Blog nedir anlamadık. Neden mi?

Çünkü “en meşhur” (kendi kendilerini “meşhur” ilan ediyorlar çoğu; inanma açı olduğumuzdan inanıyoruz biz de) blogların yarısından fazlası, hatta %80′i “blog servisi”, hatta “blog yan sanayisi” olarak hizmet ediyor.

Nedir yani? “Blogunu en manyak Web 2.0 butonlarıyla donat”, “en esaslı 83 Wordpress eklentisi”, “Eklemezsem basur olurum dedirtecek birbirinden sapık eklentiler aha burada”, “Wordpress SEO’da damarı buldum, çakıp zirveye oturdum” tarzı yazılar, araçlar, eklentiler, temalar, widget’lar,zartlar,zurtlar…

Bunlar gereksiz demiyorum. Yazanları da eleştirmiyorum. Ama birbirinin kopyası 193 blog görmek de eğlenceli değil. Herkes birbirini taklit ediyor, copy-paste yapıyor. Gerek yok. Kimsenin de umurunda değil. Yapanlar da Adsense milyoneri olmuyor, çoğunun blogu sinek avlıyor. Öyle bir ortam ki, 5 arabaya 6 yıkama-yağlamacı, 7 rot balansçı, 10 yetkili,21 özel servis düşüyor.

Bizim bu kadar teknoloji açlığımız olmadığı gibi, teknolojiyi efektif olarak kullanma yetisinden de yoksunuz. Çünkü gerçek anlamda teknolojiye ihtiyaç duyacak kadar hızlı yaşamak zorunda değiliz. Biz Türküz. Bizde işler “tamam abi en kısa zamanda hallederiz”, “Ahmet Bey ben bankaya talimat vermiştim ama demek işlemi yapmamış deyyuzlar”, “Allah belamı versin yolladım Rıfat abi, gelmediyse yarın hemen yollarım” diye yürüyor.

Blog, web sayfasının “alt alta yazılan” şekli filan değil.

Boşuna havalara girip SEO MEO kastırmayın, Adsense’den kazanacağınız para belli. “Ben geçen sene yat aldım” diyen adam hosting parasını çıkaramıyor. Nedeni basit; yazdığımız dildeki yazıları takip edebilen en fazla 5 milyon adam var. İngilizce blog yazdığınızda, potansiyel bir anda 1 milyarı geçiyor. Rekabet de fazla, o ayrı.

Kimileri, yalakalık ekosistemi yaratıp günü kurtarmaya çalışıyor. Bundan kazançlı çıktığını sanan bazı saf blogcular da var. Buna bir örnek, Eda Suner’in saadet zinciri. Aslında link filan verdiği yok; ama link aldığını sanan bazı saflar bilgisayar başında geçirdikleri vaktin yarısını yalakalıkla harcamaktalar. Kapalı devre blog sistemi. Bu aralar bir “mailing list” oluşturmuş; yine bir blogcu tanıdığım gelen maildan bahsetmişti; buradaki maili görünce, aynı yazının herkese forward edildiğini anladım.

Bu camia, Adsense gibi bir sistemden adam gibi para kazanamadıkça adam olamaz. İyi işler için para gelmesi lazım. “Ulan heryerde incik boncuk, dikiş nakış, yemek tarifi blogları” diye şikayet ediyoruz; e profesyonel blogcu yokki, canı sıkılan ev kadınları blog açıp duruyor. Ayda gelen 10 dolarla kimsenin bu işe profesyonel olarak soyunması beklenmesin.

Açıkçası, Adsense’i yıkabilecek yerli girişim yok. Adsense, aslında blogcuya para kazandırmıyor, piyasayı baltalıyor. Bugün çok daha ucuza Google Adwords reklamı verenler, daha pahalı olması gereken yerli reklam şebekelerine doğal olarak para vermezler. Ama Türkiye şartlarında fiyatların daha yüksek olması gerek. Çünkü İngilizce yayın yapan bir sitenin (muadil site ve içerikten bahsediyorum) hitlerinin yakınına bile gelmesi mümkün değil Türkçe sitelerin. Adamlarda “sürüm olduğu” için tıklama başına gelirin az olması mantıklı, bizde ise anlamsız. Her web yayıncısı toplu olarak Adsense reklamı yayınlamama kararı alsa durum fena halde değişir; ama böyle Bir şey olamayacağının Google da farkında.

Sponsorluk sistemi tek çözüm. Şu sıra herkes reklam şebekesi kurma derdine düşmüş; ancak sponsorluğa aracılık etmeyi aklına getiren yok. Bizde adam gibi reklam şirketi filanda olmadığı için, bu işler palazlanamıyor. Şimdi Turkcell’in genel müdürü webde gezinirken “ya Barış Atasoy’un blogu güzelmiş, telefon edip reklam vereyim şu elemana” demez! Bunu organize etmesi gereken reklam şirketleri ise ortada yoklar.

Blograzzi’de artık biraz kendini toparlayıp, Technorati gibi düzgün bir biçime kavuşsa, bu işler biraz daha acısız yürür. Çok Bir şey ifade ediyormuş gibi, herkes şu sıralar gözünü Alexa’ya dikmiş durumda. Para vermeyi göze alanı ilk 10.000′e sokarım, hiç mesele değil. Alexa’yı kaale alan bir tek biz kaldık zaten!

Pazarlamacı ve reklamcıların dünyayı ele geçirmesi canımı sıkıyor. Çünkü ölesiye sıkıcı insanlar ve genelde kimseye de faydaları yok.

Türkiye’deki tek başarıları ise, paranın kimde olduğunu keşfetmiş olmaları. Para liseli veletler ve kokoş hatunlarda; bu yüzden televizyonlar,gazeteler, dergiler hepten çekilmez hale geldiler. Sanki bu tayfanın hepsi gerizekalı olup, asla da akıllanmayacaklarmış gibi, gerzeklere hitap eden reklamlar, zekasız ve cıvık işler. Zaten torbacılara da sattırsanız patlama yapacak ürünleri -Turkcell mesela- anormal reklam bütçeleriyle ağzımızın içine kadar sokmaya çalışıyorlar ve zaten satan birşeyi sattırdıkları konusunda müşterilerini ikna ediyorlar. Aslında, buna ikna etmek denemez: birçok şirket, vergi olarak vereceği parayı reklam gideri olarak yazmayı elbette ki tercih ediyor, ayrıca biraz da "korku" olduğunu düşünüyorum. Çoğu öğrenci sınavdan önce ders çalışmak istemediğinde evde oturup önüne bir kitap açmayı tercih eder; çünkü her ne kadar ders çalışmasa da, dışarı filan çıkarsa çaktığında daha büyük bir vicdan azabı duyacaktır. Kısacası, üreticiler bu "vicdan azabını" çekmek istemedikleri için, faydasız olduğunu bile bile, reklam ve pazarlamacılara çok fazla teslim oluyorlar bence.

Ben Seth Godin gibi adamların tarafındayım; zira adam aslında pazarlamacı ağzı kullanmıyor (çok merak ediyorsanız, aslen sıkı bir yazılım mühendisi Seth Godin). Değişik, çarpıcı ürünler geliştirmeyi öneriyor. Eğer illa reklam yapacaksanız, bunu akıllıca yapmanızı öneriyor.

Gerçek şu ki, mühendislik ve tasarım alanlarındaki tıkanma, şirketleri günden güne daha fazla reklamcı ve pazarlamacı tayfasına teslim ediyor.  En azından, sorumluluk ve  "vicdan azabından" kurtuluyorlar.

Teslim olmayanlar da var. Mesela Omega: Omega, reklam yapmıyor (ya da aşırı nadir reklam yapanlardan). Omega’nın sırrı, dünyanın tersine hareket etmek. Neredeyse tüm saat üreticileri Kaptan Kirk saati yapmaya koyulmuşken, Omega,Rolex,Breitling gibi üreticiler, parası olan ve gerçek saatten hoşlanan tüketici kitlelerini koruyorlar. 

Apple, bana göre "hibrid" bir strateji uyguluyor. Senelerce Mac’leri şişirdiler ve artık PC’ler karşısında ne fiyat, ne özellik, ne de performans olarak ayakta kalamayacaklarını anlayınca, bütün paralarını Ipod’a oynadılar (ve kazandılar). Şimdi, Ipod’un gazıyla bilgisayarlarını da sattırmaya çalışıyorlar; ama dikkat ederseniz artık çok daha zengin olmalarına rağmen, Mac’leri öne çıkarmak için fazla para harcamaya niyetli değiller.

Porsche gibi üreticiler, "arazide gidemeyen arazi aracı da yapalım, lüks ve hızlı sedan da yapalım" mantığı içinde, tüketici kitlelerini artırmaya çalışıyorlar. Çünkü, 911 dışında başarılı bir modelleri asla olmadı (ve olmayacak). Porsche, Cayenne ile iyi bir rüzgar yakaladı; açıkçası devamının geleceğini de sanmıyorum. Çünkü çarpıcı birşeyler üretme yeteneğini yarım yüzyıl önce kaybettiler. 911′in başarısı, başlarına bela oldu.

Absolut, kötü bir içki olan votkanın, birçok kötü ama değişik türevini üretti ve insanlar artık sıkıldılar. Nitekim, son yıllardaki anormal reklam kampanyalarına rağmen, Absolut satılıyor.

Volvo, insanların neden Volvo aldıklarına anlam veremediği için Ford’a yem oldu; Ford’da, Volvo’nun kalan son ruhunu da "ben bunu daha şık yaparım" diyerek mahvetti. İnsanlar artık Volvo almıyorlar; çünkü kısıtlı Volvo alıcısı, bu arabayı aslında çirkin, kaba ve köşeli olduğu için alıyordu! Kısacası, Land Rover’ın hatasına onlar da düştüler.

Kadınların tüketim gücünün aşırı artmış olması, reklamcıların aklını başından aldı ve üreticileri de şaşırtmalarına neden oldu. Hayır; biraz feminen hale getirilen erkeksi, hatta maço şeyleri kimse istemiyor! Hiçbir kadın Land Rover Discovery almaz; ne kadar feminen hale getirirseniz getirin. Üstelik, Land Rover’ı yumuşatırsanız, bu sefer asıl kitlesini de fena halde küstürürsünüz.

Market alışverişini kadınlar yapıyor; o zaman kadınların sempatik bulduğu Fatih Ürek’i, Aydın’ı Gillette reklamında oynatalım dediğinizde, erkekler daha çok Derby alacaktır!

Araştırma şirketlerine filan da inanmıyorum. İstatistiklere de-istatistik, herkesi haklı gösterebilir.

Bu ara "fındık temalı" birşeyler yapmak niyetindeyim. Türkiye, en büyük fındık üreticisi olduğu halde, Türk insanı fındık yemiyor. Doğrusunu isterseniz, Türk tüketicisi, fındığın nasıl yenmesi gerektiğini de bilmiyor; çünkü fındık üzerine yapılan doğru dürüst bir ambalajlama,prezentasyon çalışması filan yok. Kuruyemişciden alacağınız fındık, "bildiğiniz fındık işte". Ben o fındığı ancak krize girersem yiyebiliyorum; saman gibi birşey.
En azından şu an için, fındığın nasıl işlenmesi gerektiği konusuna girmeyeceğim. Bildiğim tek bir şey var; FTG (Fındık Tanıtma Grubu), bisürü para harcayıp, fındık tüketimini daha da azaltmak için elinden geleni yaptı!

Biraz daha ileri gidiyorum; bizde reklamcılarında kafası çalışmaz. Açın bir televizyonu, birbirinin aynısı reklamlar. Yabacı kanallara denk geldiğinizde, reklam arasında kanalı zaplamıyorsunuz; çünkü adamlar 30 saniye içinde son derece çarpıcı, komik, şok edici hikayeler anlatabiliyorlar. Bizim reklamcılar "hedef kitle" denen şeyin ne olduğundan da habersizler. Biraz çıkıntılık yapmak istediklerinde ise, hedef kitleyi bilmediklerinden, apışıp kalıyorlar. "Aganigi reklamında" olduğu gibi.

"Aganigi reklamı" neden çuvalladı? Çok basit. Fındığı Viagra gibi tanıttılar; şimdi sıkıysa hayatından çok önündeki çıkıntıya değer veren Türk erkeği, girip kuruyemişçiden fındık istesin! Üstelik, fındığın böyle bir etkisi yok. Çok azıp kudurmak istiyorsanız, garip gelecek ama yumurta yiyin!

THG’nin reklamlarından sonra, sıkı durun, fındık satışları %30 düşmüş! Yani erkekler artık fındık yemiyorlar; zaten çikolata, pastaya çöreğe katkı malzemesi filan derken, reel olarak fındığın çok büyük miktarını kadınlar tüketiyorlar. Yani, THG’nin reklamı, erkeklere kanatlı pad reklamı yapmaya benziyor; "delikanlı adamın sevgilisi Orkid takar" filan gibi. Ali Desidero’yu Orkid reklamında düşünün; ya da Fatih Ürek’i Gilette reklamında!