* You are viewing the archive for the ‘tarih’ Category

Türkiye’de sol neden gelişmedi?

Bu bilimsel bir yazı değil. Elimden geldiğince cumhuriyet tarihini, olabildiğince detaylı, farklı görüşlerden okumaya, anlamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar “bu kesindir” diyebileceğim tek vardığım hüküm, cumhuriyet tarihini “bilmenin” ne kadar zor olduğu.

Objektif tarih yazarlığı zaten zordur; üstelik bizde tarih profesörleri bile, kolay kolay herkesin okuyabileceği tarih kitapları yazmaktan imtina ederler. Hal böyle olunca, yakın tarihimizle ilgili kitapların neredeyse tümü gazeteciler tarafından yazılmış ve yazılmakta. Gazetecilerin de tarafsız olmaları çok sık rastlanan bir özellik değil. Buna bir de, metodoloji eksikliğini ekleyin.

Dolayısıyla, bir cümle okuyup, bazen 1 saat düşündüğüm olur!

Türkiye’de bir sol parti ve hareket olmaması ciddi bir sorun. “Samimi solcular”ın çoğu, bunu “sol açısından” sorun olarak görse de, ben bunu Türkiye’nin genel bir sorunu olarak algılıyorum. Bunun nedeni gayet açık: Eğer toplumun sadece belli bir kesiminin isteklerini yansıtan siyasi sisteminiz varsa, bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasi olmaması bir yana, insanların mutluluğunu sağlayamaz ve çatışmaları önleyemezsiniz. (Demokrasi olan heryerde insanlar mutludur, ya da demokrasi olmayan sistemlerde insanlar mutsuzdur diyemeyiz.)

Burada bir parantez açmak isterim. “Demokrasi” iddiasında olan, ama sadece tek bir zümreyi temsil eden sistemlerdeki adaletsizlik, monarşik ya da oligarşik sistemlerden çok daha fazla olabilir. “olabilir”’i vurguluyorum; bu kesin bir yargı değil; duruma göre değişir. Sözgelimi, Yavuz Sultan Selim çıkıp tüm halkı memnun edecek kararlar alabilirdi; çünkü hakimiyeti sınırsızdı. Bunu Sarı Selim için söylemek olası değildir;zira yeniçerileri rahatsız edecek kararlar almak bir darbeye davetiye çıkarmak olurdu. Çarpıcı bir örnek, Sovyetler Birliği. Sosyalist fikirler yerini hızla katı bir oligarşiye bırakmış ve tek hakim sınıf politbüro üyeleri olmuştur.

Sivil toplum örgütlerine gereğinden fazla önem atfedildiğini görüyorum. Herhalde bunu söyleyen çok fazla yazar/çizer yok ama, bu ciddiye alınması gereken bir görüş. Eğer, bütün siyasi sisteminiz aslında tek bir görüş üzerine kurulu ise, sivil toplum örgütleri kısa zamanda devlet baskısı görecek, zaman içinde de en azından bir kısmı marjinalleşerek hukuki çerçevenin dışına çıkacaktır. Nitekim; DHKP-C gibi terör örgütlerinin bu sürecin sonucu olduğuna inanıyorum; zira sol söyleyeceğini ancak söyleyebilmekle yetinebilmiş, karşılığında da baskı ve işkence görmüştür. Üstelik, marjinalleşen kesimler yüzünden, karşıt ve iktidarda olan kesim daha fazla siyasi güç kazanmıştır!

Sivil toplum örgütleri, siyasi dayanak bulamazlarsa güçlü olamazlar. Zira, en azından, görüş ve istekleri, kovuşturmaya ve yargıya kurban gitmeden, mecliste talep edilmek zorundadır. Parlementer demokrasilerde, bu kürsü dokunulmazlığı sayesinde olur. Burada ister istemez bir parantez daha açmak zorundayım: CHP’nin zaman zaman “hodri meydan” edasıyla dile getirdiği, “her türlü dokunulmazlığı kaldırmaya varız ve teklif ediyoruz” görüşü, bu yüzden son derece tehlikelidir! Zira, adli suçlardaki dokunulmazlığı kaldıralım bahanesiyle, aslında mecliste bile “düşünce dokunulmazlığı” kaldırılmak istenmektedir.

Önemli olduğuna inandığım bazı tesbitlerimi özetlediğim için, solun neden gelişmediği ile ilgili kendi gözlem ve vardığım sonuçları da artık ortaya koyabilirim. Dediğim gibi, bunlar bilimsel gerçekler değildir. Hatta, bilgi eksikliği nedeniyle bazı yanlış çıkarsamalar dahi yapmış olabilirim.

İşte bu yüzden, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri hakkında, sizlerin de görüşlerini bekliyorum. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Sol neden gelişmedi, ya da ortaya çıkmadı?

1.Sol görüş, milleti ya da ülkeyi değil, sınıfı ve insanı temel alır. Dolayısıyla, devlet daha az kontrolcü, daha az baskıcı, daha az milli olabilmelidir ki, bunu başarabilmesi için “insan odaklı” olması gerekir; “millet odaklı” değil. Oysa bugün bile, 8 askerimizin “canlı olarak dönmüş olması”, bakanlar arasında bile rahatsızlık konusu olmakta! Üstelik, baskının yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı gelmesi (kastettiğim, halkın önemli çoğunluğunun sözü geçen bakanlardan daha “radikal” görüşler ortaya atıyor olması) da başlı başına bir araştırma konusu olmalı. İnsanın refah ve mutluluğu yerine, devletin itibarı ya da milletin namusu gibi soyut kavramları temel alan bir milliyetçilik anlayışının -ki Fransa bile bu tip bir milliyetçilik anlayışını terketmiştir- sol düşünce ile uyuşmayacağı ortadadır.

Milliyetçilik algısı son derece soyuttur. Aslında, milliyetçiliği tanımlamakla ilgili sorun, ona bazı soyut, “kutsal” değerler ithaf etmekten ileri gelir. Bizdeki milliyetçilik, sanki “vatan sevgisi”, “onu koruma arzusu” gibi algılanmaktadır. Halbuki bunlar son derece farklı şeyler. Esasen “milet olmanın” çok az ortak öğesine sahip olan ABD vatandaşlarının, vatanlarını bizler kadar sevmediğini, ya da örneğin bir işgal sırasında bizim kadar direnç göstermeyeceklerini iddia edemezsiniz.

CHP ve DSP gibi sol olma iddiasındaki devletçi partilerin sürekli milliyetçiliği gündemde tutmaları, “milli çıkarların insanların çıkarlarından üstün olduğu” anlayışını sağlamlaştırmıştır. Burada yanlış olan, “milli çıkarların” son derece soyut olması ve gücü elinde tutan otoriteler eliyle halka kolayca “aşılanmasıdır”.

2.”Sol” iddiası taşıyan CHP gibi partilerin servet vergisi gibi adaletsiz uygulamaları yüzünden, solun ne olduğunu birtürlü kavrayamamış halk kitleleri, sol fikirlere tepki geliştirmiştir.

3.Gerçek sol görüşlerin yayın organları, örgütlenme girişimleri, darbeler ve baskılarla sekteye uğramıştır.

4.Burada sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bir durumdan bahsedeyim: bizde esnaf sayısı, işçi sayısından fazla olmuştur ve bu bence bir devlet politikasıdır. Esnaf, vergi indirimi, hızlı ekonomik büyüme gibi beklentiler içindedir. Hatta, enflasyon, sanılanın aksine, esnaf için sorun teşkil etmediği gibi, çoğunun lehine çalışmıştır. Dolayısıyla, esnafın çıkarları mevcut siyasi düzenle daima paralel gitmiştir. İşçilerin de önemli bir kısmı, memurdan çok daha yüksek maaş aldığı için memnundur. Dikkat ediniz; işçilerin sendika hakkı göreceli olarak eski olduğu halde, bu hak memurlara çok geç ve birsürü direnişten sonra verilmiştir!

5.Türkiye’de gerçek bir basın yoktur. Büyük sermaye gruplarının elindeki basın organları, fikri bir tartışma ortamının yaratılmamasına hizmet etmekte ve “slogancı yayıncılık” la kitleleri “inandırmayı” hedeflemektedir. Bu elbette sadece solla ilgili bir sorun da değil. Hemen her konudaki fikri sığlığın en büyük sebeplerinden biri, basının tekelleşmiş olmasından kaynaklanmakta.

6.Tarihsel olarak bir sol arayışı olmadı; zira Osmanlı monarşisi içinde solculuktan bahsetmek anlamlı değildi! Cumhuriyetin ileri sürdüğü “sınıfsız toplum” idealinin ise fazlasıyla ütopik olduğu ortaya çıktı ama, ilk serbest seçimlere kadar geçen 20 yılı aşkın süre, birçok entellektüeli otomatik olarak eledi.

Bu yazıdan genel olarak memnun kalmadım aslında. Tekrar okuyunca, özellikle üslup konusunda vasatın aldında kaldığıma kanaat getirdim. Çok önemli olduğuna inandığım bu konuda, bu yazının “ikinci bir sürümünü” yayınlama kararı aldım. Bu sırada, yapacağınız yorum ve eleştiriler sayesinde çok daha iyi bir yazı ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum. Tekrar söylüyorum; lütfen sesinizi çıkarın, yorum yazın, eleştirin!

{democracy:7}

Dünya Utanç Günü

Bugün kafamıza göre blog açıp yazı yazmayı, hatta sokakta bağıra bağıra konuşabilmeyi, hatta ve hatta abuk sabuk fikirler ortaya atabilmeyi çoğu insanın adını bile bilmediği, duyup da hatırlamadığı, ya da hatırlayıp da anmaya tenezzül etmediği sayısız insana borçluyuz.

Bu insanların önemli bir kısmı, yakıldı, öldürüldü, işkence gördü, intihara zorlandı, tecrit edildi, sürgüne gönderildi. Hatta, çok sevdiğiniz bazı insanların düşünceleri, bu adamların attığı temeller sayesinde yükseldi.

Bir şey ispatlamaya çalışmıyorum; medeniyetin Lotus (Nilüfer) çiçeği gibi, bataklıkta, köksüz ortaya çıkmadığını anlatmaya çalışmak gereksizdir.

Yine de birkaç örnek vereyim: İntihara zorlanan Socrates, engizisyondan paçayı ev hapsiyle kurtaran Galile, onun kadar şanslı olmayan, kainatın sonsuz olduğunu ileri sürdüğü için kazıkta yakılan Bruno, sayısız yazar, Olof Palme gibi devlet adamları, Passolini gibi sinemacılar, gazeteciler, bilim adamları.

Medeniyetimizin tek kusuru doğru söyleyen, ya da en azından konuşma özgürlüğünü kullanan insanları yoketmekle sınırlı kalmadı. Kimi zaman toprak, kimi zaman para ve doğal kaynakları, kimi zaman da politik çıkarlar için kitleleri katletti. Nazilerin Yahudi katliamı, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki katliamı, yine onların atalarının Kızılderili katliamı gibi.

Aslında örnek vermek istemiyordum. Herkesin üzerinde uzlaşacağı kişi ve olaylardan bahsettim. Gerisi tartışmalıdır -tartışmasız büyük utanç kabul edilecek sürüyle örnek de mevcuttur.

Beni en çok rahatsız eden gerçek, bugün bile, siyasi ya da maddi çıkarlar uğruna, gerçeklerin kabul edilmesine rağmen samimi bir utanç duymak yerine, yaşananların akla uydurulmaya çalışılmasıdır.

Türlü çeşitli insanlık suçu, katliam, cani, “ama..” diye devam eden cümlelerle, gerçekler kabul edilmiş olmasına rağmen, aklanılmaya çalışılmaktadır.

Bu yüzden, isimler üzerinde durmak gereksiz. Her ülke, toplum, zümre zaten “kendi şehitlerini” bir şekilde anıyor.

Öte yandan, bir ülkenin vatandaşı, bir dinin inananı, bir zümrenin üyesinden önce insan olduğumuzu, ya da korkarım olmamız gerektiğini, hatırlamamamız gerek.

Temelde insan olduğumuzun farkına varmak -ki bu kadar zor olmamalı- en azından insanlar arasındaki sorunların daha kolay çözülmesini, o insanların çözüm adına kendi devletlerine, mensubu olduğu sınıflara baskı yapabilmesini sağlayabilir.

Biraz naif olduğunu bile bile, UNESCO’ya -sanırım otorite onlardır- “Dünya Utanç Günü” belirlemelerini tavsiye ederim. Hep birşeyleri kutlayıp duruyoruz ama bence bu kadar çok kutlama yapamayacak kadar kötü bir mazimiz var. Bu günde, kabul eden insanlar sokağa dökülüp, 2 dakikalık saygı duruşunda bulunsunlar. Öyle korna filan çalınmasın. Mümkünse bütün ses ve ışık kaynakları dursun hatta. İnsanlar sessizlik, hatta karanlıkta, 2 dakika boyunca kendi babalarının, dedelerinin, onların babalarının kendilerine bıraktığı insanlık ayıplarını düşünsünler.

Slogansız; böğürüp, tükürük saçmadan.

Gün olarak iki ekinokstan biri seçilebilir; hafif bir sembolizm katılır.

“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir

“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildirYıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.

Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!

Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.

Birkaç örnek vermek istiyorum.

Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!

Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!

Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.

Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.

Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.

Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.

En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.

Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.

Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!

Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).

Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!

“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!

Osmanlı hakkında yanlış bildiklerimiz, ya da düşünmeye zahmet etmediklerimiz

İnsanımızın tarihi hakkında şizofrenik bir hali var: hem okumaktan, öğrenmekten, sormaktan ölesiye korkuyor, hem de kulaktan dolma, yalan-yanlış birsürü fasa fisoyla “biz dünyaya hükmettik” psikolojisi içinde avunmayı seviyor.

Önce şunu bir ayıralım: Osmanlı mirasını kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Biz yetiştirme tarzı olarak alışık değilizdir ama, her yetkinin bir de sorumluluğu vardır. Hem anlı şanlı savaşçıyım deyip, hem de savaş çıkınca topuklarsan, adamı kurşuna dizerler. (Stalin’den iğrensemde bazı şahane lafları vardır; onlardan biri de şudur: Sovyet ordusundan kaçmak, kalıp savaşmaktan çok daha fazla cesaret gerektirir!-gerçekten doğrudur-herhalde Fransız ve Sovyet ordularında kaçtığı için öldürülenlerin sayısı, düşman tarafından öldürülenlerden fazlaydı!)

Şizofrenik hal, sadece insanda değil, devlette de var. Örneğin, “Polis teşkilatının 150-bilmemkaçıncı yılı, itfaiyenin 100+ yılı” kutlanır. Türk ordusu 600 seneliktir lafları döner. İyi de, polis teşkilatı Türkiye Cumhuriyetinin polis teşkilatı mı, Osmanlı’nın mı, yoksa genel olarak Türk tarihinin mi? Ya da, ordu neden 600 yıllık? Ne bileyim, hangi tarihten sayacağız mesela? Bu hesaba göre, örneğin Malazgirt Savaşı’nı kazanıp Anadolu’ya geçen Alparslan’ın ordusu Türk ordusu sayılmıyor! Kaldı ki, hatırı sayılır kısmı devşirmelerden oluşan Osmanlı ordusundan “daha safkan” Türk olduğu meydandadır!-yok, Türküm diyen herkes Türktür diyorsanız, o zaman neden Osmanlı’ya iltimas geçiliyor?

Bence tarih olarak cumhuriyetin kuruluşu esas alınmalıdır; madem yeni ve milli bir devlet kurduk diyoruz, eski kurumları attık diyoruz -çünkü polisler, itfaiyeciler, subaylar filan bir gecede ortaya çıkıverdi!- o zaman o devletin kuruluşunu milat olarak alacaksın!

Kaldı ki, içeride Osmanlı’yı “belli konularda” sahiplenen devlet, dışarda tam bir reddi miras örneği sergiliyor! Nasıl mı? Örneğin, Ermeni iddialarını kabul etmiyoruz ama, Cemal Paşa’nın Osmanlı’nın emirlerine uymayarak, Ermenilerin dolaylı da olsa, mücbir sebeplerden ötürü ölmelerine neden olmuş olabileceğini kabul ediyor, ancak bundan biz sorumlu tutulamayız diyoruz (ki bende bunun mantıklı olduğunu düşünüyorum; sonuç olarak Osmanlı’dan kalan toprakların çok azı elimizde, borçlarını bile ödedik, neden bir de bir subayın emirlere uymamasının ceremesini çekelim?). İyi de, dışarıda “Osmanlı’yı kabul etmeyiz” derken, içeride polis teşkilatının kuruluşunun yüzelli bilmemkaçıncı yılını kutlarsan sana kim inanır?

Demek ki, önce ne yapacağımıza bir karar vermemiz gerek!

Osmanlı bize son derece geniş bir kültürel miras bıraktı. O mirası çar çur ettik. Tarihi binaların taşlarını çalıp ev yaptık. Yalıları, konakları yerine hödük mimarisine uygun iğrenç binalar dikmek için yaktık. Topkapı sarayının bahçesinin içine tren rayı döşedik! Bugün suriçi dediğimiz, aslen İstanbul’un en kıymetli yeri olan bölgede, azıcık parası ve aklı olan hiçkimse yaşamak istemiyor.

Hala Osmanlı arşivlerini açacak cesaret yok; üstelik bunların bir kısmının Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satıldığı söyleniyor, Topkapı Sarayı rezaletini filan saymıyorum, tüylerim diken diken oluyor.

Ama atıp tutmaya gelince, güzel şeydir Osmanlı’yı anmak. Aşağılık duygularına çok iyi gelir!

Kimse boşu boşuna Pan-Türkizm hayalleri filan görmesin. Atatürk, zamanında “yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek, “boşu boşuna dellenmeyin, efendi gibi oturun” mesajını vermiştir ama anlayana tabi. Bazıları hala ne bizim onların dilini anlayabildiğimiz, ne de onların bizim dilimizi anladığı Azerbaycan’la, bizi tanımayan Kırgızistan, Özbekistan filan gibi ülkelerle “Büyük Türk Birliği” kuracağımızı filan hayal ediyor; uykuya devam.

Türkiye Cumhuriyeti, slogan atarken, ağızdan tükürük saçarken akla geliyor sadece. Meydanlara çıkıp bayrak sallarken. Bir de, maç çıkışında polisten kaçmak için bayrak açıp İstiklal Marşı söyleriz ya, o zaman. Normal zamanlarda, “ulan Osmanlı’yı batırdık, bari Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkalım, bu işler de meydanlarda dikilip, Bosna gibi uyduruk takımlara tek gol atmakla olmuyor” demeyiz. Milli maç olunca, cümle hırsız, soyguncu, uyuşturucu kaçakçısı, ihale hokkabazı “Türk vatandaşı” oluyor; bitiş düdüğüyle birlikte tekrar mesleklerini icra etmeye dönüyorlar.

Bu ülkeyi çok seven ulusalcı kardeşler, “ya sağa sola ayar veriyoruz ama, binlerce insan geçmişte pisi pisine asıldı, işkence gördü, birbirini öldürdü, 10 senede bir darbe gördük, efendi gibi oturup işimize bakalım, ekmeğimizi kazanalım, ailemizle huzur içinde yaşayalım” demiyor nedense. Basın da, bu kavgalarda kanları akan meslektaşlarını hemen unuttu herhalde ki, herkesi birbirine düşürüp bunun gazıyla üç kuruşluk rezil gazetelerini, paspal, kalitesiz televizyon programlarını pazarlamak için birbirini yiyor, ateşe benzin döküyor.

Ha, Osmanlı’yı da çok severim ayrı mevzu. Bakın, 32 belalı millet aynı mahallede oturup, aynı sofrada yemek yermiş; şimdi Türk-Kürt çatışmasından en az 50.000 insanımız göçüp gitti. Bunca sene, Osmanlı’nın çivi çakarcasına diktiği anıtsal yapıların, insanlığa mal olmuş eserlerin tek bir benzerini yapamadık.

Ama Osmanlı’nın da, çoğunuzun nefret ettiği ABD gibi, aslında bir emperyalist -”imparatorlukçu” işte yahu!- devlet olduğunu anlayın! Bizim dedelerimizin dedelerinin dedeleri de, durduk yerde Viyana kapılarına dayanmadı mı canım? Ha petrol için Irak’a girmişin, ha Avrupa’ya yayılmak için stratejik bir nokta olan Viyana’yı zaptetmeye kalkmışın, arada çok fark var mı?

“Bizimkiler daldan kopardığı elmanın yerine parasını bırakmış” gibi naif açıklamalarla övünebiliriz tabi; siz de küçümsediğiniz birine, “kaç paraysa al” muhabbeti yapmaz mısınız? Adam malını size satmak zorundaydı çünkü; satmama hakkı yok, ama “kaç paraysa ödeyip” küçümseme hakkımız saklıdır!

Maalesef herşeyin kolay bir açıklaması yok; gerçek iki rengi olan bir hap filan da değil. Aslında bu tip konularda “gerçek” bile çok muğlak; sadece koşullar ve yapılanlar var.

Mediakrasi

Bu yazı, şimdiye kadar yazdığım en uzun blog girdisi oldu. Konu çok dallı budaklı olduğu için, toparlamak konusunda ciddi sıkıntı çektim ve yazıdan hala da memnun değilim. Birçok yerde, özellikle örnekler vermek için, dipnotlar düşme gereği duydum; zira farkedeceğiniz üzere, bu not ve ekler, neredeyse yazının kendisiyle aynı uzunlukta. Uzun bir yazıdır; yazının kendisini muhtemelen kuru ve sıkıcı bulacaksınız (ben öyle buldum). Eğer çok sıkılacağınızı düşünüp okuyamayacağınıza inandıysanız, önce dipnotlardan başlamanızı öneririm. Bence şimdiye kadar yazdığım yazılar arasında, en önemli olan budur.

Aslında çok yanlış bir kelime uydurdum ama hemen ne “anlama gelmesini” istediğim anlaşılabilir. Latince’nin yalınlığı çok hoşuma gidiyor-örneğin bir kelime seçip, sonuna cracy ekleyin.

Demokrasi, “halkın gücü,iktidarı” gibi dilimize yerleşse de, bu bir yanlış çeviri.(1) Demokrasi’nin kusurlarından biri de, -temsili demokrasi gibi uygulama sakatlıklarını (2) gözardı edecek olursak- insanların karar alma süreçlerindeki rasyonellik yüzdesinin birçok durumda son derece düşük olabilmesi.(3) Aslında, kararların doğruluğu demek çok daha doğru-zira, örneğin politika sözkonusu olduğunda, o an rasyoya dayanan bir kararın uzun vadede en rasyonel seçenek olmayacağı ortaya çıkabilir.(4)

Ortaya attığım fikir şu: İnsanlar “karar verdiklerini” sanıyorlar; ama yaptıkları, inandırıcı gibi görünen bazı iddiaları yineleyip, doğru olarak kabul etmekten ibaret. Demokrasi, insanların karar alma süreci ile ilgilenmediğinden, aslında burada demokrasi’nin özüne aykırı bir durum yok. O zaman, demokrasi fikrini biraz daha temelden çürütelim: mesela, karar alanların insanlara özgü temel niteliklerinden birinden, düşünme yetisi ya da isteğinden yoksun olduğunu ileri sürelim!(5)

O zaman sorumuz şudur: Eğer koca bir ülkeyi kandırıp, X partisinin vatan haini olduğuna, Y partisinin iktidara gelmezse ülkenin istila edileceğine inandırırsanız ve insanlar Y partisine oy verirlerse, bunun adı demokrasi olur mu?

Bunu ileri sürmenin son derece antipatik olduğunu kabul ediyorum; ama çoğumuz, az ya da çok, düşünmeden kararlar alıyoruz – buna “karar almak” demek ne derece doğruysa. Filozofta yapıyor, din adamı da yapıyor, çoban da. Zira, rasyonaliteyi hayat biçimi haline getirmek, esasen zihni bir beceri değil (belli bir zeka ve bilgi düzeyinin karşılandığını varsayarsak), bir özdisiplin sorunu. Bazen de, düşünmek için zamanımız olmuyor. Örneğin, makarna alırken, düşünmek değil, iyi yemek yapan birine inanmak istersiniz. Öbür türlü, bütün makarnaları satın alıp denemeniz gerekir ki, kimsenin bu tip acılara katlanacağını sanmıyorum.

Zaman içinde inanç genelleniyor. Fikirleri genelde doğru çıkan bir arkadaşınız olduğunu, kendinizin de genelde rasyonel bir insan olduğunuzu kabul edin. Rasyonel biri, karşısındaki insanı önce dener. Örneğin, basit sorularla teste başlarsınız. Cevabını ve doğruluğunu kesin bildiğiniz birkaç test sorusundan sonra, daha ileri düzey sorular seçersiniz. Mesela, kendinizin de nasıl çalıştığını bilmediğiniz bir şeyi sorarsınız; açıklamaları dinler, eve gidince dediklerini doğruluğu şüphe götürmez bazı kaynaklardan kontrol edersiniz. Dedikleri doğru çıkarsa, ne kadar rasyonel olursanız olun, artık o insana “inanmaya” başlarsınız. Bu psikolojik bir gerçek. İnsan doğasında güçlüklerden kaçınma var.

Birsüre sonra, inandırıcılık ve ikna edicilik de birbirine karışıyor ve önceden doğru olduğuna inandığınız kaynaktan gelen bilgileri, herhangi bir süzgeçten geçirmeden kabul etme sakatlığı başlıyor. Bir dönem popüler olan “kanaat önderleri” kelimesinin sembolize ettiği gerçek tehlike de bu. Akılcılığın yerini, kanaat önderine olan inanç aldığında, artık gerçeklerden değil, sadece dogmalardan konuşabiliriz. (Her dogma da yanlış olmak zorunda değil; tehlike bunların doğruluk ya da yanlışlığının tartışılamaz hale gelmesinde)

“Modern dogma” olarak isim uydurduğum yeni ve dini olmayan dogmaların en önemli kaynaklarından birisi kuşkusuz medya.

Medyanın gücü, sadece geniş halk kitlelerine ulaşıyor olması değil. Medya, aynı zamanda asıl bilgi kaynağına ulaşmanın giderek güçleştiği günümüzde(6), bilginin kaynağı ile insanlar arasındaki en güçlü aracı kurum.Bu da aynı zamanda şöyle bir sonuç yaratıyor; medya bu kadar yaygınlaşmadan önce ancak birinci elden bilgilerle fikir yürütebileceğimiz bazı olay ya da konular, medya tarafından bize ulaşan bilgilerle, üstelik bu bilgilerin doğruluğunu teyid etme ihtiyacı bile duymadan, “gerçekmiş” gibi algılanıyor. Yani, eskiye oranla çok daha fazla “bilmeden fikir yürütme”, “kanıtlamadan inanma” tuzaklarına açığız.

Artık herkesin kabul ettiği gerçek medyanın ekonomiden sanata, siyasetten kültüre kadar her konuda belirleyici bir rolü olduğu. Medya, edilgen -anlatıcı, gösterici- rolünden çıkalı çok uzun zaman oldu; o artık değiştirici, etken bir güç.

Medyanın “gerçek” ve algılarımız, düşüncelerimiz üzerinde çok sayıda silahı var. Bir gerçeği tamamen farklı olarak aktarabilir. Gerçeği abartabilir. Gerçeği gizleyebilir. Gerçek üzerine doğru ve olası gözüken, tamamen yanlış bir yorum getirebilir.

Haber ile yorumun giderek karıştırılması, bazen birbiri yerine kullanılması çizgiyi daha da belirsiz hale getiriyor. Medya, aynı zamanda çoğu insanın yumuşak karnı olan duygulara da oynamasını çok iyi biliyor. Örneğin, Şişli’deki bir trafik kazası, hiç ölü olmadığı halde (bu haliyle verilirse haber) “yüzlerce ölü olabilir” (yorum) şeklinde verildiğinde, sizde yaratacağı etkiyi düşünün; hele hele o saatlerde Şişli’den evine dönen karınız, çocuklarınız, kocanız, anneniz, babanız ya da arkadaşınız varsa.

Bir diğer tehlike de, medyanın artık sadece bir iş kolu olarak ekonomik değer ifade etmekten çıkmış olması. Bugün bir gazetenin en düşük karı, gazete satışı. Asıl para reklamlardan, daha da kötüsü siyasi teşviklerden geliyor. (7) Bunlar görünen gelir kalemleri. Saydığım kalemler arasına moda, cep telefonu, otomotiv, hatta belki ilaç ve silah gibi daha “karanlık” sektörlerden gelen, “gayrıresmi”, açık veya kapalı birtakım ayni ve nakdi değerleri de ekleyebilirsiniz. Örneğin, endüstriyel tavukçuluk sektöründen çok sayıda reklam alan, hatta bu reklamları da şişirilmiş reklam fiyatlarıyla alan basının, kuş gribinin aslında abartılmış, saptırılmış bir paranoya olduğu hakkında haber yapmasını bekleyemezsiniz. (8)

Bugün medya, inanılırlığını büyük ölçüde enformasyon miktarının çokluğuna borçlu. Modern insan çok fazla sayıda (dez)enformasyona maruz kalıyor ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu seçecek zaman, bilgi ve imkanlara sahip değiliz. Çoğu insan, bu bilgileri şüpheli olarak mimlemek yerine, inanmayı seçiyor.

Bir daha sandık başına gittiğinizde, pusuladaki partilere ve bunların kaçını medyada duyduğunuza, gördüğünüze dikkat edin.

Vaktiniz varsa, meclis kararları ve resmi gazeteye göz atın.

Ulaşabiliyorsanız, meclis araştırma komisyonu raporlarına bir göz gezdirin.

Ekonomik göstergeleri, tarafsız ve bilgili bir ekonomist ile tartışın.

Sonraki yazılarımda örnekler de vereceğim ama inanın karşılacağınız bilgi ve gerçekler, medyada rastladıklarınızdan çok farklı olacak.

Ülkenin gerçek sorunlarını -dünyayı da geçtim- yakın çevrenizdeki polis,asker,doktor, işadamı gibi kendi dallarında uzman kişilerle tartışın, tecrübelerine, yaşadıklarına kulak verin. Gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların -örneğin açlık,işsizlik, tırmanan suç oranı- gibi bilgilerin medyada nasıl, ne sıklıkta haber olduğunu, ne kadar gerçeği yansıttığını düşünün. Bu sorunların, ne kadar akılcı bir zeminde ele alındığını göz önünde bulundurun. Mümkünse farklı çevrelerde gözlemlerinizi tekrarlayın-örneğin şehirde yaşıyorsanız, bir köy kahvesine gidin.

Benim ulaştığım nokta, Türkiye’yi medyanın yönettiği gerçeği oldu.(Dünya konusuna sonra geliriz) Bir televizyon kanalı düşünün, genelkurmay başkanına “paşam darbe var mı?” diye soruyor, ertesi gün kanalın gazetesinde darbe yapılmazsa şeriat geleceği yazılıyor. Aynı gazete, bu sefer hükümete dönüp darbe söylentilerinden bahsediyor, ne yapacaklarını soruyor.

Bir başka televizyon, kuş gribi nedeniyle ancak büyük endüstriyel tavukçuların sattığı yumurta ve tavukların yenmesi gerektiğini söylüyor ve özellikle çocuk ve yaşlıların risk grubunda olduğunu vurguluyor. (Üstelik, gazetecilik hayatında son derece ciddi skandallar olan bir gazeteci, bu tesislerin sıhhiliğini tescil eden uzman havasıyla televizyonda boy gösteriyor) Çünkü kendinizin ölmesinden çok endişe duymazsınız ama kim çocuğunu ya da annesini öldürmüş olma düşüncesinin vicdan azabı ile yaşayabilir ki? Bu oyunun farkında olanların bile çoğu, “ya gerçekse” korkusu içinde “inanmanın” gereklerini yerine getiriyor.

Bu bilgiler ışığında, tamamen rasyonel kararlar aldığınızı, bu kararları alırken de kaynağından emin olduğunuz bilgileri kullandığınızı, hatta özgürce düşündüğünüzü ve duygularınıza teslim olmadığınızı iddia edebilir misiniz?

Eğer bu soruya kesin bir “evet” cevabı veremiyorsanız, hür iradeden bahsedemeyiz.(9) Kararlar sizin kararlarınız değildir, dayatmadır. Siz sadece “tasdik” mercisisinizdir. (10) Dolayısıyla bu sistem demokratik olamaz; çünkü insanlar kendi kararlarını açıkladıkları halde, bu kararlar onlara empoze edilmiş sakat, eksik, yanlış ve taraflı bilgilerin ürünüdürler. Ya da en azından, bunun böyle olabilme ihtimali vardır; çünkü çoğumuz kaynakları sorgulamayız.

Ben bu sisteme mediakrasi dedim. Bu uydurma bir kelimedir; ancak bir gün birilerinin buna benzer daha yere basan bir kelime üretip, kavram olarak ta içini çok daha güzel dolduracaklarını düşünüyorum. Bu totaliter bir sistemdir; hatta totaliter sistemlerin en amansız, korkunç ve adi olanıdır. Çünkü düşmanın tam olarak kim olduğu belli değildir. Totaliter diğer sistemler gibi, sadece somut korkularla değil -idam,işkence gibi- soyut korkularla da iliklerinize işler. Yine totaliter sistemlerde olduğunun aksine, somut bir düşman -Yahudi, zenci, vs- yoktur. Düşman, çıkar ilişkileri çok hareketli ve değişken olduğu için sürekli değişebilir. Düşman sadece bir ırk, din, millet olmak zorunda değildir. Öyleki, mediakrasi, birincil düşman olarak bilimi, aklı bile hedef alabilir.

  1. Demos, ortak paydaya sahip insanlar bütünü,çoğunluk demek. Kelimeleri bile doğru anlamlarında kullanamamaktan dolayı çok sık olarak “tartışma kazaları” yaşıyoruz. Bunlardan biri de, cumhuriyet ile demokrasinin özdeş görülmesi. Örneğin, en azından teorik olarak, bize demokrasi 1945′de, çok partili seçimlerle gelmiştir. Yine benzer bir şekilde, İran Cumhuriyetinin demokratik bir yönetime sahip olduğunu iddia edemeyiz.

Kelimenin etimolojisine inersek, bir başka konuda daha “ezber bozmamız” gerekebilir; bu da popüler devlet tarihi anlayışımızdaki “ümmet-halk” ayrımı ve bundan doğan “ümmetçi topluluklarda demokrasi olamaz” anlayışıdır. Oysa en azından kelime anlamı olarak, demokrasinin olabilirliğinden ya da varlığından bahsedebilmek için üniter devlet ya da halk gibi önkoşullar yoktur. Sözgelimi, sol kulağına küpe takan müslüman erkekler de, sağ kulağına küpe taken hıristiyan erkekler de, taşıdıkları pasaporttan bağımsız olarak demokratik gruplar oluşturabilirler.

2.Temsili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğu son derece tartışmalı. Örneğin demokratik anayasa vaadiyle gelen bir parti, çok daha faşist bir anayasa hazırlayıp yürürlüğe sokabilir; sizinse tek yapabileceğiniz bir dahaki seçimlerde oy vermemekten ibaret olacaktır. Oysaki, o parti zaten bunu hesaplamıştır ve bir daha seçilmemesinin çok da önemi yoktur. Bu durumda yeni gelen partinin anayasayı değiştirmesini ummak durumunda kalacaksınız. Aradaki periyodlar, son derece uzun. “Geç tecelli eden adalet, adalet değildir”.

  1. Son seçimlerde bunu gördük; ama AKP örneğini verecek değilim. MHP, bütün seçim propagandasını Abdullah Öcalan’ı asmak fikri üzerine kurmuştu ve bu arada, PKK’yı ortadan kaldırmak konusunda fikir bile üretmemiştir. Garip ama beklenilen şey, sırf Apo’yu asma vaadinin oy getirmesi oldu. Oysa rasyonel bir seçmen, Apo’nun asılması ile değil, PKK’nın çökertilmesi ve Güneydoğu sorununun çözülmesi ile ilgilenirdi.

Geniş insan kitlelerinin yanılmasına en güzel örnek olarak, dünyanın yuvarlak olduğunun gayet deterministik biçimde ispatlanmış olmasına rağmen, neredeyse tüm dünya tarafından reddedilmiş olmasını verebiliriz. Dünya, gözle görebileceği ispatı görmek yerine, inanmayı seçmiştir.

  1. Kendi tarihimizden örnek verecek olursak, Osmanlı’nın yayılmacı politikası birsüre sonra aleyhine dönmeye başlamıştır. Kuşkusuz emperyalist bir devletin yayılmacı olması beklenir, ama fethettiğiniz toprakların ekonomik getirisi, masrafların altında kaldığında Osmanlı ekonomik çöküş yaşamıştır. Örneğin, Mekke’ye harcanan para akıl almaz miktardadır ve bu toprakların hiçbir reel getirisi olmamıştır. Osmanlı, burada prestij ve gücünü göstermek amacıyla çok fazla lüks harcama yapmıştır. Bunu sadece o bölge için değil, Balkanların bir kısmı içinde söyleyebiliriz. Bu öylesine bir çılgınlık halini almıştı ki, bazı devletler açık açık “gel bizi al” mesajı vermiştir, en azından Osmanlı’nın gelişmiş bayındırlık anlayışından istifade edebilsinler.

Elbette, Mekke’nin Osmanlı toprağı olması, kısacası Osmanlı padişahının aynı zamanda halife olması, uzun bir dönem politik,dini, hatta askeri bir katkı yapmıştır; ta ki özellikle İngilizler, bölgede milli devlet fikrini pompalayana kadar. Fetih anında gayet rasyonel olan bir karar, milli devlet fikri yayılmaya başlayınca, Osmanlı’nın aleyhine gelişmiştir. Dikkat edilecek olursa, Atatürk’ün hilafeti kaldırması, kronolojik olarak oldukça geçtir; muhtemelen hilafetten yararlanabilmenin potansiyel yollarını düşünmüş, ancak gerçekten akılcı bir açılım olmadığını görünce kaldırarak akılcı bir karar alarak feshetmiştir.

5.En azından hukuk bunu yapıyor; cezai ehliyet gibi bir kavram var. Elbette, oy veren kitlelerin ne kadar düşünebildiğini, ne kadar şartlandırmalar ile karar aldığı ölçülebilir -pratik nedenlerden ötürü- ya da ölçülmesi istenen bir parametre değil. (Mevcut siyasi düzenler gerçekten bilinçli seçmen kitlelerine tahammül edebilir miydi?)

6.Bir yandan iletişim devrimi, Internet gibi kavramlarla tanışırken, bir yandan da dünya sanki kainat gibi genişliyor ve fiziksel sınırlar (ya da sınırlamalar) giderek önem kazanıyor. Modern insanın yüzyüze kalmak zorunda kaldığı bilgi miktarı inanılmaz boyutlara ulaşırken, bilginin kaynağına ulaşma olasılığı çok daha yavaş artıyor. Bunu Thomas Malthus’un nüfus-gıda kaynakları teorisine uyarlayabiliriz. Evet; iletişim imkanları artıyor ama sözgelimi ulaşım imkanları daha yavaş gelişiyor. (Paris, bu hafta sonu okuduğunuz gibi olmayabilir). Wikipedia’da çok sayıda bilimsel girdi var ama, üniversitede bu bilgiyi doğrulama şansınız, muhtemelen 19.yüzyılda olduğundan daha zor. (kalabalık okullar, akademik heyecanın giderek azalması sonucu ketumlaşan akademisyenler, akademik ünvanların elitist bir paye olarak kullanılması, vs) Basit bir soru: Televizyonda şimdiye kadar gördüğünüz trafik kazalarının yüzde kaçına “gerçek hayatta” şahit oldunuz? Eğer 1940′ların Türkiye’sinde yaşıyor olsak, bu yüzde çok daha yüksek olacaktı.

7.Hemen her devlet, sanki medya hala desteklenmeye muhtaç bir kurummuş gibi, bu sektöre büyük bağışlar, son derece düşük faizli krediler aktarmaktadır. Bunun “dile getirilen” gerekçesi, halkın bilgi alma özgürlüğünü teminat altına alma, bunu sağlayan kuruluşların bağımsız kalmalarını temin edecek ekonomik bağımsızlığı sağlamaktır. Görünürde haklı bir gerekçe olsa da, bu paralar küçük ve özgür girişimlere değil, medya kartellerine akmaktadır. Bu sayede siyasi otorite -ki bu devletin kendisi, hükümet, ya da “siyasi” bile olup olmadığını tartışabileceğimiz kurumlardan(!) herhangi biri, bir kısmı ya da tümü olabilir- toplumu istediği gibi “marine edebilmektedir”.

8.Kuş gribi konusunu ayrı bir yazıda ele alacağım; çünkü bu konu medya arsızlığı ve ahlaksızlığının, bizleri doğal felaketlere bile sürükleyecek kadar ciddi sonuçlar doğurmasının hikayesidir. Üstelik burada global bir medya dezenformasyonu vardır; sadece Türk basını ile sınırlı değildir.

9. “Hür iradesiz seçime” en güzel örnek, Kenan Evren’i cumhurbaşkanı “seçen” ve değil Cumhuriyet tarihinin, Osmanlı’nın da en anti demokratik anayasasını kabul ettiren referandumdur. Bu referandumu sorduklarım -ben o yıllarda ilkokula bile gitmiyordum- zarfların “transparan” olduğunu ve sandığın başında asker beklediğini söyler. Kısacası, çıkan %90′dan fazla evet oyunun yüzde kaçının “gönüllü” olarak verildiğini bilemeyiz ama, ben sorduğum herkesten “korkudan verdik” cevabını aldım.

10.Tarihimizdeki talihsiz ifadelerden biri de, “çok partili demokrasiye geçiş” konusudur. Çok partili demokrasi demek, aslında tek partili demokrasinin varlığını kabul etmekten gelir. Bu nasıl bir demokrasidir ki, önünüzde sadece tek bir seçenek vardır? (Seçenek çok yanlış bir kelime, karşıtlık olsun diye yazdım; zira seçim olabilmesi için, arasından seçebileceğiniz en az iki alternatif olmalı!)

3, toplam 7 sayfa«1234567»