* You are viewing the archive for the ‘tarih’ Category

CNBC-e’den tarih meraklıları için yeni bir dizi daha: The Tudors

the tudors cnbc-e jonathan rhys meyersCNBC-e, favori kanalım. Aynı zamanda tarihe biraz meraklı olduğumdan, Rome dizisini duyunca,”bir dönem moda olan fasarya tarih içerikli romanlar gibi, gerçekle alakasız,şişirme birşeydir” demiştim. Hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Helen Mirren, Jeremy Irons gibi önemli oyuncuların rol aldığı Elizabeth dizisine de bayılmıştım. I.Elizabeth, karakter,zeka ve güzellik olarak, aslında hayran olduğum kadınlardan biri! Feministlerin örnek gösterebileceği çok ama çok önemli bir karakter I.Elizabeth; maalesef yine Helen Mirren’ın oynadığı Elizabeth filmini seyredemedim (aynı oyuncunun iki Elizabeth’i de oynamış olması hoş bir tesadüf; yalnız film şu an kraliçe olan II.Elizabeth ile ilgili, ki aslında o da önemli bir tarihi figür, o da ayrı konu)

Herhalde bu aralar bir Tudor takıntısı var; zira The Tudors dizisi de, bahsettiğim I.Elizabeth’in babası olan 8. Henry’nin hayatını konu alıyor. Laiklikten bahsederken, 8. Henry’ye de değinmiştim, aslında hemen hemen tüm Tudor’lar gibi, 8. Henry’de, tarihte çok önemli izler bırakmış bir Tudor. Hatta, belki de Tudor’ların en etkili olanı.

Tudorların İngiliz tahtına geçmeleri, 1485 yılında, 7. Henry’nin 3.Richard’ı Bosworth savaşında yenmesiyle başlıyor. O dönem biraz çalkantılı bir dönem olduğundan, kendini pek de emniyette hissetmeyen 7. Henry, eski düşmanı olan 4.Edward’ın kızı York’lu Elizabeth ile (bu bizim 1.Elizabeth değil!) evlenerek, York ve Lancaster’ların birleşmesini sağlıyor. Aslen, Tudor’lar İskoç kökenli. Zaten İngiliz tahtına nadiren bir İngiliz çıkıyor; hatta en meşhur kralları olan Aslan Yürekli Richard, aslen Fransız ve tek kelime İngilizce bilmiyor!

Tudor’ların uçkurlarıyla ilgili bir problemleri var; nitekim bu problemler daha 7.Henry döneminde başlıyor. Ölen kardeşinin karısıyla evlenmek için papayla çapraşık ilişkiler kuran 7. Henry’den sonra, zamparalıklarıyla tanınan 8.Henry, Anne Boleyn’le (I.Elizabeth’in annesi) evlenmesine (Katolik mezhebinde boşanma diye Bir şey yok!) izin vermeyen papaya madik atarak, Katolikleri ülkeden kovup Anglikan kilisesini kuruyor. (Aslında sebep uçkur belası değil; 8.Henry’nin birtürlü erkek çocuğu olmuyor, bu erkek çocuğu doğurması için 6 kadınla evleniyor – sayısız metresi de var, o da ayrı konu!)

natalie dorman anne boleyn the tudors8.Henry’nin karısı olmak da zor zenaat; Anne Boleyn ve Kathryn Howard idam edilmiş, ilk karısı Catherine’den ve Anne’den boşanmış, çok düşkün olduğu Jane Seymour doğumda ölmüş, Katherine Parr dul kalmış.

The Tudors dizisi, çarpıcı konular açısından çok şanslı. 8. Henry, Anne Boleyn, I. Elizabeth, İngiliz devletine yön veren Thomas Cromwell, Thomas More gibi sayısız renkli karakter ve kiliseyle olan ilişkiler, Anglikan kilisesinin kuruluşu, İspanyol Armadası ile yapılan savaşlar, Tudor’ların soyundan gelen Medici’lerin İtalya’da başlayan rönesansa katkıları gibi enteresan olaylar mevcut.

Taht açısından bakıldığında ise, Tudor’larda tam bir kadın-erkek eşitliği var! 7.Henry,8.Henry ve 6.Edward’ın ardından, tahta geçecek erkek kalmadığından, sadece 5 yıl içinde tahta sırayla Jane, I. Mary (8.Henry ile Aragonlu Catherine’in -o da İspanya kraliçesi!- kızı ve aynı zamanda ileride I.Elizabeth ile savaşacak olan İspanyol kralı 2.Philip’in karısı) ve son olarak I.Elizabeth çıkıyor. Beş sene tahtta kalıp daha sonra hapse tıkılan I.Mary’nin aksine, I Elizabeth tahtta 50 yıl kalıyor ve İngiltere’ye altın dönemlerinden birini yaşatıp, halkın da çok sevdiği bir kraliçe haline geliyor. Hiç evlenmeyen ve çocuk sahibi olmayan Bess’in ölümünden sonra da, zaten Tudor hanedanlığı son buluyor.

Bu arada, bizim I.Mary’nin lakabı da “Bloody Mary”; meşhur kokteylin adı sanırım buradan gelmekte!

Gelelim The Tudors dizisi ile ilgili bazı bilgilere..

Dizi, İrlanda ve Kanada’da çekilmiş ve ilk sezon, 10 bölümden oluşmakta. Yakaladığı başarının ardından, Showtime 2.sezonu da çekmeye karar vermiş; hatta 2. sezonda kadroya sevdiğim aktörlerden Peter O’Toole da katılacakmış.

Temel olarak tarih ve olaylara sadık kalınmış olmasına rağmen, özellikle 8.Henry ve karılarının yaşları arasında ciddi farklılıklar olduğu söyleniyor. Dizi, 8.Henry’nin 25.yaşında başlıyormuş. Ancak, 8.Henry’nin hayatında 30 yaşından önce pek bir numara filan olmuyor. Mesela, Anne Boleyn 8.Henry’den 15 yaş filan genç olmasına karşın, dizide yaşıt gibiler. (Yüzlerine filan bakınca öyle görünüyor) Küçük olsada, “yuh” dedirtecek hatalar da yok değil; zamanının papasının yanlış yansıtılması gibi!

8.Henry, tip olarak da gerçeğine benzemiyor. Enine geniş olan gerçek 8. Henry’nin aksine, Jonathan Rhys Meyers filinta gibi bir genç. Jonathan Meyers şu aralar alkolizm tedavisi görmekle meşgulmüş; bu açıdan 8.Henry ile bir benzerliği var diyebiliriz!

Sam Neill, dizideki en tanıdık yüz ve Kardinal Wolsey’i canlandırıyor. Natalie Dormer, Anne Boleyn rolünde; umarım idamı gecikir de bol bol seyrederiz kendisini!

Notamatik’e cevap/2: Türkiye’de gerçek bir laiklik-şeriat sorunu var mı?

Din, bireylerin hayatında çok belirleyici olabilse de, dünya ve kurumlar üzerindeki etkisi semboliktir. Maalesef, birçok tarihçinin de dinin etkisini çok iyi anlamadığını düşünüyorum. Bunun en büyük kanıtı şudur: Liselerde okutulan tarih kitaplarında bile, “Arap din kardeşlerimizin, gavur İngilizlerle bir olup bizi sırtımızdan vurduğu” söylenir. Gerçek ise bambaşka; Araplar çökmekte olan bir imparatorluktan artık bir hayır gelmeyeceğini anlayıp, petrol gibi tek varlıkları sayılabilecek bir cevheri pazarlayabilecek güçlerle işbirliği yapmışlardır. Üstelik, sen kendi milli devletini kurduktan sonra, başka bir millet olan Arapları da “din kardeşi” olarak anmak biraz tuhaf olmuyor mu? Sonra sormazlar mı, zamanında Saddam’ın elinde, Sovyetler Birliği’nin, Bulgaristan’ın elinde ezilen Türk (ve Müslüman!) kardeşlerin için sen ne yaptın diye?

Haçlı seferlerinin de dini bir nedeni olmadığı, dünya tarihinin belki de en bağnaz ve kana susamış papalarından olan II. Urban, haçlı seferlerinin neden yapılması gerektiğini halka mealen şöyle açıklamıştır:

“Kaynaklar kıt ve kısıtlıdır. Birsüre sonra, para için birbirinizi öldürmeye başlayacaksınız, neden başka düşmanlar varken komşunuzu öldüresiniz ki?”

Haçlı seferleri halktan da büyük ilgi görmüştür, çünkü aç ve sefil birsürü it kopuk, savaş ganimetleri ile zengin olacağını sanmış, sonra savaşa gaz verilerek sürülen her enayi gibi, birçoğu kılıcıdını bile çekemeden ölmüştür. Lakin şehit oldukları için, onları öbür tarafta harika bir hayat beklemektedir!

Charles Martel gibi kiliseyi himaye eden krallar, daha sonra bu kuruma ellerini verip kollarını alamamışlardır. Aslında kilisenin asıl niyeti, haçlı seferleri bahanesiyle,kendi ordusunu kurup dünyayı ele geçirmektir. Bu oyunu oynamayı öyle severler ki, bugün düdük kadar Vatikan’da bile, fırfırlı elbiseleriyle ortalıkta gezen sayısız muhafız bulunmaktadır (hani tarihsel gerçekliğe uydurma çabasından mıdır bilinmez; bunların çoğu İsviçre vatandaşıdır)

İngiltere kraliçesi olan kızı I.Elizabeth gibi son derece mahir ve gözünü budaktan esirgemeyen bir adam olan 8.Henry’de kiliseyi filan iplememiş, kendi kilisesini (Anglikan) kurarak, kendini hem bu, hem de öteki dünyanın kralı ilan etmiş, katolikleri de ülkeden kovalamıştır! Nedenini daha önce anlatmıştım; okuyan bir avuç insanı da tekrar yapıp yormayayım!

Önce şeriatçılar cephesinden bakalım: Sakalları dizine sarkan ve tükürükler saça saça “kafirleri gebertin” diyen bu nursuz pirsiz elemanlar, gerçekten de “hırsızın eli kesilsin” mi istemektedir? Elbette değil. Zira, Almanya’da bile, özlem duyduklarını iddia ettikleri hayatı, kendi kurdukları kurtarılmış bölgelerde yaşıyorlar. Bu bölgeler Türkiye’de de var. Hani özlem daha da büyürse, Afganistan, İran gibi, bu özlemlerini ziyadesiyle giderecekleri ülkeler de mevcut; ne de olsa onların istediği vatan toprağı değil, din kardeşleriyle birlikte takılmak, öyle mi?

Elbette değil! O kadar inanmış Müslüman olsalar, zaten bu dünyanın işlerini de fazla ciddiye almazlardı. Maksatları düpedüz siyasi,ekonomik ve askeri güç kazanmaktır.

AKP, ya da Fazilet gibi partiler bu tarz adamlardan destek almışlar mıdır? Elbette. Ama doğrusunu isterseniz, örneğin Suudi ailesinden para koparmak için şeriatçı filan olmanıza da gerek yok. AKP’nin şeriatçı olduğu için Araplardan büyük maddi yardım aldığını filan söylemek biraz aptalca olur;zira bildiğiniz gibi, Suudi “şeriatçı” elemanlarla, gavur ABD’liler kankadır. Demekki bu din kardeşliği hikayesi külliyen yalandır.

Laik kesime gelelim…

AKP, mini eteklere dokundu mu? Hayır. Üniversiteler medrese oldu mu? Hayır (olamazlar zaten, onlar hala lise düzeyinde!). Orduda şeriat isteyen, örneğin yüzbaşı rütbesinde bir subay beyanat filan verdi mi? Versin de görelim! Minareleri süngü filan da yapmadılar, yapamazlar, zaten umurlarında da değil ki!

Herkes kendi aleminde zaten güzel güzel yaşıyor; etrafı çarşaflarla kapatılmış kendi otelleri var, zengin olanı Burj-el Arab’ta alem yapıp “bir umre yaptık,döndük” de diyebiliyor, kimse kimseye karışmıyor.

Madem öyle, bu kadar tantana neyin nesi diye soracaksınız elbet.

Bakın mesele bu “Anadolu kaplanları” ve “yeşil sermaye” lakırdılarının altında gizli!

Türkiye’de sermaye el değiştiriyor. Aslında el değiştirmiyor; cumhuriyetten (hatta Osmanlıdan!) bu yana, devletten beslenen, kıyak ihalelerle zengin olan, ithal ikame denen düpedüz komünist ekonomi ile korunup serpilen sınıf, orta sınıftan çıkıp yükselerek, batı normlarında iş yaparak zenginleşen kesimdan korkuyor, bütün mesele burada!

Konya’dan, Mersin’den, Adana’dan çıkan girişimciler, daha 15 sene önce kurdukları şirketlerle eski ekonominin kayırılmayla zengin olan devlerine kafa tutuyor ve gümbür gümbür geliyorlar. Evet; aralarında şeriatçılar var, ama ateistler, yahudiler, ermeniler, kürtler,türkler de var yahu! Kısacası, ülkenin gerçek sahipleri bunlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları! Üstelik bunların çocukları Avrupa’nın, ABD’nin, Türkiye’nin en iyi okullarında okuyorlar ve baba mesleklerinin başına geçiyorlar, anormal bir ivmeyle büyüyorlar, Türkiye’de adını sanını duymadığınız şirketler, Mercedes’e, IBM’e, Alcatel’e iş yapıyor.

Özal’a neden bu kadar karşılardı?

Onun zamanında da şeriat tehlikesi var mıydı? Ya da, birden mi hortladı, söz gelimi İsmet İnönü zamanında, Bülent Ecevit zamanında şeriat bir tehlike değil miydi?

Özal için çaldı çırptı dediler de, neden Ecevit hükümetinin milyarlarca dolarlık deprem fonlarını ne yaptığı açıklanmadı?

Turgut Özal baş düşmanlarıydı; zira ithal ikameci ekonomi rezaletine son vererek, bu dinozor şirketlerin ödünü kopardı. Gerçek ve tam liberal bir ekonomik düzen kuramadı; çünkü fazla monetarist bir ekonomik düzen takıntısı vardı, inanılmaz bir enflasyon olduğundan, o zaman için banka kredileriyle şirket kurmak, iş büyütmek mümkün değildi; o sebeple Özal’ın bazı planları suya düşmüştür. Biraz da konjonktürel şartların kendi lehlerine olmasının şansıyla, AKP rüzgarı arkasına alıp yelkenleri doldurdu.

Kamuoyu araştırmaları, şeriat isteyen %5′lik bir kitle olduğunu olduğunu söylüyor. Peki kalan %42′yi nasıl açıklayacaksınız? Ya da, Zafer Üskül gibi akademisyenleri de mi “göbeğini kaşıyan cahil halk” olmakla itham edeceksiniz? (Kaldı ki, AKP’nin katiyen “şeriat isterük” gibi bir iddiası olmadığı gibi, bu seçimlerden önce, tabanın en büyük rahatsızlığı olarak gösterilen türban konusunda da herhangi bir girişimi olmamıştır)

Neden, herzaman olduğu gibi siyasi ve ekonomik. Bir de bunun bürokrasi tarafı var. Hadi o da başka yazının konusu olsun!

Mehmet Ali Birand ve Ermeni sorunu

Mehmet Ali Birand, ciddiye aldığım çok ama çok az Türk gazeteciden biri. Duygusal davranıp zaman zaman fazla yoruma kaçtığında dahi gerçekleri çarpıtmıyor ve obejktif kalmayı başarıyor. Üstelik tek kişilik bir okul gibi, birçok öğrenci yetiştirdi; en popülerleri Can Dündar olsa da, bence asıl veliahtı Mithat Bereket.

Az önce, Kanal D’de çok önemli bir konudan bahsetti, ABD’deki Yahudi lobilerinden biri, Ermeni soykırımı yasa tasarısına destek vermiş. Açıkçası bu konunun fazla umursandığını düşünüyorum. Koskoca bir imparatorluk içinde iki tane başına buyruk zibidinin yaptıkları, doğru olsa bize mal edilmemeli. Üstelik, biz de “yok öyle şey” kakafonisi yapıp, konuşanları da susturmaktan başka Bir şey yapmadık ülke olarak. Mehmet Ali Birand gibi, bu tasarıların ABD’de kabul edileceğini düşünüyorum, aslında düşünüyorum filan demek yanlış, bal gibi edilecek. Çünkü bizim ülke olarak politikamız, herşeyi iç politikada kullanıp korku unsuru haline getirmek; kendimizi dünyaya anlatmak gibi bir çabamız yok.

Ama asıl ilgimi çeken bu değil; Yahudi lobisi, ya da en azından bir kolu, ilk kez Türkiye ile zıt bir kutupta yer alıyor. Bizim dinciler Yahudileri sevmeseler de, özellikle İspanya ve Portekiz katliamlarından Osmanlı’ya kaçan yahudiler bu ülkeye ve değerlerine herzaman sadık kalmıştır. Her kim yahudileri vatan haini olarak göstermeye çalışıyorsa, vatan hainidir.

Fakat şu an yaşanan gelişmeler biraz kaygı verici. Bunun İran’la yapılan enerji anlaşmasının bir sonucu olabileceğini düşünüyorum. (Birand bir yorum yapmadı, ama önümüzdeki günlerde onu takip etmekte fayda var). İran’la yapılan anlaşma, belki de AKP hükümetinin en büyük başarısı olarak tarihte yerini bulacak. Öte yandan, bir İran ittifakı, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ne yapacağını şaşıran Türkiye için yeterli değil. Üstelik, İran’la kurulan ilişki, henüz askeri düzeyde bir mütabakata filanda varmış değil; ama kuşkusuz Türkiye’yi Ortadoğu’da, çok önemli olmasa da, bir güç haline getiriyor.

Hem arzu ettiğim şuydu; Türkiye, Rusya,Çin ve İran’ı içine alan bir birlik içinde yer alsın. (Hatta, namlunun ucunda olduğunu pekala bilen Suriye,Pakistan gibi ülkeler de bu bloğa katılsın; zaten böyle bir olasılık karşısında katılmamaları olası gözükmüyor).

Ancak Türkiye bu basit ama güçlü ittifakı zedeleyecek anlamsız işler yaptı. Rusya ile iyi ilişkiler kurmak yerine, Türkiye’de otel ve feribot basan Çeçen teröristlere “misafir” gibi davrandı. İlkokul katliamından sonra, Putin’in Türkiye’yi eleştirdiği pek yankı bulmadı ama, dünyayı takip edenlerin gözünden de kaçmadı. Çin mallarını boykot kampanyası gibi anlamsız kampanyalar desteklendi; ABD gibi devler bile,Çin’in üretim gücü karşısında duramayacaklarını kabul edip, olası açılımlar aradıkları halde. Gerçi bu çok önemli bir sorun değil ama, hala Çin’i, Rusya’yı potansiyel müttefik olarak görüp,ciddi diplomasi kampanyaları filan düzenlemiyoruz. Dış politika (var denebilirse!) “ABD ile kanka mıyız, aramız limoni mi?” tartışması üzerine kurulu. İran’la ise “aramızda ne olduğu” belli değil; şu an “gizli aşıklar” gibiyiz.

Sanırım, İran’la yakınlaşma sandığımızdan daha derin ki, bu İsrail devletini biraz rahatsız etmiş (Yahudi lobilerinde İsrail devleti kontrolü olmadığını varsaymak birazcık saflık olur!)

Öte yandan, tahminlerim doğruysa, yarım bırakılmaması gereken ciddi bir tehlikeye bulaşmış olabiliriz. Bir yandan, İsrail ile olan ilişkiler, basına yansıyandan çok daha eski ve köklü. Öte yandan, İsrail’in Ortadoğu’daki tek korkusu olan İran ile yakınlaşıyoruz. İran, tahminlerimizin de ötesinde büyük bir güç; ama İsrail-ABD ikilisine denge unsuru olacak güçte değil. Rusya’nın çıkarları ise, yalnız kaldığı için, en çok ABD ve AB’de. Çin ise, hem Rusya’yı, hem AB’yi, hem ABD’yi tarihinden gelen büyük bir hünerle idare ediyor; diplomatik olarak tüm dünyayı avucuna almış durumda. Çin’in de çok kısa birsüre içinde enerji darboğazına girmeyeceğini bilmeyen yok. Kısacası,Ortadoğu karışırsa, kazananı belirleyecek faktör, Çin’in kimin yanında olacağıdır. Bu o kadar kritik bir karar ki, II.Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi, Rusya’yı da dönekliğe itecektir! Çin,kimin yanındaysa, Rusya o tarafta olmak zorunda. Çin’e yakın olmasından, ekonomisinin geleceğinden ve silah sanayisinin en büyük müşterisi Çin olduğundan dolayı. 20 seneye kalmadan 3.Dünya Savaşı patlar gibime geliyor; inşallah görmeyiz diyelim.

Avrupadaki büyük veba salgını bizim sorunlarımızı da çözebilir, teşekkürler Lars Von Trier!

Nihayet, geçen hafta sanırım, Lars Von Trier’in Epidemic’ini seyredebildim. Çok parlak bir konu, iyi oyunculuk, ama film bana temposuz geldi. Daha doğrusu, daha iyi çekilebilirdi. Açıkçası, bence tam Stanley Kubrick’in çekmesi gereken bir filmdi. En azından, bu veba salgını hakkında tekrar düşünüp yazmamı sağladı Lars Von Trier.

Aslında bu meşhur hıyarcıklı veba salgını, tarihte takıntılı olduğum konulardan biridir; zira büyük bir trajedi olduğu kadar, aynı zamanda Avrupa’yı biçimlendiren birkaç olaydan biri. Diğer favorilerim Magna Carta, Rönesans, ve elbette I ve II. Dünya savaşları (Roma başlı başına ayrı bir konu).

Hıyarcıklı veba salgını, kara ölüm, 1347′de patlıyor. (Umarım yanılmıyorumdur). 4 sene gibi kısa bir sürede, kıta Avrupa’sının üçte biri, (30 milyon gibi bir rakama denk geliyor) bu salgın yüzünden ölüyor. Salgının kaynağı aslında Moğollar; yani Avrupa değil. İleride bu konuyu AIDS’e karşı genetik bağışıklığı olan insanlara da bağlayacağım, çünkü ilginç ipuçları yakaladım. Heyecan verici şeylere ulaşabilirim; ancak şu an araştırma olanaklarım sınırlı.

Hastalık, Moğollar tarafından önce Karadeniz’e, oradan İstanbul’a taşınıyor; -o zaman Konstantinapolis tabi!-, oradanda gemilerle Avrupa’ya. (İstanbul, o zamanlar da, dünyanın en gelişmiş ve kalabalık şehirlerinden biri)

Gemilerden inen sıçanlar, hastalığı tüm Avrupa’ya yayıyor. Hastalığın hızlı ve çok yayılmasının nedenlerinden biri de, ilk ve büyük şehirlerin limanlar etrafında kurulmasından kaynaklanıyor.

Avrupa, hastalığın yayılması için ideal koşullara sahip; insanlar banyo ve hijyen nedir bilmedikleri için, vucutları zaten dirençsiz. Bunun temel nedeni, tarım alanı açmak için kesilen ormanlar. Ormanlar kesildiği için, insanların sıcak suyla banyo yapma şansları da yok. Özellikle de sert geçen kışta, insanlar hem soğukalgınlığından dolayı zayıf düşüyorlar, hem de banyo yapma şansları tamamen ortadan kalkıyor.

Gariptir ki, daha sonra kale kuşatmalarında mancınık gibi savaş aletleriyle kale duvarı arkasına vebalı cesetler, sıçanlar atmak son derece yaygın kullanıldığı halde, Avrupalılar yüzyıllar boyunca salgına neyin yol açtığını öğrenemiyorlar. Hıyarcıklı veba salgınının baş sorumlusu Yahudiler ve günahkarlar olarak görülüyor, insan avı başlıyor, hatta kimisi vebaya neden olarak kötü kokuları gösteriyor.

Veba salgını bittiğinde ise olanlar daha da ilginç. Herşeyden önce, nufüs birdenbire üçte birine düştüğü için, toprak sahipleri toprağı işleyecek köylü bulmakta zorluk çekiyor; bunun sonucu olarak ücretler çok büyük oranda tırmanıyor! Köylüler birdenbire büyük refaha kavuşuyor, daha iyi hijyen ve beslenme şartları sayesinde sağlıklı nesiller yetişiyor. Bu esnada, kilise sorgulanmaya başlıyor; zira bütün “dinibütün” çabalara rağmen, kilise hastalığı yoketmekte, hatta nedenini bile anlamakta çuvallıyor. Aslında, reform ve rönesansın fitilini ateşleyen olaylar zinciri, bu veba salgını ile başlamış oluyor.

Tarım üretimi azaldığı için, toprak sahibi aristokrat kesim artık eski gelirlerine sahip değil; dolayısıyla eski yaşam standardını sürdürmek amacıyla daha çok savaş istiyor, zira savaş, ganimet demek.

Bu arada, daha önce değersiz olan kadınlar, erkek işgücünün çok önemli bir kısmının kaybedilmiş olmasından dolayı, toplumsal ve ekonomik bir değer ifade etmeye başlıyor; bazı erkek işleri kadınlar tarafından yapılmaya başlanıyor; bunun neticesinde artık kadınlar da para sahibi olmaya başlıyor ve ister istemez belli bir saygınlık kazanıyorlar. Bunun mecburiyetten kaynaklanan bir durum olduğunu söylemek gerek; zira kadını ikinci sınıf insan olarak gören kilise, henüz gücünü ve inanılırlığını tamamen de kaybetmiş değil. Kadınların savaşlar ve olağanüstü durumlarda ekstra güç kazandıkları bir gerçek; bizim tarihimizin karanlıkta kalan sayfalarından biri olsa da, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmeden önce de, bu ülkede bir kadınlar partisi vardı! Feministler başlarını saçmasapan işlerden kaldırabilirlerse, bunları da araştırıp yazsınlar!

Maalesef, tarihte büyük gelişmeler genelde büyük insan ölümlerinden sonra gerçekleşir; çünkü medeniyeti ileri götürmek için gerekli yaşam standardına, en azından orta ve alt tabaka, ancak o zaman ulaşabilir. Toplumları üst tabakaların geliştirdiği düşünülse de, bu külliyen yalandır. En azından modern dünyada, birçok gelişme, hırslı ve giderek zenginleşen orta tabaka tarafından ortaya çıkarılmıştır. Üst tabaka gelişmeyi pek de istemez; zira bu durumda, diğer sınıflar biraz daha zenginleşeceğinden, kendi de göreceli olarak fakirleşecek ve siyasi güç kaybedecektir. (Son dönemdeki laiklik-şeriatçılık savaşının aslında asıl nedeni, bu güç dengelerinin değişiyor olması)

Notamatik’e cevap/1:Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

Bu konuda uzun uzun yazmak istiyordum; notamatik’in bir yorumu buna vesile oldu. Aslında yazacağım şey, neredeyse son bin yılın özeti olmak zorunda; o yüzden şu an bile nereden başlayacağımı, ne kadar derine dalacağımı düşünmekle meşgulüm.

Öncelikle, siyasal islam, Türkiye’nin siyasi manzarası, tarihsel gelişimi, bunları kısaca özetlemek gerek.

Sanırım, en temel soru, “Osmanlı’dan bu yana ne değişti?”

Biraz inceleyecek olursanız, aslında değişen çok az şey var!

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla birlikte, Osmanlı yayılmacı bir devletten İmparatorluk statüsüne yükseldi. Bunun nedeni açık; Bizans, Roma İmparatorluğu’nun devamıydı. Zaten inceleyecek olursanız, kurumsal olarak, toplumsal yapı olarak, medeniyet düzeyi olarak Osmanlı, Roma İmparatorluğu’nun neredeyse devamıdır. Bunu İlber Ortaylı söylediğinde fazla tepki bulmadı, ama büyük doğruluk payı var.

İmparatorluk ile büyük topraklara sahip olmanın aynı şeyler olduğu düşünülse de, bu doğru değil. İmparatorlukların, ya da günümüzün süper güçlerinin -ABD,Rusya, Çin, hatta İran!- belli misyonları var. Örneğin, devasa yapılar inşa etmek, sadece mimari ihtiyaçlardan doğmamıştır; medeniyet düzeyinizin ürkütücü bir göstergesi olarak o eserler yapılmak zoundadırlar. Kendi kültürünüzü yaymak zorundasınız; nitekim Osmanlı bunu yapmıştır. Bugün Anadolu’nun en doğu kesiminde bile insanlar Rum yemeği yapmasını biliyorlarsa, bu imparatorluk etkisindendir. Elbette sayısız örnekler var; ama basit, herkesin bildiği örnekler üzerinden gidelim.

Osmanlı, bir İmparatorluk haline gelmeye başlayınca, doğal olarak at sırtında gezmeyi bırakıp yerleşmeye, modern şehirler kurmaya başladı. Zaten çağının yüzlerce yıl ötesinde olan İstanbul gibi bir örnek vardı; yetenekli devşirmeler, zengin imparatorlukta çalışmak için can atan mimar ve mühendisler de buna eklenince, bu hiç de zor olmadı (Nitekim, neredeyse 150 yıllık İstanbul mimarisine damgasını vuran Balyan kardeşler Türk değildir). Şehir hayatı geliştikten sonra, elbette ticaret ve kaçınılmaz olarak bürokrasinin de gelişmesi gerekiyordu. Osmanlı, çok geniş topraklara yayılmış, neredeyse tüm dinlerden, ırk ve kökenden insanları bünyesinde barındıran dev bir imparatorluktu, bugünkü teknolojik imkanlarla bile bir ayağı ve bir kolu sakat kendi bürokrasimizi düşünün; işte Osmanlı, bizim şimdi beceremediğimiz şeyi yüzyıllar önce çözmüştü. Elbette, kıtalara yayılmış, türlü çeşitli sorunu olan, insanları farklı dinlere inanıp farklı diller konuşan insanları idare etmek kolay olmadığı gibi, dev bir bürokrasi kadrosu gerektiriyordu. Üstüne üstlük, devletin merkezi olan Bab-ı Ali’ye, örneğin Mısır’dan gelecek bir haberin yerine ulaşması haftalar süreceğinden, bazı bölgelerde olağanüstü yetkilere sahip devlet memurları görev yapıyordu, Mısır hidivi gibi.

Osmanlı’da dev bir bürokrasi kadrosu vardı; bunların çoğu da devşirmeydi. Bunu bir kenara yazalım…

Askeri sistem de, başlarda çok iyi çalışıyordu. Tımar sisteminden aslan payını alanlar, şu an cumhuriyet muhafızı ile denk bir göreve sahiptiler. Yine devşirme sistemiyle yeniçeri ocağına gelenler, aldıkları maaştan, yaşam koşullarından hoşnuttular. Piyade sınıfına denk gelen askerler, yeniçeri ocağından çıkıyordu. Müslüman olmak şartı olsa da, Yeniçeri ocağının “resmi tarikatı” diyebileceğimiz Bektaşi tarikatının öğretileri doğrultusunda, değiştirdikleri asıl dinlerinden bile çok daha rahat etmişlerdi. Kısacası, hem dünyevi, hem de uhrevi olarak, rahat bir yaşam sürüyorlardı.

Para oluk oluk akarken herşey sorunsuz gidiyordu. Bu arada, padişahlar giderek işlevlerini yitirip, “ruhani lider” konumuna gelmişlerdi; çünkü bu son derece büyük imparatorlukta, çok iyi eğitim alan, fiziksel ve ruhsal olarak insan standartlarının bir hayli üstünde olan padişahlar bile, doğal olarak ne olup bittiğini tek başına anlayabilecek durumda değillerdi. Pek çok konuda yetki, bürokratların elindeydi. Bürokratlar da rahat bir yaşam sürüp, haddinden fazla saygı gördüklerinden, devlete liyakatla hizmet ediyorlardı.

Kısacası, tüm yükselen imparatorluklar gibi, Osmanlı’da, çalışanlarının iyi maaş aldığı, iyi yaşadığı, dev bir şirket gibiydi. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden milliyetçilik akımı o zamanlar lafta bile olmadığı için, devletin kudsiyeti laftaydı, insanlar ülkelerini seviyordu, çünkü karınları tok, sırtları pekti. Nitekim, ABD bugün bile aynı şartları sağlayarak ayakta kalıyor; Sovyetler ise, tüm baskılara rağmen, kendi imparatorluk yapısını, vatandaşını memnun edemediği için dağıtmak zorunda kaldı; eğer kendi dağıtmasa, bugün dünyanın en büyük iç savaşlarını izliyor olacaktık.

Bugün hiçbir modern ülke, milliyetçilik etkisiyle ayakta durmuyor, duramaz. Bu kısa süren bir modaydı, ikinci dünya savaşının ardından yokoldu gitti. Hitler Almanya’sından sonra, kıta Avrupa’sı milliyetçiliğin sürekli gıdıklanırsa ne denli tehlikeli noktalara varabileceğini gördü ve bu akımı en azından devlet eliyle semirtmekten vazgeçti. ABD, aslında ayrılıkçı olan bazı güney eyaletlerini hoş tutmak adına kısıtlı bir aşırı milliyetçi hava yaratmaya çalışsa da, aslında bu milliyetçi havanın neden yaratıldığını ve gerçekte neden varolamayacağını herkes biliyor. Buna inanır gibi görünüyorlar, çünkü 8 silindirli ciplerin benzini bir yerden gelmek zorunda.

Osmanlı neden battı? Sayısız nedeni var. (Aşırı harcamalar ve padişahların beceriksizliği gibi aptalca bahaneler külliyen yalandır, inanana da kargalar bile güler!)

Herhalde en büyük neden, optimal noktadan sonra büyümeye devam etmesiydi. Örneğin, Arabistan’ın çöllerini elinde tutmak Osmanlı için çok pahalı bir lükstü ve bu yerler devlet kasasına para getirmediği gibi, kuş uçmaz kervan geçmez yerleri imar etmek için akıl almaz paralar harcadılar. Masraflar gelirleri aşmaya başlayınca, ordu kendini yenileyemedi, ordu yenilenmeyince teknolojisi geri kaldı ve zaten güçlükle finanse edilen bazı savaşları kaybedip, daha da battı. Zaman içinde çok fazla güç kazanan bürokratlar ve askerler, sokakta padişah, sadrazam, vezir katledecek kadar ileri gittiler;çünkü hayat standartları sürekli düşmüştü ve düşmeye devam ediyordu. Böyle olunca, devlet otoritesi de kayboldu. Kısa zamanda “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözü,Osmanlı’nın içinde bulunduğu duruma cuk oturan bir laf haline geldi.

Tımar sistemi de bozuldu; zamanında yeniçeri ocağı-tımarlılar dengesi varken, iki tarafta kendi çıkarlarını kollamaya koyuldu. II. Mahmut’un yeniçeri ocağını lağvedip, binlerce yeniçeriyi katletmesi (vaka-i hayriye), yeniçeri ocağı sorunu kaldırdı ama, tımarlılar sorunu, cumhuriyetimize aşiret sorunu olarak intikal etti! Yıllarca “toprak reformu” diyen Ecevit, cesaret edip aşiretleri dağıtamadı; bu çarpık sistem, aşiretleri garanti oy deposu olarak gören, tavizler ve ayrıcalıklarla onları pohpohlayan siyasi partiler sayesinde daha da güçlendi.

Gelelim cumhuriyetin kurulmasına…

Herkes sanıyor ki, 29 Ekim gecesi farklı bir Türkiye vardı, insanlar 30 Ekim sabahı kalktıklarında bambaşka bir Türkiye gördüler.

Bürokrat sınıf ne oldu? Cumhuriyetin kendi bürokratlarını yetiştirecek vakti yoktu, aynen cumhuriyet bürokrasisi içinde yerlerini aldılar ve doğal olarak kendi bildikleri sistemi, aynen oraya da götürdüler.

Tımar sahipleri, hayatlarına aşiret reisleri olarak devam ettiler.

II. Mahmut’un kurduğu yeni askeri düzen ise zaten kademeli olarak modernleşip, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını da yetiştiren modern askeri akademilere kavuşmuştu; o sistem de temel olarak cumhuriyet Türkiye’sine intikal etti.

Peki ya hukuk, siyasi sistem?

Gülhane hattı hümayun’u ile zaten bir meclis vardı, hem de daha 1900′lere bile gelmeden. Bu noktada, zaten Osmanlı seküler bir hukuk sistemine, meclis düzenine geçmiştir. Cumhuriyet, bu altyapıdan elbette istifade etti. Üstelik, 1921 anayasası bile, şu anda yürürlükte bulunan anayasadan daha demokratikti. Padişah, şu an İngiltere’deki kraliçe’nin durumundaydı, kısacası gevşek bir monarşi vardı. Jön Türklerin, İttihatçıların köklenmesi de zaten bu sayede oldu.

Yanlış bildiğimiz en temel şey şudur: Osmanlı, hiçbir zaman batıdan uzak olmamış, batıdaki gelişmelerden de hem olumlu, hem de olumsuz yönde olarak, haddinden fazla etkilenmiştir. Zaten, Viyana kapılarına dayanmış, Balkanların neredeyse tümünü ele geçirmiş, Cenevizlilerle, Fransızlarla sürekli ticaret yapan, İngilizlerin ana ticari rotası Baharat yolu topraklarından geçen bir imparatorluğun, batıdan etkilenmemiş ve batıyı etkilememiş olduğunu ileri sürmek komik olur!

Bir sonraki yazımda, Atatürk’ün uğradığı ihanetlerden bahsetmeyi umuyorum. Birkaç yazıyla birlikte, amacım Osmanlı ile 2007 arasında geçen zamanda, aslında neler olduğunu kısaca özetleyebilmek.

4, toplam 7 sayfa«1234567»