* You are viewing the archive for the ‘tarih’ Category

Paris Komünü, Thomas Jefferson ve sosyalizm

Paris komünü, eğer son yapılan hatalar olmasa, sosyalistlerin medar-ı iftiharı olabilirdi. Herhalde, tarihteki en kısa süren ama en etkili halk ayaklanmalarından biridir ve “hızlı çekim” bir sosyalist devrimdir.

Aslında Paris Komünü, sosyalizmin devrimle “nasıl geleceğini” değil, “gelemeyeceğini” göstermek açısından ilginçtir!

Peki Thomas Jefferson’ın konuyla ne ilgisi var?

The strongest reason for the people to retain the right to keep and bear arms is, as a last resort, to protect themselves against tyranny in government.

Yani: “İnsanların silah bulundurma ve taşıma özgürlüğün bırakılmasının en güçlü nedeni, son çare olarak kendilerini hükümet mezalimine karşı korumalarıdır”

Bunlar Jefferson’un kendi sözleri. Bir de Atatürk’ün Bursa’da söylediği iddia edilen sözler var. Jefferson ile aynı doğrultuda! Elimizde resmi bir kaynak bulunmadığı için -nasıl bulunsun!- onların doğru olup olmadığı tartışmalı.

Hiç düşündünüz mü, belki de devletler bunca silahı dış düşmanlarından değil, kendi vatandaşlarından korunmak için edindiler!

Gelgelelim, ordu ve silahların geçirdiği evrim, bugün halkın handgun dediğimiz tabanca gibi silahlarla bir ayaklanmada başarılı olma ihtimalini sıfıra indirmiştir.

Paris Komünü’nün o bir haftadan kısa havasını anlatmak için yüzlerce sayfa yazmak gerekir; ancak ayaklanma, ordunun bir bölümünün ayaklanan halka katılarak Versay ordusunu yenilgiye uğratıp generallerini kurşuna dizmesiyle başarıya ulaşmıştır.

Ayaklanmanın başarısızlığı ise, hızla gelen askeri başarıya rağmen halkın ve ona katılan askerlerin durması yüzünden ortaya çıkmıştır. Öyleki, komün, saraya girip hazineye el koymayı bile düşünemedi ve Versay’a toparlanacak zaman verdi. Çünkü bu sırada “demokratik davranıp”, lider seçimi gibi şeylerle zaman kaybettiler.

Kaldı ki, o zamanın Fransa’sının da şartları kendi içinde olağanüstüdür. Prusya ve Fransa savaşıyordu; yenilen Fransa tazminat ödemeyi kabul etti ama Prusya Fransa’nın anlaşmanın şartlarını yerine getirmesine rağmen Paris’i bombalamaya devam etti. Üstüne üstlük, Prusya ordusu şehre girerken adeta törenle karşılandı. Paris açlık ve sefalet içindeydi.

Birkaç sene önce Paris’te zenci ve müslümanlar ayaklandıklarında, bazı şaşkınlar bunun yeni bir Paris Komünü olacağını sandılar.

Hiç de öyle olmadı; zira ayaklananlar, bu sefer küçük azınlıklardı.

İşte, bazı über-romantik sosyalistlerin anlayamadığı da tam olarak budur.

Stalin ise daha gerçekçiydi ve muhtemelen Sovyetler’in kendi coğrafyasının ötesine bir devrim ihraç edemeyeceğinin, dünyayı ele geçiremeyeceğinin farkındaydı; zira dünyanın batısı, Sovyet halkından daha müreffeh yaşıyordu ve bir devrime ihtiyaçları yoktu.

Troçki ise, diğer uygar ülkeleri de içine almayan bir sosyalist devrimin sınırlı kalıp sonunda başarısız olmaya mahkum olduğunu biliyordu ve Stalin’i budala ilan etti. Oysa Stalin budala değil, sadece faşist ve barbardı! Milyonlarca muhalifi yoketti ve kızıl ordu komutanı Troçki’yi sürdü.

Nitekim daha bir yüzyıl geçmeden Troçki haklı çıktı. Gorbaçov’un yaptığı şey kendi özgür seçimi değildi. Çöküşü gördü ve “kanlı mı olsun,kansız mı” sorusunun cevabını kendi kendine verdi. Marx’ın dediği gibi, “tarihte olması gereken şey” oluyordu.

Bugün yaşadığımız ekonomik kriz, birilerine hala “devrim fikirleri” aşılıyor!

Birincisi, bu kriz, ABD’de 1930larda yaşanan kriz kadar derin olmayacaktır. Kaldı ki, o zaman bile ABD bir devrim arayışı içinde değildi!

İkincisi, artık orak,çekiç,kazma ve kürekle devrim yapamazsınız! O ancak V for Vendetta filminde olur! Artık ülkeleri askerlerinin karnını yeterince doyurmayan krallar yönetmiyor. Aslına bakarsanız, seçilen başkanlar filan da yönetmiyor.

300 Spartalı ve Kadın Hakları

300 Spartalı filmi son yıllarda izlediğim “en gaza getirici” filmlerden biriydi. Bazı gerizekalılar, ki içlerinde sinema eleştirmenleri ve tarihçiler de var, filmi gerçekçi bulmadılar!

Elbette gerçekçi olmayacak; büyük bir kahramanlık hikayesi, hem de o savaşı yaşamış biri tarafından anlatılıyor; üstelik aynı kişi meclisi ikna edip asker almak zorunda, e salaklar!

Üstüne üstlük, filmdeki birçok şey gerçek: Termofildeki savaş, Spartalıların gerçekten 300 kişi olması, Yunanlıların savaşa katılması (elbette 20 kişi değil, binlerce kişiydiler ama savaşta pek de esamilerinin okunmadığı gerçek), Xerces, Sparta’ya yapılan teklif, hatta Leonides’in kahinlere danışması ve karısının “ya kalkanınla, ya da kalkanının üstünde dön” demesi. Hoplitlerin savaş düzeni bire bir filmde gördüğümüz gibi. Hatta, Sparta’nın sosyal hayatı bile.

Bu kadar stilize edilmiş bir kahtamanlık hikayesi bundan daha gerçekçi çekilemezdi.

Spartalıların sosyal yaşamı ve savaş becerilerini filmden önce de biliyordum; ancak Termopolis savaşının gerçek olduğundan habersizdim! Spartalıların ilginç bir özelliği daha var; kadın-erkek ayrımı yok.

Bence yakın tarihteki Sparta, İsviçre olduğundan, onları da incelemek gerek. İsviçre de, kadınların gerçek özgürlükler ve haklar sahibi olduğu ilk devlet.

Sparta ile İsviçre arasında çok sayıda benzerlik var: İsviçre’yi kuranlar da, Sparta gibi paralı askerler ve aynı Sparta gibi, asla büyük bir imparatorluk kurma hevesine kapılmamışlar. Sparta gibi, İsviçre de, coğrafi olarak düşman generallerin savaşmak istemeyeceği coğrafi özelliklere sahip.

İsviçrelilerin de, Spartalılar gibi, “asıl işimiz askerlik” tarzı bir yaşamları var. Elbette günümüzdeki dünyada savaş sıklığı ve şekli çok değişmiş olduğundan, kurallar Spartada olduğu gibi sert değil; ancak her İsviçreli erkek evinde belli bir yaşa kadar piyade tüfeği bulundurmak zorunda! Üstüne üstlük; İsviçre’de sanırım 36 yaşına kadar muvazzafsınız; yani gidip askerlik yapıp döndükten sonra askerlik bitmiyor. Belli periyodlarla, senede 3 hafta yanılmıyorsam, askere gidip eğitim alıyorsunuz. Neredeyse hiçbir düşmanları olmadığı halde, bu geleneği devam ettiriyorlar.

İsviçre’de kadınların silah sahibi olma zorunluluğu yok ama bu teşvik ediliyor! Kadınlara silah alırken neredeyse %50′ye varan indirimler yapılıyor!

Türklerde de,Müslüman olmadan önce benzer bir eğilim görüyoruz. Devlet yöneten kadınlar var. “Bizim de kadın başbakan vardı” demek buna benzemiyor; hemen hemen hergün savaşan, açlık ve hastalıklarla mücadele eden, gerçekten “sert karakterli” insanlardan oluşan bir topluluktan bahsediyoruz. Yeri geldimi, kadın atına binip erkeklerin önünde savaşa katılıyor!

Semavi dinleri kabul eden bütün toplumlarda kadınlar ikinci plandadır; ancak bunu semavi dinlerin etkilerine bağlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Nitekim, budist Japonya’da, Çin’de de, kadın ikinci sınıf bir varlık. Üstelik, en azından Japonlarında son derece sert, savaşçı ve katı bir toplumsal yapısı var.

Demekki, din teorisi çürüyor. Elbette, dinlerin etkisi olmuştur; çünkü dinler sadece ibadet ve inanç kalıplarını değil, ortaya çıktıkları toplumların sosyal yaşamlarını da getiriyorlar.

Bir ara, bunun nedenini “dağlık yerlerde yaşayan insanların kadın-erkek ortak bir yaşam yükünü paylaşmalarına” bağlamıştım. Bu, verimli topraklara sahip Sparta için geçerli değil, sadece İsviçre’de tutuyor. Türkler ise, verimsiz bozkırlarda, yani düz alanda, ama yine de doğayla mücadele ederek yaşamışlar. Japonların da yiyecek sıkıntısı çektiklerini, zorlu iklim koşullarıyla uğraştıklarını söylemek çok zor.

Yani, “yaşamın yükünü paylaşma tezim” de çürüyor.

Eğer bu tezimin bir geçerliliği olsa, bugün Türkiye’de kadına en çok Karadeniz ve Güneydoğu’da önem verilirdi ki, kadının en çok ezildiği bölgelerdir bunlar…

Belki, çok dışa kapalı toplumların, kendilerinin “seçilmiş ırk” olmasına duydukları inançtan kaynaklanan, kadınların da o asil kanı devam ettiren varlıklar olmasından yola çıkan bir inançtır bu. O zaman Nazi Almanyasına bakmak gerek; evet, kadınlar propaganda mekanizması içinde çokça kullanıldı ama çocuk doğurmaktan öte bir fonksiyonları olduğuna inanılmıyordu ve en azından siyasette önemli yerlerde değillerdi.

Yani bir sonuca varamadım. Açıkçası, başka tez ya da teorileri olanların da yorumlarıyla tartışmayı alevlendirmelerini bekliyorum!

Bilimin dinleşmesi

CHP, Cumhuriyet ve Hürriyet gibi gazeteler şeriat geliyor diye üfüre dursunlar; çok az insan “tehlikenin farkında”. (Sağdan sola yazıp fona müziği dayasam daha bir etkili olurdu ama böyle idare edin artık)

Tehlikenin adını da koyalım, bayrak sallamak isteyen arkadaşlar olursa slogan olarak kullanırlar: bilim “dinleştiriliyor”.

Bu da dünyanın yeni bir karanlık çağa doğru yol almasıyla paralel gelişen, “olması gereken” bir akım.

Yeni bir komplo teorisi ortaya atıyor değilim. Her özgürlük ve aydınlanma dönemini bir karanlık çağ takip edecektir; çünkü güç odakları birsüre sonra “asıl mevzuya”,yani paraya hükmedemiyor olacaktır. Engizisyonun gelmesi, papazların filan çok dindar adamlar olması yüzünden olmadı. Kısa Pepin namlı Frank kralının 8.yüzyılda Lombard’ları yenmesiyle kilisenin önce hükümet kurmasına, sonra toprak edinmesine izin verildi; zira bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanları tepelemek için Pireneleri aşmış geliyorlardı.(Tabi onlar içinde din yalandı; maksat Hıristiyanları oyup paralarını ve kadınları almaktı)

Böylece, kilise, cahil kitleleri savaşa süren, arada da hem krallıklardan hem de halktan “tırtıklayan” bir güç olarak tarih sahnesine çıktı ve zaman içinde güç hırsıyla iyice zıvanadan çıktı. 8.Henry’nin neredeyse 750 yıl sonra bu herifleri Britanya’dan kovalaması da “karı kız meselesinden ötürü” değildir; nitekim bu icraat öyle hayırlı olmuştur ki, İngiltere süper güç haline gelmişti.

Kıta Avrupa’sında kalanlar da Fransız İhtilali ile kovalanacak, ancak üzerlerine fazla gidilmeyecektir. Zira Voltaire gibi ladini adamların yerine “çarıklı” Rousseau gibi adamların borusu ötmektedir. Kilise şimdi bile güçlü; öyleki senelerde Kızıldeniz parşomenlerini saklayıp, Hz.İsa’nın “sakın ben öldükten sonra kilise gibi şeyler kurup zibidilik etmeyin” sözlerini açıklamadılar, ortaya çıkınca da üç maymunu oynadılar.

Yobazlık türlü çeşitli şekillerde hortluyor, bunların en beteri de maalesef klasik dini yobazlık değil.

Ülkemizde de örneği var; Deniz Baykal’ın konuşmalarına bakın, devamlı fetva veriyor. Yaşar Nuri Öztürk,CHP’den ayrılıp partisini kuracak kadar kendine güvendi (güvendi de, ne oldu?). AKP var. MHP var. Kısacası, meclis adeta ulema oldu!

Yalnız, “solcu” CHP, okullarda evrim teorisinin çürütülmeye çalışmasına karşı çıkmıyor, bunun nedeni de basit. Çünkü CHP, aynı AKP gibi, dini bir şekilde kullanmak istiyor.

Dinden girip,evrim teorisine kadar geldim, hadi biraz daha ileri gidelim.

Şimdi, fizikle metafiziğin arasındaki korkunç radikal uçurumu bulandırmaya çalışıyorlar. Bu yazımda zaten dalgamı geçmiştim ama bir yandan çok da ciddiye alıyorum; bunlar çok tehlikeli girişimler…

Metafizik palavralara insanları bilim dilinden konuşurmuş gibi inandırmak çok kolay. İki lepton, üç quark dersiniz, işin temelini bilmeyen biri şüphelense bile, ansiklopedi filan açıp “herif buraya kadar doğru söylüyor, demekki bundan sonrası da doğru olabilir” der…

Bu akımın en vurucu örneği, The Secret denen paçavra oldu.

Secret, büyük bir yalandır ve iğrençtir,çünkü bilimi palavraya alet etmektedir.

Artık, meditasyon bile -gerçek meditasyondan değil, “yalama”, “anında görüntü”, gerzek batılılara yutturulmak üzere hazırlanan uyduruk Koi,Zohi,Hoiki filan gibi palavra tekniklerden bahsediyorum- “demode” kaldı.

Ortalama insanın bilimle arası hiç olmadığından, anlaşılması en zor disiplin de fizik olduğundan, bu işin esnafı genelde fiziği seçiyor.

Amaç “masum gibi” görünüyor; lepton gibi kıvrak düşün, pozitron gibi aktif hareket et, düşünceni iyonize edip sınırlarını aş, bok püsür…

Külliyen palavra.

Lakin, bu iş boka sarar arkadaşlar…

30 sene sonra biri çıkar, “quantum düşündüğünüz olmadı, çekim kuvveti ayağına yattınız bir bok çekemediniz, bu işin sonu boş. Yeni paralel hayat teorim sayesinde size ölüp, başka bir evrende nasıl daha güzel,zengin ve başarılı olacaksınız,onun yolunu gösteriyorum” derse, sizce inanan olmayacak mı?

Tabi ki olacak. Çünkü insanlar inanmak istiyor, inanma eğilimindeler. X-files’ın jeneriğinde bir poster görürsünüz, UFO’nun altında “I want to believe” yazar. Psikolojik analiz filan yapayım bari; Mulder, kızkardeşini uzaylıların kaçırdığına inanmak istemektedir, çünkü suçluluk duymakta, kızkardeşinin kendisi yüzünden kaçırıldığını içten içe bilmektedir. Nitekim, “sigara içen adam”, bir bölümde Mulder’a babasının kızkardeşi ile Mulder arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığını ve kızkardeşini seçtiğini söyler. Kardeşi bir deneye kurban gitmiştir…

Bu iş çok acayip yerlere varır…

Örneğin “yahu bunun cimcimesi bana pek Türk hissi vermedi” diye kafatasları ölçülür, “faşizm” bilimsel hale gelir. Nitekim, bu görüş 50 sene önce pek popülerdi,bu sıralar yine revaçtaymış!

Palavradan “bir gen bulunur”, örneğin X ırkından gelenlerde olan bu gen, ne bileyim, terörist olmaya itmektedir insanları! Böylece,rasyonel bir cadı avı başlatırsınız…

Şeriat isteyenin paranoid şizofren olduğunu “ispatlar”,akıl hastanesine tıkarsınız.

Laiklerin seri katil olmaya eğilimli olduğunu keşfeder “bilim”, toplumun huzuru için hepsi fişlenir, telefonları dinlenir.

Bu arada, sizi bilimden koparıp, bilimi ilahi bir güç haline getirirler. Anlamazsınız ama mucizeleri karşısında dehşete kapıldığınız için -hadi canım, cep telefonunu bile ilk gördüğümüzde dumur olmadık mı!- ondan gelen “her vahiye” körü körüne inanırsınız.

Belki de birgün, karanlık çağdan çıkış için verilecek mücadelede, ama bu sefer “haklı olarak”, İspanyol faşistlerinin sloganını kullanacağız:

Muera la inteligencia! Viva la muerte! (Kahrolsun aydınlar,yaşasın ölüm!)

Tecavüze uğradım hayatım kaydı

“Oh,nihayet şu kıl herifi …tiler” diye sevinmeyin, konu başka.

İnsanlara çaresizlik aşılanıyor. (Hayır şeriatçılar,kısırlık yaptığını iddia ettiğiniz çiçek aşısının son sürümü filan değil)

Nedense son zamanlarda tanıdığım herkes ne kadar çaresiz olduğundan, onu öğrenemeyeceğinden, bunu asla başaramayacağından söz ediyor.

Okul,aile,medya ve insanlar, insanlara çaresizlik aşılıyor. Kurban olduklarını ve hayatlarının asla eskisi gibi olmayacağını söylüyor.

4 ayrı psikiyatrist bana 4 ayrı teşhiş koydu ve dört ayrı (set) ilaç verdi. İlaçların etkisinden çıkmam yıllar aldı ve hala tam olarak düzelemedim.

Bir psikolog ve psikiyatriste sorarsanız, yapabileceğiniz en yanlış şey, kendi hayatınızı düzeltmeye çalışmak. Profesyonel yardım şart!

Bugün yolda bir dershanenin ilanını gördüm, “eğitim koçları” varmış.

Batı’da otun bokun koçu var. Bizde “yaşam koçluğu” daha lüks bir hizmet, yakında ayağa düşecektir.

“Aile danışmanları” var; gidip nasıl ana-baba olacağınızı öğreniyor, kendi ananızın babanızın bunlara gitmemesi yüzünden boktan hissediyorsunuz(!): İnsanlık tarihi boyunca bu danışmanların olmaması yüzünden herkes sapık,gerizekalı,mutsuz ve yetersiz oldu. Binlerce yıllık insanlık tarihi bundan böyle değişmek üzere.

Hep uzman birileri size ne yapacağınızı söylemek zorunda; çünkü sizler aslında çaresiz kurbanlarsınız. Kendi başınıza birşeyleri değiştirmeyi denemek, ayaklarınızın üstünde durmaya çalışmaksa yapabileceğiniz en büyük hata.

Bir blog keşfettim, kızcağız çocukken yaşadıkları yüzünden hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Pekala, 13 yaşında hınzır bir velette olabilir. Ama eğer yazdıklarında samimi ise, ki çok ciddi zeka belirtileri de gösteriyor, kendisi için üzülüyorum.

Hayatının bundan sonra asla değişmeyeceğini kabullenmiş, kendini kurban olarak görüyor. Bazı anlamsız ve zekasına yakışmayacak idefixleri var. Geçmişe takılıp kalmış durumda, ilerideki hayatını da kurbanlık psikolojisi içinde, sınırlar dahilinde planlamış. Çünkü özgürlüğünü korkuya teslim etmiş,sınırları aşmazsa güvende olacağını sanıyor.

Elbette ona kızmıyorum. Belkide değiştiremeyeceği tek şeyin kafasına kakılmış “sen artık çaresizsin” saplantısı olduğunun farkında değil; belki farkında ama ne yapacağını bilmiyor.

Bu da kurulmaya çalışılan korku imparatorluğunun temel taşlarından biri. İnsanlar artık özgürlük değil, birilerinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesini istiyor. Çünkü kendi hatalarının sonuçlarına katlanmaktansa, “daha üst bir yaşam formunun” koyduğu dogmalara inanıp o yolda ilerlemek daha kolay. Kaçınız kendinizde uzman bir psikiyatristin teşhisini eleştirme cesaretini bulabilir?

Bilim adamları maalesef ahlaklarını kaybettiler, en azından önemli bir kısmı. Birsürü “araştırma”, aslında palavradan ibaret, metodlar yanlış.

Yapılan bir araştırma, suçluların ciddi bir bölümünün çocukken taciz kurbanı olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonucuna göre,çocukken tacize uğradıysanız çok büyük ihtimalle suç işleyeceksiniz.

Akla yatkın görünebilir,ama metodoloji tamamen yanlış!

Öncelikle, hapishanedeki mahkumlar seçiliyor. Toplumun genelinde yapılsa, belki gerçekten tacize uğrayanların sadece %5′inin suç işlediği çıkacak ortaya…

İkinci yanlış, taciz kavramının muallakta kalmış olması. Örneğin kimi araştırmacılar, okul hayatında isim takılan öğrencilerin bile tacize uğradıklarını varsayıyor. Bu hesaba göre, okul hayatımda gördüğüm kişilerin en az %80′i tacize uğramış durumda.

Ayrıca, yapılan mülakatlarda insanların hafızası zorlanıyor. Sorulan sorular da yoruma açık sorular.

Bu “araştırmalar” sonucunda “korkunç gerçeklerle” karşılaşıyoruz; toplumun en az yarısı tecavüz kurbanı, çocukların çoğunda ciddi davranış bozukluğu var. Bu arada, “yaramazlık”, bir anda “davranış bozukluğu” gibi “tedavi edilebilir” nitelik kazanıp, 6 yaşında çocuklara haplar verilmeye başlanıyor. Tandığım birinin 13 yaşındaki ve son derece zeki kızı Ritalin kullanıyordu. Kızla konuştuğumda son derece geniş bir yelpazede insanın kafasını karıştıracak kadar entelektüel birikime sahip olduğunu gördüm. “Olayın nedir?” diye sorduğumda, çevresindeki herkesi aptal ve boş bulduğunu, arkadaşlarının son derece cahil ve ilgisiz olduklarını söyledi. Buna hormonları filan da ekleyin. Aslında kız inanılmaz derecede sağlıklı! Ailesi bu yaşta hap yutturulmasından dolayı ferah, çünkü onun tedavi edilebilir bir marazı olduğunu ve görevlerini yaptıklarını düşünüyorlar.

Şu an bu durumda olan, akıl almaz sayıda çok çocuk var.

Dünya eskiden bu kadar kötümüydü? Belki daha da kötüydü; insanlar gripten bile topluca ölebiliyorlardı,zatürree gibi hastalıklar yakın bir zamana kadar çaresiz hastalıklar sınıfına giriyordu,
kıta Avrupa’sının üçte biri veba salgınında ölmüştü, depremler medeniyetleri bitirebiliyordu, Hitler’in kitapları yaktırması trajediydi ama eğer İskenderiye kütüphanesi 1600 sene önce, Paganların da katledilmesiyle yakılmamış olsa,kimine göre medeniyetimiz birkaç yüzyıl daha ileri olacaktı. İstanbul’da büyük can alan depremlere ait kayıtlar yoktur, ama yangınlar yüzünden şehirdeki evler neredeyse devamlı yok olmaktaydı. Sanayi devriminde sayısız çocuk ölmüştü, Cenevre anlaşmasından ya da Clausewitz gibi askeri teorisyenlerin ortaya çıkmasından önce savaşlarda toplu katliamlar,tecavüzler ve barbarlık son derece sıradan,alışılmış bir uygulamaydı.

Daha sayayım mı?

Doğal afetler mi diyorsunuz? Dünya buzul çağını da yaşadı ve dinazorları yokeden muhtemelen bir meteordu.

Satanizm tırmanışa geçip binlerce insanın kurban edilmesine neden filan olmadı; ama Engizisyon’un akıl almaz işkencelerle öldürdüğü insanların sayısı binlercedir. Üstelik o zaman Avrupa nüfusu 30 milyon bile değildi.

Seri katiller eskiden de vardı; hatta en azılısı da Elizabeth Bathory‘di.

Yani dün, aslında dünya daha kötü biryerdi. Ama bugün, birileri dünyanın yarın daha da tehlikeli olacağını söylüyor.

Bu biraz Total Recall filmindeki,insanları öldürücü güneş ışığından koruduğu iddia edilen fanusa benziyor. Aslında fanus, korku ve boyun eğme güdüsü yaratan bir araç sadece.

Cumhuriyet Tarihini anlamak

Türkiye’nin başına ne geliyorsa tarih bilmemekten geliyor,çünkü tarih gerçekten tekerrür edip duruyor bu topraklarda…

Eminim, “tabi canım” diyen, “benim lisede tarih 10′du zaten” diyen bazı şaşkınlar vardır.

Ben gerçek tarihten bahsediyoum,lisede okuduğunuz palavralardan değil. Söyleyin bakayım Fatih Sultan Mehmet’in atının kuyruğunun bağı ne renkti? Adı neydi? (Ay,Bukephalos muydu neydi ayol dilimin ucunda valla!)

Maalesef yakın tarihi anlamak,CHP’nin neden iktidar olamayacağını idrak etmek, darbelere anlam verebilmek, neden birbirimizin gözünü oymak için yanıp tutuştuğumuzu kestirmek için çok fazla okumak gerek. Üstelik, Osmanlı’dan başlayacaksınız…”Aaa aa dinci,geri Osmanlı’da meclis varmış yahu” deyip yamulacaksınız önce…

Önce Hakkı Uzunçarşılı’nın Büyük Osmanlı Tarihi’ni okuyacaksınız. 3500 sayfa filan, ben yarısını ancak okuyabildim. Okuyunca padişah olmayacaksınız, Bağdat Caddesindeki Paris Hilton kılıklı yosma da “aa bu çocuk amma tarih biliyor,dur şuna hemen vereyim..kalbimi” demeyecek.

Yavaş yavaş belli bir zaman sonra gelen padişahların vatan haini ve beceriksiz olmadıklarını değil, sadece dünyaya ayak uyduramadıklarını,bürokrasi altında ezildiklerini,hatta saray önünde yeniçeriler tarafından sürüklendiklerini öğreneceksiniz.

Büyük Ortadoğu Projesi denen şeyin nasıl başladığını bilmek için David Fromkin’in “Bütün barışı bitiren barış”ını okuyacaksınız; ben salak gibi Bodrum’da okudum, yaş daha 25 filandı, o yüzden hatmedemedim, zira diğer göz İngiliz hatunları tetkikle meşguldü. Olsun; Irak’ın nasıl cetvelle çizildiğini de öğrendik, Filistin’in nasıl sorun olduğunu da. Şimdi aradım bulamadım,bulsam da bir daha okusam…

İdris Küçükömer’e geçmeden tercihan yaşlı,çok yaşlı birinin anılarını dinleyin. Ben dedemi dinledim; yaş yaklaşık 110, kafa da vucutta benden sağlam. Onun gözüyle gördüklerini burada anlatsam hapse girerim; 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan rezaletleri,karaborsayı filan…

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını mutlaka okuyun, filmini izlemedim,belki o da yeter.

Arada Şerafettin Turan’da patlatabilirsiniz; neden adam gibi sanatımız olmadığını,ama neden asla şeriatında burada tutmayacağını idrak eder de boşu boşuna meydanlarda miting çilesi çekmez, onun yerine azıcık ilim irfan filan edinirsiniz…Belki Abdülaziz bey’in Osmanlı adet,merasim ve tabirlerini de okursunuz da, eski yazıları okurken “ayy ne dio bu fanfinfon Berkecan?” demezsiniz.

Midhat Sertoğlu’nun Osmanlı Tarih Lugatı da elinizin altında bulunsun; “Hadi yarim,bilad-ı selase turu yapalım” der belki manitanız,açıp bakar,Eyüp,Galata ve Üsküdar’ı kastettiğini şıp diye anlarsınız(!)

En son İdris Küçükömer okursunuz, o zaman neden birtürlü demokrasiyi hazmedemediğimizi, neden Türkiye’de sol olmadığını ve uzun süre olamayacağını, neden Atatürk’ün ilerici ama CHP’nin gerici olduğunu anlarsınız.

Tabi boşlukları doldurmak için bilen abilere sormanız gerekecek; mesela 1974′de Kıbrıs’a çıktığımızda başta neden bütün dünya bizi destekledi,sonra da irrite oldular…

1977′deki 1 Mayıs’ı soracaksınız…

Sonra bir daha düşünürsünüz Ergenekon varmı yokmu…

1, toplam 7 sayfa1234567»