* You are viewing the archive for the ‘synthesizer’ Category

Johnny Violent ve de Hardcore Industrial Techno

Hardcore iyidir; ben Drum’n Bass, Ambient, bazen de Rave sevsemde, iyi hardcore parçalar var.

Bir arkadaş, "ulan amma ucuz" diyerekten HMV’de ne kadar Hardcore Industrial Techno varsa toplamış. Adı da cool duruyor; hani geniş spectrumlu antibiyotik gibi. Malum; bazen insan hardcore’dan daha hardcore birşey istiyor; bunun da adı uzun olunca, "vay be cidden hardcore" diyor insan.

Lakin öyle değil. Bu tarzın büyük isimlerinden biri, Johnny Violent isminde bir zat. Ama müziğin müzikle filan ilgisi yok; rezil birşey. 200 bpm! (Parçanın bir tanesinde "200 bpm in your fucking face!" diye bunu da söylüyor!)

Parçalar sadece 200 bpm’de çalışan "bam bam bam, güm güm güm" şeklinde. Yemin ediyorum sadece bu! Peki diyeceksiniz, o zaman bir albümdeki bütün parçalar aynı mı? Aslında bütün albümlerdeki bütün parçalar hemen hemen aynı. 240 bpm olanlar filanda var, dolayısıyla artık "bırrt,gummmm" şeklinde çıkıyor sesler. Bazı parçalarda "gum bam gum, bam gum" şeklinde müthiş bir işitsel çeşitlilik olabiliyor! Zaman zaman davullar filan da değişiyor;yani 200 bpm dinleyince davul olduğunu tahmin ettiğim şey.

Bu albümlerin en sıkısı "Shocker" Harbiden shocker ama. Dinleyince aptal oluyorsunuz. Albümün enteresan özelliği, son parçada bir ara giren, 80 bpm’lik yumuşak bir müzik ve "Johnny is a bastard" vokali.

Parça isimleri de enteresan:

1. 2 Kicks For Yes

2. E Heads Must Die

3. North Korea Goes Bang 

4. Gotterdammerung

5. Destructor Lives

6. US Intervention

7. The Hardest Gabba

8. Kamikaze 

9. I’m Gonna Fuck You 

10. Imploding Head

Depeche Mode ve ekipman kalitesi

Yıllar yılı, Depeche Mode’da beynin Martin Gore olduğunu sanırdım; ancak daha önce de bahsettiğim üzere, Alan Wilder gittikten sonra müthiş bir kalite düşüşü yaşandı.

Songs of Faith and Devotion, herhalde grubun en iyi albümüdür. Black Celebration ve Music for the masses’da kaliteli albümler; ancak Songs of Faith and Devotion’a kadar Deepeche Mode hep bir prodüksiyon kurbanı oldu: eski albümleri dinleyin, hatta göreceli olarak yeni olan Violator’ı; kayıt kalitesi inanılmaz derecede kötü. Hatta, Unkapanı’nda bile zaman zaman daha iyisini yapabiliyorlar!

Martin Lee Gore denen adamın, belki de bu yüzyılın önemli şairleri arasına sokmak gerek: öyle zekice ve ironik şarkı sözleri yazıyor ki, bazı albümlerde ve parçalarda hem müzikten, hem de sözlerden müthiş keyif alabiliyorsunuz. Bu çok nadiren karşılaşılan bir durum.

Alan Wilder’ın ayrılmasından sonra ise, artan prodüksiyon kalitesine rağmen, müzik basit, sıradan ve karaktersiz hale geldi.

M-Audio’nun sitesinde dolaşırken, tesadüfen Depeche Mode ile ilgili bir yazıya denk geldim. Yazıda, Exciter’dan itibaren daha “experimental” takılmaya başlayıp, soft synth’lere sardıkları filan söylenmiş.

Son albümde, Virus’un üreticisi Access Gmbh, Depeche Mode’a sıkı para vermiş olmalı ki, sitelerinde “artık Depeche Mode bile sadece Access Virus kullanıyor” türünden reklam bannerları var.

Access Virus, şu an Alesis Andromeda ile birlikte, piyasadaki en yetenekli synthesizer. Öte yandan, her cihazın kendine has bir sesi, kullanım şekli, güçlü olduğu yanlar, hatta kulağa hoş gelebilen zayıflıkları var. Software synthesizer’a yönelmeleri, tek synthesizer olarak Access Virus TI kullanmaları aslında Depeche Mode’un, kalitesi giderek düşen müzik endüstrisine uyduklarının güzel bir kanıtı sayılabilir.

Bu arada, Depeche Mode’un kullandığı bazı synthesizer’lar şunlar:

ARP 2600,Clavia Nord Lead,Korg Prophecy,Korg Trinity,MIDI Moog,Oberheim 4-Voice,Oberheim Matrix 12,Oberheim OB-8,PPG Wave 2.3,Roland JD-800,Roland Juno-106,Roland Jupiter-8,Roland System-100M,Roland System-700,SCI Pro-One
Waldorf Wave,Access Virus TI,Novation Supernova II

Depeche Mode ve Alan Wilder

personaljesusback_1.jpgDepeche Mode fanatiğiydim bir zamanlar, hala da dinlediğim olur.

Depeche Mode’u “müzik” yaptıkları için seviyorum. Şiirin arkasında ses olsun diye davul gitar filan çalalım mantığında değiller.

Muhakkak “One Caress” i dinleyin Songs of Faith and Devotion’dan. Londra Filarmoni’nin yaylılarını ikna etmeyi başarmışlar. Tamamen ve sadece kemanlar,viyola,vs. Synthesizer, hile, hurda herhangi birşey yok. New Age klasik müzik! Bu arada, bunun gibi büyük Avrupa ülkelerinin önemli şehirlerinin orkestralarının, sadece para için çalmadıklarını da unutmamak gerek. Zaten büyük paralar kazanıyorlar ve parçayı gerçekten beğenmeselerdi, “Brighton belediye bandosuna çaldırın” derlerdi.

Herhalde en sevdiğim yanları, ki Jean Michel Jarre’ı da aynı nedenden ötürü çok severim, anormal bir müzikal yelpazede çok kuvvetli parçalar yapabilmeleri. One Caress’in vokalini atın ve göreceksiniz, tek başına çok sağlam bir kompozisyon. “Aman pek de güzel” diye dinlenilen birçok klasikten çok daha iyi.

Sonra bir de Depeche Mode’un hatalı ama “karakterli” çaldığı Moonlight Sonata’yı dinleyin. Bana nedense aynı anda hem teslim olma, hem de ölene kadar savaşma hissi verir. Sonra bir de, hafiften iç burkan nefis bir piyano kompozisyonları var. Ardından, Dave Gahan’dan bir Route 66 dinleyin. Bir de gayrı resmi In the Ghetto cover’ı var; Gore hem piyano çalıyor hem de söylüyor. Elvis yorumu da harikadır ama, cover’ının orjinalinden iyi olduğu nadir parçalardandır In the Ghetto…

Synthesizer dahisi dendiği halde, Martin Gore’un iyi piyano çaldığını biliyordum. Doğal olarak, Moonlight Sonata’yı ve yukarıda bahsettiğim parçayı onun çaldığını sanmıştım. Yanılmışım. Alan Wilder’mış.

Alan Wilder, Ultra çıkmadan önce gruptan ayrıldı. Grubun en az göze batan adamıydı. Hatta, mızıka bile çalamayan Fletcher’ın gerisinde görünürdü. Gelgelelim, Alan Wilder gittikten sonra, o zengin müzik de yokoldu. Son albümlerde hala birkaç iyi parça var, onu da Gore’a veriyorum.

Alan Wilder’ı ben bile çok geç keşfettim. Elbette Recoil’ları tamamen olmasa da dinlemişliğim vardır. Şu aralar iyice deneysel takılıyor Wilder. Açıkçası Wilder’ı çok arıyorum; ama şu saatten sonra ayrılmaları belki daha iyi olur (Fletcher işsiz kalır, o ayrı!). Martin Gore, tek başına albüm çıkarıp duruyor; üstelik Depeche Mode tarzına son derece uzak olan Leonard Cohen’le sık sık çalışıyorlar.

Dave Gahan’ın albümü pek tutmasa da, bence “Dirty Sticky Floors” iyi parçaydı.

Dave Gahan’ın halefi Vince Clarke, Erasure ile hala iyi işler çıkarıyor.

Bunların hepsi, Andrew Fletcher hariç, hem çok yetenekli, hem de çok yönlü müzik adamları. Ama Wilder’ın yeri ayrı. O görünmeyen eldi.

Hartmann Neuron; içinde de Linux var

hartmann neuronHartmann Neuron, kesinlikle devrimci bir synthesizer. Daha önce bahsettiğim Korg OASYS gibi, Hartmann Neuron’da bir x86 işlemcili anakart üzerine kurulu ve işletim sistemi kullanıyor.

Kötü haber ise, Hartmann Neuron’un artık üretilmiyor olması. Bunun yerine, bir VST plug-in’i çıkarmışlar. Oldum olası VST plug-in’leri ve Cubase yazılımlarından vicdanımın gece tarafı kadar tiksindiğimden, üzüntüm bir kat daha arttı.

Hartmann Neuron’u bu kadar özel yapan şey, yeni bir sentezleme tekniği getirmesi. Normalde, bir konuyu seçip didiklemekten hoşlandığım halde (eski Pozitif PC okurlarının bildiği üzere-bu arada, Pozitif PC’nin yakın zamanda sürprizlerle birlikte geri döneceğini de müjdeleyeyim!) blogumda konulardan yüzeysel bahsetmeyi tercih ediyorum. Zira, blog’un “ruhunda” da bu var…

Dolayısıyla, Neuron’un ne gibi yenilikler getirdiği konusundan da yüzeysel olarak bahsedeceğim. Zaten ayrıntılara girmeye kalksanız, üzerine kolaylıkla Suç ve Ceza kalınlığında bir kitap yazılabilir!

Hartmann, “tek kişilik orkestra” mantığıyla ortaya çıkmış, üretim kalitesi yüksek, harc-ı alem olmayan bir synthesizer. 5000$ üzerindeki fiyat etiketi de bunu gösteriyor. Neuron’u tasarlayan Axel Hartmann, daha önce Alesis Andromeda ve bazı Waldorf modelleri gibi bazı efsanevi aletlere imza etmiş biri. Bu özellikleriyle, Bob Moog’u andırmıyor değil.

Neuron, Resynthesis diye bir teknik kullanıyor. Aslında klasik VA özellikleri de taşımasına rağmen, Resynthesis özelliği sayesinde bir sesi Neuron’a yüklediğinizde, yazılımın yapay zeka özelliği devreye giriyor (bu terimden nefret ediyorum!). Ses, Neuron’un içinde “parçalanıyor” ve sesi oluşturan kaynağın -mesela keman- fiziksel özellikleri modelleniyor.

Bu noktadan sonra, artık tek oyuncak osilatör ve filtre olmaktan çıkıyor: scape ve sphere ile sesi şekillendirmeye başlıyorsunuz. Scape’i kemanın teline, sphere’ı ise gövdesine benzetebilirsiniz. Bu parametrelerle oynayarak, sözgelimi kemanın telini gerip gevşetebilir, ya da gövde formuyla oynayabiliriz.

Bu parametrelerle oynayarak, 60 YTL’lik bir kemandan Stradivarius sesi alabileceğinizi sanmayın; zaten Neuron’un ortaya çıkış amacı ya da “görevi” bu değil. Neuron, yeni bir prensip getiren lider bir tasarım.

Hartmann Neuron; içinde de Linux varPC anakartı kullanılmış olması nedeniyle, bu harika alete sahip olanlar, fan sesi gibi bozucu faktörlerden şikayetçiler. Buna rağmen, üretilen sesin çok iyi olduğu söyleniyor. Burada kastedilen sonic fidelity, sesin gerçekçi olması ya da olmaması değil. Hala birçok kişi, synthesizer’ları akustik aletleri taklit eden elektronik oyuncaklar gibi görüyor ve bu da müzikalite açısından kısır bir durum yaratıyor. Synthesizer, yeni sesler üretmek, “varolmayan enstrumanları çalmak” için yaratılmış bir alet. Özellikle de Virtual Analog, ya da Arp 2600, Moog (eski modelleri) gibi ilk analog synth’lerin takipçisi olan Alesis Andromeda gibi modeller…

Korg Radias

Korg RadiasClavia Nord Rack ile benzer fiyat aralığında alabileceğiniz fazla Virtual Analog synthesizer yok. İlk bakışta, akla iki seçenek geliyor: Korg Radias ve Alesis Ion.

Alesis, Ion’un efsanevi Alesis Andromeda’nın “kırpılmış” bir versiyonu olduğunu söylese de, aradaki 5 kata varan fiyat farkı beni biraz şüpheye düşürdü. Üstelik, en azından benim gördüğüm kadarıyla Korg Türkiye’de ciddi, yardımsever ve makul fiyatla satış yapan bir distribütöre sahip. Radias, sesi ve kullanıcı dostu arabirimi ile beni tavladı; ancak arkamda 1 trilyon(!) wattlık devasa JBL’ler olduğu için, Radias’ın ne kadar iyi olduğu konusunda garanti verebilecek durumda da değilim.

RADIAS ise, oyuncakmış gibi duran, feci kalitede klavyesi ise derhal soru işareti uyandırıyor. Daha ucuz olan Ion’un durumu da, aynı Korg Radias gibi içler acısı. (Ion’u yakından görmedim; ama fotograflarda bile derhal sırıtıyor)

İyi haber ise, Korg Radias’ı klavyesiz de alabilmeniz. Korg, akıllıca bir hareketle, aslında bir rack synthesizer olan Radias’ı klavyesi ayrılabilir bir modül olarak piyasaya sürmüş. (Aslında rack de değil; desktop bir model Radias. Zaten masanın üstüne koyabilecekken, rack’e monte etmek pek ergonomik değil.)

1, toplam 2 sayfa12»