Paris Komünü, Thomas Jefferson ve sosyalizm
Paris komünü, eğer son yapılan hatalar olmasa, sosyalistlerin medar-ı iftiharı olabilirdi. Herhalde, tarihteki en kısa süren ama en etkili halk ayaklanmalarından biridir ve “hızlı çekim” bir sosyalist devrimdir.
Aslında Paris Komünü, sosyalizmin devrimle “nasıl geleceğini” değil, “gelemeyeceğini” göstermek açısından ilginçtir!
Peki Thomas Jefferson’ın konuyla ne ilgisi var?
The strongest reason for the people to retain the right to keep and bear arms is, as a last resort, to protect themselves against tyranny in government.
Yani: “İnsanların silah bulundurma ve taşıma özgürlüğün bırakılmasının en güçlü nedeni, son çare olarak kendilerini hükümet mezalimine karşı korumalarıdır”
Bunlar Jefferson’un kendi sözleri. Bir de Atatürk’ün Bursa’da söylediği iddia edilen sözler var. Jefferson ile aynı doğrultuda! Elimizde resmi bir kaynak bulunmadığı için -nasıl bulunsun!- onların doğru olup olmadığı tartışmalı.
Hiç düşündünüz mü, belki de devletler bunca silahı dış düşmanlarından değil, kendi vatandaşlarından korunmak için edindiler!
Gelgelelim, ordu ve silahların geçirdiği evrim, bugün halkın handgun dediğimiz tabanca gibi silahlarla bir ayaklanmada başarılı olma ihtimalini sıfıra indirmiştir.
Paris Komünü’nün o bir haftadan kısa havasını anlatmak için yüzlerce sayfa yazmak gerekir; ancak ayaklanma, ordunun bir bölümünün ayaklanan halka katılarak Versay ordusunu yenilgiye uğratıp generallerini kurşuna dizmesiyle başarıya ulaşmıştır.
Ayaklanmanın başarısızlığı ise, hızla gelen askeri başarıya rağmen halkın ve ona katılan askerlerin durması yüzünden ortaya çıkmıştır. Öyleki, komün, saraya girip hazineye el koymayı bile düşünemedi ve Versay’a toparlanacak zaman verdi. Çünkü bu sırada “demokratik davranıp”, lider seçimi gibi şeylerle zaman kaybettiler.
Kaldı ki, o zamanın Fransa’sının da şartları kendi içinde olağanüstüdür. Prusya ve Fransa savaşıyordu; yenilen Fransa tazminat ödemeyi kabul etti ama Prusya Fransa’nın anlaşmanın şartlarını yerine getirmesine rağmen Paris’i bombalamaya devam etti. Üstüne üstlük, Prusya ordusu şehre girerken adeta törenle karşılandı. Paris açlık ve sefalet içindeydi.
Birkaç sene önce Paris’te zenci ve müslümanlar ayaklandıklarında, bazı şaşkınlar bunun yeni bir Paris Komünü olacağını sandılar.
Hiç de öyle olmadı; zira ayaklananlar, bu sefer küçük azınlıklardı.
İşte, bazı über-romantik sosyalistlerin anlayamadığı da tam olarak budur.
Stalin ise daha gerçekçiydi ve muhtemelen Sovyetler’in kendi coğrafyasının ötesine bir devrim ihraç edemeyeceğinin, dünyayı ele geçiremeyeceğinin farkındaydı; zira dünyanın batısı, Sovyet halkından daha müreffeh yaşıyordu ve bir devrime ihtiyaçları yoktu.
Troçki ise, diğer uygar ülkeleri de içine almayan bir sosyalist devrimin sınırlı kalıp sonunda başarısız olmaya mahkum olduğunu biliyordu ve Stalin’i budala ilan etti. Oysa Stalin budala değil, sadece faşist ve barbardı! Milyonlarca muhalifi yoketti ve kızıl ordu komutanı Troçki’yi sürdü.
Nitekim daha bir yüzyıl geçmeden Troçki haklı çıktı. Gorbaçov’un yaptığı şey kendi özgür seçimi değildi. Çöküşü gördü ve “kanlı mı olsun,kansız mı” sorusunun cevabını kendi kendine verdi. Marx’ın dediği gibi, “tarihte olması gereken şey” oluyordu.
Bugün yaşadığımız ekonomik kriz, birilerine hala “devrim fikirleri” aşılıyor!
Birincisi, bu kriz, ABD’de 1930larda yaşanan kriz kadar derin olmayacaktır. Kaldı ki, o zaman bile ABD bir devrim arayışı içinde değildi!
İkincisi, artık orak,çekiç,kazma ve kürekle devrim yapamazsınız! O ancak V for Vendetta filminde olur! Artık ülkeleri askerlerinin karnını yeterince doyurmayan krallar yönetmiyor. Aslına bakarsanız, seçilen başkanlar filan da yönetmiyor.

