* You are viewing the archive for the ‘sinema’ Category

Kendi başını yiyen aktörler: Mickey Rourke

Mickey RourkeBenim gibi 30′u deviren hemen her erkeğin gençlik idollerinden biridir Mickey Rourke. Gerçek hayatta da filmlerinde olduğu gibi ayyaştır,serseridir,motor meraklısıdır,hatta boksördür.

Bizim zamanımızda Mickey Rourke,kızların bir kısmı tarafından yere göğe konulamaz, bir kısmı tarafından da nefret edilirdi. Zira o zaman da “erkek gibi adam” yerine, tıfıl oğlan çocuklarını beğenen zirzop kızlar vardı. Yine de hakkını yemeyelim, bizim zamanın kadınları şimdiki eksik etek zibidilere on basar! Paris Hilton namlı kevaşe çıktığından beri, kızlar da iyiden iyiye gerzek ve çekilmez oldular. Tabii bu sözüm, gerzeklik ve kevaşeliği hayat tarzı olarak benimsemiş beyinsizler için.

Bazı insanlar kendi kendilerini yoketmeye bayılırlar; sinema dünyasından aklıma ilk gelen isimler Malcolm McDowell ve Mickey Rourke oluyor örnek olarak.

Bu arada, oyunculuk konusunda hakkını yemeyelim. Ben Mickey Rourke’un kötü oynadığı çok az film gördüm, 1991′de başlayıp suratını dağıtmasıyla devam eden boks macerasından sonra sıkı bir dönüş yaptı ve dibe vurduğu yerden, yaşlanan ve çirkinleşen suratına rağmen yine yükselmesini bildi. Hele Angel Heart, kendi yazdığı Homeboy, White Sands, Barfly, Year of the dragon gibi filmlerde adeta şov yapmıştır. Biraz daha ileri giderek, Angel Heart’ta Robert de Niro’yu gölgede bıraktığını söyleyebilirim Mickey Rourke’un.

Mickey Rourke hakkında yönetmenlerin de görüşleri çok değişken. Örneğin, bence tek iyi filmi Angel Heart olan Alan Parker, Rourke’un tehlikeli bir adam olduğunu, kaprislerini anlata anlata bitiremiyor. Tony Scott’da, dandik Domino filminde kendisiyle epeyce sorun yaşamış. Francis Ford Coppola yanında birçok yönetmen ise Mickey Rourke hayranı, oyuncular arasında da epeyce saygı görüyor, hatta Johnny Depp, Rourke hayranlığını sıkça dile getiren aktörlerden biri. Rivayete göre, Rumble Fish hakkında kötü eleştiriler yazan gazetelerin muhabirleriyle bile 7-8 sene görüşmeyi reddetmiş Mickey Rourke.

Gelgelelim, skandalları oyunculuk kariyerinden sık konuşuluyor çoğu zaman. İrlanda kökenli Rourke, IRA’ya yardım ettiğini söylediğinde başı epeyce belaya girmiş, meşhur suç ailesi Gotti ile iyi ilişkiler kurduğunu söyleyince de şimşekleri iyice üzerine çekmişti. Tabii birde Carre Otis ile olan olaylı evliliği filan var. Lakin son zamanlarda George Bush’u destekler olmuş; yıldızı sönen Hollywood yıldızlarının kapıldığı bir furya bu. Arnold abi vali oluyor, kimsenin kapısını çalmadığı Bruce Willis fanatik cumhuriyetçi ve Bush destekçisi oluveriyor.

Asıl adı Philip Andre Rourke olan ve çoğunlukla bu isimle ringlere çıkan Mickey Rourke’un boks kariyeri de oldukça etkileyici; 12 yaşında ilk şampiyonluğunu kazanıyor. 70′li yıllarda, 26 maçta 17 nakavt gibi güzel bir seri yakalıyor. Aslında serserinin teki olduğu o yıllardan belli; zira bu maçların dördünde diskalifiye olmuş. 1994′te, bokstan 1 milyon dolar kazanmış; muhtemelen çoğunu da kırılan elmacık kemiklerini tamir ettirmek üzere cerrahlara vermiş!

Barfly filmi ile ilgili de ilginç bir anektod mevcut. Film, aslında Charles Bukowski’nin gayrı resmi hayat hikayesi. Bukowski, Rourke’dan bile sıkı bir alkolik. Birgün Bukowski’nin de olduğu bir ortama, Mickey Rourke’u deneme çekimine çağırıyorlar. Daha güneş bile batmadığı halde, Rourke, devrilmek üzere bir haldeyken kapıdan giriyor. O dakika Bukowski “deneme çekimine gerek yok, adamımız bu” diyor.

Kavgacı ve sağı solu belli olmayan biri olmasına rağmen, çok merhametli ve yardımsever, hatta içine kapanık biri olduğu da söyleniyor. Hatta, ikinci kariyer zirvesini bu camiada çok sevilmesine ve saygı duyulmasına bağlayanlar da var. Kim ne derse desin, 53 yaşında olmasına rağmen, hala delikanlı adam, iyi oyuncu Mickey Rourke. Arada Bush yalakalığı yapmış olsada, en azından bizim kuşağın çoğunun şimdi bile idolü.

Son olarak bir de Mickey Rourke filmografisi ekleyelim de tam olsun:

Sin City 2 (2007)
The Night Job (2007)
Alex Rider: Operation Stormbreaker (2006)
The Night Job (2007)
Killshot (2006)
Domino (2005)
Sin City (2005)
Man on Fire (2004)
Once Upon a Time in Mexico (2003)
Masked and Anonymous (2003)
Spun (2003)
They Crawl (2001)
Picture Claire (2002)
The Hire: Follow (2001)
The Pledge (2001)
Get Carter (2000)
Shergar (1999)
Buffalo ‘66 (1998)
Thursday (1998)
The Rainmaker (1997)
Love in Paris (1997) [aka Another 9 1/2 Weeks]
Double Team (1997)
Bullet (1996)
Exit in Red (1996)
Fall Time (1995)
The Last Outlaw (1994)
F.T.W. (1994)
White Sands (1992)
Harley Davidson and the Marlboro Man (1991)
Wild Orchid (1990)
Desperate Hours (1990)
Francesco (1989)
Johnny Handsome (1989)
Homeboy (1988)
Barfly (1987)
A Prayer for the Dying (1987)
Angel Heart (1987)
9 1/2 Weeks (1986)
Year of the Dragon (1985)
The Pope of Greenwich Village (1984)
Rumble Fish (1983)
Diner (1982)
Eureka (1982)
Body Heat (1981)
Heaven’s Gate (1980)
Fade to Black (1980)
1941 (1979)

Yeni Resident Evil filmi: Resident Evil Extinction

 

Benim de fanatiği olduğum Resident Evil oyununun kötü film serisi, Extinction ile devam ediyor. Filmde, dünyanın en kötü filmi olan Ultraviolet‘de ve diğer Resident Evil facialarında başrol oynayan, dünyanın en kötü oyuncularından biri olan Milla Jovovich var. Umarız “hafif” giyinir de, berbat oyunculuğunu azıcık olsun affettirir.

Bu Resident Evil, diğerlerinin aksine biraz daha oyuna sadık kalmış gibi. Nitekim, Albert Wesker, favori karakterlerimden Claire Redfield, Carlos Oliveira yeni Resident Evil‘da boy gösterecek karakterler arasında. House dizisinden tanıdığımız siyahi şamar oğlanı doktor Mike Eppsde filmin kadrosundaki hoş sürprizlerden biri. Ayrıca, Heroes‘dan Niki/Jessica olarak tanıdığımız tavşan dudaklı Ali Larter da kadroda ve Claire Redfield’ı canlandıracak.

Beylik konu kısaca şöyle: T-Virus ile dünyanın neredeyse tamamını zombileştirip boka sarmış olan Umbrella Corporation, Alice isimli kızımızın (Milla Jovovich) peşindedir. Alice, Las Vegas’da (film Nevada çölünde geçiyor) virüsü kapmaktan kurtulan birkaç kişi ile karşılaşır. Olay, bir helikopter çalıp virüssüz bir mekana gitmek üzerine kurulu. Herhalde bu tip 25 kadar film seyretmişimdir.

Resident Evil:Extinction çekilip bitmiş bile; malum, post production filan da var; tahminin odur ki, film bu senenin Ekim ayında bizim sinemalara da düşer.

[youtube 5O_hQI9HrTQ]

Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express)

Geçenlerde soyadı Hayes, adı ne nanedir unuttum; o gelmiş Türkiye’ye, özür filan dilemiş. Hani şu Geceyarısı Ekspresindeki gerçek karakter.

Bizim basın filan dövünür yıllardır, bu Geceyarısı Eksperi bizi iki paralık etti diye.

Çıkın bir Sultanahmet’e, gencinden yaşlısına çevirin cümle kefereyi, sorun bakalım filmi seyreden varmı!

Acaip uzun, son derece boktan çekilmiş, oyunculuk rezalet, aptal bir filmdir Geceyarısı Ekspresi. Bakmayın, yayınlandığı zaman heyecanla seyretmiştik, pis gavur bize ne demiş hesabı. Oliver Stone bile, çok pişman olmuştur, zira gerçekten dandik filmdir.

Vasat Avrupalı ve Amerikalı Türkiye’nin nerede olduğunu bilmez. Almanın muslukçusu, ölü eşek fiyatına 15 gün tatil yapmaya gelirse, hasbelkader öğrenir yerini. Uçaktan inip tatil köyüne girdiği için, Türkiye neye benzer onu da bilmez. Öyle Sultanahmet’de elinde fotograf makinesi dolaşan turist, biraz daha elit, görgülü ve bilgilidir, o ayrı. Ama onlar da, sayıca azdır.

Türkleri genelde Moğollarla karıştırırlar, bir kısmında Haçlı Seferlerinde tasvir edilen barbar Türk imajı vardır, o da gelmez zaten Türkiye’ye. Kimisinde de romantik bir Türkiye imajı oluşmuştur; bizi hala haremde nargile tüttürüp Türk kahvesi içiyor sanırlar. En zararsız kesimde bunlardır.

Velhasıl, Avrupa, Amerika vatandaşı, bizim onları iplediğimiz gibi, ne bizi ipler, ne komşu ülkede yaşayanı. Merak etmeyiniz, bizim de kelle başı milli gelir 20.000 dolar filan olsaydı, ne Yunanı iplerdik, ne ABD’yi, ne AB’yi. Norveç gibi dalgamıza bakar, günümüzü gün ederdik.

Bu tip filmler yapılır. İngiltere’de IRA’yı halk kahramanı gösteren sayısız film var, Bono gibi herifler (severim keratayı!) İngiltere’yi heryerde kötüler, ne oldu yani, bölünmez bütünlükleri mi bozuldu İngilizlerin? Tek kazığı Mel Gibson’dan yediler o ayrı; manitası için İskoçya’da efelik yapan William Wallace’ı halk kahramanı gösterdi ya, İskoçlar da gerçek sandılar, şöyle bir silkiniverdiler. Film külliyen palavradır; gelgelelim bizim Türk milliyetçi gençleri bile fena gaza getirmiştir, İskoçlar nasıl gelmesin!

Yani Geceyarısı Eksperi öyle fiyakamızı filan bozmamıştır. Dua edelim, JFK’yi CIA öldürttü tarzı, başbakanı astık diye film yapmadılar. Neden yapmadılar, neden yapamazlar konusu da ayrı mevzu tabii.

Ha, mesela Irak’ı film yapabilirler, adamların ülkesini işgal edip devlet adamlarını filan astılar diye. İddia ediyorum, bunun filmini de ilk ABD’liler yapar! Adamların zaten hiçbirşeyden korkusu filan yok, alternatif film yapalım da 3.dünya ülkelerini gaza getirip paralarını alalım diye onu da yaparlar. Bize de, gidip huşu içinde seyretmek düşer.

2, toplam 4 sayfa«1234»