suratlarını buruşturup, dozer kadar yakan 8 silindirli arazi araçlarıyla “küresel ısınmaya hayır!” turları atıyorlar. Neden inek? İnekler meğerse “ot yoksa süt de yok” diyormuş. Yalnız küçük bir sorun var; ot yiyince osurup ozon tabakasını deliyorlar. Zaten cow parade, özellikle zeka ve bilinç düzeyinin yüksek olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde şiddetle protesto edilmekte.

İneklerin üzerine reklam da veriyor sponsorlar; böylece şehrin göbeğinde reklam da yapıyorsunuz! Elbette amaç katiyen reklam filan yapmak değil; böyle ulvi bir amaç için ineklerin üretim giderlerini karşılamak. Bu sponsorların arasında, ozon tabakasının delinmesine ve sera gazlarının artmasına büyük katkılar yapan şirketler de mevcut.

Yılın yüzsüzlük ödülünü cow parade’e veriyorum. Önemli sorunların içini boşaltıp magazine dönüştürdükleri, üstüne üstlük bir de bunun üstünden para kazanma hesapları yaptıkları için.

PayPerPost sistemi Türkiye’de işlemez; ama bloglar inanılmaz etkili bir pazarlama aracıdır!

Türkiye’de bazı blogcu arkadaşlar, kendi aralarında organize olarak, ABD’de uzun zamandır varolan PayPerPost sistemini hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Hemen söyleyeyim; başarısız olacaklar. Neden başarısız olacaklarına birazdan geleceğim; ama bilmeyenler için PayPerPost sistemini birazcık anlatayım.

Artık blogların “yeni Mor İnek” olduğunu duymayan kalmadı (dolayısıyla artık bloglar Mor İnek değil!). Maziye dönelim biraz; blog’un bir pazarlama fenomeni haline gelmesi Sun Microsystems’ın sihirbaz CEO’su Jonathan Schwartz ile başladı. Bu müthiş PR başarısını farkeden diğer CEO’lar da blog yazmaya giriştiler. Hatta Türkiye’de de bir CEO blogumuz var; Microsoft Türkiye’nin başındaki Çağlayan bey’in blogu. Ben açıkçası oldukça başarısız buldum; renkler ve tasarım çok kötü ve bana bu piyasanın içinde biri olarak hiçbir şey vermiyor. Daha da kötüsü, sadece bir blog okuru olarak ziyaret ettiğim zamanda da sıkılıyorum. Sanki şirket içindeki belli insanların ortak memo’su gibi bir havası var.

Jonathan Schwartz, çok farklı bir şey yaptı: son baktığımda yorumlar kapalıydı, ancak blog’un ilk açıldığı zamanlarda gerek müşterilerden, gerekse benim gibi Sun hayranlarından çok sayıda yorum alıyor, önemli bir kısmına cevap veriyordu. İnsanlar, Sun’ın onları dinlediğini farketti. Sırf bu bile kendi başına çok önemli bir psikolojik etkiydi; iki ürün ve firma arasında, sizi dinleyeni seçersiniz.

Şirket çalışanları tarafından yazılan blog’lar, genelde şirketinizin olumlu bir izlenim yaratmasını sağlar, ama takdir edersiniz ki, bunun satışa etkisi sınırlıdır. Zira, kimsenin “malım aslında kötüdür” demeyeceğini herkes bilir. Satış kararı almanız için biraz daha fazla bilgiye ihtiyacınız var.

TV ve basın reklamları malınızı sattırmaz. Sadece şunu derler; “eğer laptop alacaksan, bizim marka da üretiyor, aklında olsun!”. İstediğiniz kadar ballandırarak anlatın, gerçekten “şok” bir fiyatınız yoksa, o reklam size satış yaptırmaz, sadece belli bir farkındalık yaratır. O da, yüzlerce reklam arasında belli reklamları seçebilen okuyucular için.

Özellikle pahalı ve fonksiyonel bir ürün satın alırken, dikkat edin, en belirleyici etken, bu alanda bilgili, güvendiğiniz bir insanın söyledikleridir. (Fonksiyonel dememden kasıt şu; tek taş pırlanta yüzük alırken kimseye “yüzüğünden memnun musun?” diye sormazsınız doğal olarak, beğendiğinizi alırsınız!)

Ben daha galeriye gidip, satıcıya “bu araba iyi midir?” diye soran ve ikna olup satın alan birini görmedim. Arkadaşlarım ve babamın arkadaşları bu konuda beni epeyce taciz etmişlerdir; çünkü yakın zamana kadar gerçekten bu konuda uzman ve meraklı biriydim.

İşte burada devreye bloglar giriyor. Blogların okuyucuları, site ziyaretçilerine göre çok daha sadıktır. Örneğin, yazılarıma yapılan olumlu ya da olumsuz tüm yorumlara yanıt yazarım. Zaman zaman hatalı olduğumu farkeder, özür dilerim. Birçok okuyucumla aramda güvene dayanan bir ilişki vardır, örneğin ileride yapacağım bir işte biyolog’a ihtiyacım olsa, tereddütsüz Serkan’a danışırım. Hukuk alanında Samed ve Adil bey var, uzman bir Photoshop’cu arıyorsam Yassaman’a, tasarımcı arıyorsam Serhan’a giderim. Eğer önemli bir iş teklifi hazırladıysam ve imlama güvenmiyorsam, Zühre’den kontrol etmesini rica ederim. Tanıdığınız ve becerileri ispatlanmış insanlar varken, yabancıları aramazsınız.

Blog okur ve yazarları zaman içinde şebeke haline gelirler ve aralarında doğal olarak komün ilişkileri gelişir. PayPerPost, bundan yararlanmayı düşünen bir sistem. Sisteme dahil olabilmek için bazı kriterler gerekli; örneğin belli bir hit sayısı istiyorlar, içeriğiniz İngilizce olmalı, ayrıca yazılacak her makale müşterinin kriterlerine uymak zorunda. Sözgelimi, Ferrari ile ilgili bir makale yazmanız istendiğinde, o makalede çevreden ve Ferrari’nin kötü yanlarından bahsetmeniz olası bile değil doğal olarak!

PayPerPost, paranızı tıkır tıkır ödüyor. Bir İngiliz arkadaşımın blogunda 2 makale yazmış ve parasını onun üzerinden de olsa, zamanında alabilmiştim.

Gelelim bu sistemin neden Türkiye’de işlemeyeceğine…

Türk blog camiası, dünyaya göre çok küçük. Üstelik, bir İngilizce blogu milyonlarca insan takip edebilirken, yerli blogları dil nedeniyle sadece Türkler takip edebiliyor. Doğal olarak, belli bir süre sonra blogcuların neredeyse hepsini tanıyor, tanıyamadıklarınıza da aşina hale geliyorsunuz. (Aslında bu şirketler için cazip; bizde güven daha fazla)

Şimdi ben böyle bir servisin logosunu bloguma koysam ve belli ürünleri o logoyu koyduktan sonra övsem, doğal olarak birçok insan bana olan güvenini kaybeder, hatta küser. Kaldı ki, fiyat ne olursa olsun beğenmediğim birşeyi övecek kadar düşürmem kendimi. PayPerPost’da bunu yaptım, ama ne adımı kullandım, ne de onlar benim okuyucumdu. Biraz bencilce belki ama:)

Türkiye’de bunu deneyenler prestij kaybına uğrar. O arkadaşlara samimi olarak bunu yapmamalarını öneririm, çünkü hepsi belli bir isme sahip insanlardır. Hem kendilerine, hem anlaşacakları şirketlere zarar verirler. PayPerPost’ta, okuyucu kitlesi o kadar büyük ki, 1 milyon insanın o blogcunun “kiralık kalem” olduğunu anlaması birşeyi değiştirmiyor. Kaldı ki, çoğu insan PayPerPost’un ne olduğunu bilmiyor bile.

Ben artık “dürüst reklamın” vaktinin çoktan geldiğine inanıyorum. Bu ahlakidir ve yapılmalı: örneğin Asus size bir laptop göndermiş incelemeniz için, iyi yanları yanında, örneğin ağır ve pahalı olduğunu yazabiliyorsanız, Asus bu konuda sizi serbest bırakıyorsa, bu ilişkide herkes kazanır. Asus, dürüst bir firma olarak tüketicinin güvenini kazanır, siz dürüst bir yazar olarak kazanırsınız, okuyucu da doğru dürüst bir değerlendirme okuduğu için kazanır. Üstelik,kimse mükemmel ürün peşinde değil, çünkü öyle bir şey yok. Hepimizin aradığı bazı kriter var; örneğin çoğu insan hafiflik ararken, bu beni zerre kadar ilgilendirmiyor.

DÜZELTME: Sevgili Hasan Karaboğa‘nın uyarısıyla, adını vermeden eleştirdiğim sistemde "payperpost" tarzı bir seçenek olmadığını farkettim. Önemli bir hata bu tabi, özür diliyorum. Aslında, bu yazdıklarımı "proaktif bir uyarı" olarak kabul edebilirsiniz; zira çoğu blog yazarı da bu fikirde. Yine de,reklam şebekelerinin bu kadar çoğalma ve bölünmesine karşıyım; pazar çok küçük olmasına rağmen ABD kadar reklam şebekemiz var. Elbette fikir olarak doğru bir fikirdir ama birlikten kuvvet doğar diyorum; özellikle de ticaret ahlakın yerlerde süründüğü dar bir piyasa varken.

Bir diğer eksi, daha bir fiyat politikası olmadan açıklama yapılmış olması; şahsen ben Google’dan aşağı yukarı ne kazanabileceğimi bilirken, soru işaretinden ibaret bir sistemle şansımı en fazla birkaç gün denerim; o da özel merakımdan dolayı. Samimi tavsiyem, bu girişimi yapan arkadaşların, örneğin Reklamstore gibi, iyi kötü belli seviyede tecrübe yaşamış kuruluşlarla ortak çalışması. Zira gerçekten Google’a bir rakip gerek ama bunun için çok ama çok ciddi bir pazarlama çalışması yapılması gerektiğini, sistem kurulunca reklamverenlerin akmadığını unutmamak gerek.

Ferrari almamak için çok sayıda neden

Ferrari markası lüks tüketimle sembolleşen az sayıda markadan biri. Üstelik, Ferrari markasını sadece spor otomobil olarak görmüyoruz. Bu Ferrari enflasyonundan bana gına geldi: Ferrari imzalı cep telefonu, Ferrari saat, Ferrari gözlük, Ferrari t-shirt, hatta Ferrari laptop.

Eskiden Ferrari‘yi severdim çünkü bu pazarda itici güçtü. Örneğin, F40 çıktığında, Ferrari‘den daha saf bir spor araç yoktu. Daha iddialı Ferrari F50 çıktığında ise, birkaç rakibi vardı. Ferrari Enzo çıktığında ise, Ferrari ancak ilk 10′a girebilen bir araçtı. Kısacası, Ferrari artık adının meyvesini yiyen bir marka.

Havadan 2 milyon dolar gelse ne alırdım? Bir kere, mutlaka Mitsubishi Evo8, ama FQ400. İlla bir süper spor alacaksam, bu muhtemelen Koenigsegg olur. Koenigsegg’e sadece mükemmel bir spor araba olarak bakmıyorum; girişimcisi de çok saygıdeğer bir adam. Tek başına, dünyanın en iyi süper sporunu yapma iddiasıyla ortaya çıkıyor ve bunu başarıyor. Biraz Mark Shuttleworth tarzı…

İşte size Ferrari almamak için birkaç neden:

1.Ferrari, parası olan herkesin alacağı bir marka. Zengin biri için sıradan.

2.Ferrari, fazla gündemde: üç kuruş da oradan kazanayım diye dallanıp budaklanan firmaları sevmiyorum.

3.Ferrari‘nin bir gizemi yok. Sokaktaki 10 yaşında çocuk bile bütün özelliklerini biliyor.

4.Ferrari benim için sadece zenginim modelini temsil ediyor. Örneğin Dodge Viper gibi, “zenginim ve zoru severim”, McLaren F1 gibi “zenginim ve en iyisini isterim” ya da Aston Martin gibi “zenginim ve kaliteden anlarım” gibi bir imajı yok.

5.Ferrari, replikası olan, kopyalanan bir araba.

6.Ferrari, teknolojik öncülük yapmıyor ya da yapamıyor.

7.Ferrari, Koenigsegg gibi, hırslı bir adamın malı değil, çok para kazanmak isteyen bir şirketin malı. Oysa, Ferrari’yi Ferrari yapan, ilk kurulduğu zamanda olduğu gibi, birkaç kişinin hırsı ve inadıdır. Şimdi bunun mirasını yiyor, dolayısıyla Ferrari yeterince “bireysel” değil.

8.Ferrari, kapitalizmin çirkin yüzüyle özdeşleştirilen, klişe haline gelmiş bir isim artık. “Ferrarili hödük”, “ayı ama ferrarisi var” gibi cümleleri sık sık duyuyoruz. Oysa kimse bir Aston Martin’i örnek alarak, “ayı ama Aston Martin’i var” demiyor.

Zenginin malı züğürdün çenesini yordu yine:)

3, toplam 8 sayfa«12345678»