* You are viewing the archive for the ‘tarih’ Category

Tarih kitabı yazmak

Tarihle ilgili yazmak zordur; zira tarih çok dallı budaklı konu. Ha, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a sefere çıkmadan evvel atının kuyruğunu ne renk kurdelayla bağladığını filan yazacaksan ayrı. O da tarihçilik olmuyor. Bir de, harem kitapları var. 2-3 tarihte olmuş önemli 3-5 olayı toparlıyor, üstüne kıytırık bir aşk hikayesi kapaklıyor, “içinde tarihi gerçekler olan bir dönem romanı” olarak filan pazarlıyorsun. Bunları daha ziyade kız kuruları sevip tüketiyor, arada da ilim irfan sahibi olduk diye altın günlerinde hava atıyorlar.

“Resmi ideoloji” tarihçisi olmak da iyi ekmek getirir. Pek Bir şey bilmeye gerek yoktur. Örneğin en azından bizim zamanımızdaki tarih kitaplarında Osmanlı tarihi üç aşağı beş yukarı şöyle birşeydi:

Başlarda Osman Gazi diye fakir ama gururlu bir genç vardı. Pek cengaver, pek bir yiğitti. Kafasına birdenbire cihanşümul bir imparatorluk kurma fikri geliverdi ve kolları sıvadı. Orayı burayı hemen alıverdi. (Aynı bilgisayar oyunu gibi, tıkladığın yer senin oluyor. Kan bile yok!)

Sonra devlet habire büyüdü (fetret devri kısaca geçiştirilir). Ardından çok önemli bir padişah geldi: Fatih Sultan Mehmet. İstanbul’u aldı. Neden aldığını bilmek çok gerekli değildir, ama büyük olaydır. Genç beyinlerin dikkatini çekmek üzere araya kazıklar üstünde yürütülen gemiler gibi efsaneler serpiştirilir. İstanbul’un önemini anlayamayan bu genç beyinler “ulan adam durup dururken neden kasmış ki o kadar” diye düşünürler tabi. Maazallah, Fatih’in esasen Roma İmparatorluğunun mirasını çok zekice sahiplenmesi anti-Türk ve anti-İslam bazı fikirlere sebep olabilir. Onun için sebepler üzerinde durmak tehlikeli ve gereksizdir;biz atalarımızın çok mert ve adil olduklarını bilelim yeter.

Yavuz Sultan Selim çok önemli bir devlet adamıdır ve yine çok önemli fetihler filan yapmıştır ama onun üzerinde fazla durmaya gerek yok. Aslında biraz hayalperest olan ve Osmanlı hazinesini gereksiz yere Nemçe diyarlarında tüketen Kanuni’den bahsetmek daha romantiktir. Ne de olsa, sofudur Kanuni. Arada adaletiyle ilgili birkaç da hikaye anlatırsın,çocuklar mest olur vallahi. Viyana kuşatmasının başarısız olacağını en ahmak yeniçeri bilse bile, üzerinde fazla durmak gereksiz.

Sonra yerine Sarı Selim geçer. Sarı Selim içkicidir; aynı zamanda büyük bir şair ve bestekardır (yazısı benim kadar kötüdür, ama onu söylemezler). Alenen alkoliktir, “biraz içkiye düşkündü” diye geçiştirilebilir.

Nedense Sarı Selim ile birlikte “beceriksiz padişahlar” dönemi başlar. Ne hikmetse, 400 sene o kadar padişah gelmiştir, hepsi de az çok beceriksizdir. Allah allah, ne olduki bu adamlara? Çaktırmadan içkici ve keyiflerine düşkün oldukları da söylenir ama mesela II.Abdülhamid’in ne kadar büyük bir siyasetçi, devlet adamı söylenmez; Abdülaziz’in şaibeli ölümü -intihar etmiştir-, yeniçerilerin sarayı basıp sadrazamları yerlerde sürüklemeleri, II.Mahmut’un yeniçeri ocağını feshederken bu adamları şu an denizcilik müzesi olan yerde -Beşiktaş- gemilerini batırarak boğduğu, kaçanları Belgrad Ormanlarında yaktığı filanda anlatılmaz. Kimse, hain denen Vahdettin’in kaçarken neden sarayı soymadığını, örneğin sırf Kaşıkçı elmasını alsa yedi düvel debdebe içinde yaşayacağını, ama nedense yapmadığını anlatmak istemez.

Osmanlı’nın batışını “lale devrindeki aşırı harcamalar” gibi gerzekçe nedenlere bağlarlar ama, örneğin Versailles sarayının havuzunun aylık masrafını yazamazlar.

Palavra sıkmanın da adabı var. “Bunlar çocuk, nasılsa yerler” diye desteksiz sıkarsan, illa ileride birkaç sivri “hakkaten ne oldu acaba?” diye merak etmeye başlar.

Ama daha usturuplu palavra sıkmak için dünya tarihini de bilmek gerekir. Arabistanlı Lawrance’ın deve sırtında Arap çöllerinde ne halt ettiğini sen de bilmiyorsan, bugün Saddam Hüseyin’in asılmasını filan ağzın açık seyredersin aval aval.

Dünyada yer yerinden oynarken, Ankara’daki kasvetli bir odada, dünyayı sadece Türkiye topraklarından ibaret zannedip kitap yazmaya uğraşırsan işte böyle maskara olursun, burnunun ucunda olup biteni de göremezsin.

Çiçek çocukların Nazi zevki

Nazileri en iyi simgeleyen şeyler nelerdir? Herhalde Walther P38, Luger Parabellum P08, BMW R50 (özellikle sepetli ise!), MP40, tabii gamalı haç ve…Volkswagen Kafer! Bildiğiniz tosbağa yani!

Volkswagen Kafer, çiçek çocukların favorisi idi. Grup büyüdükçe, aynı motora sahip meşhur Volkswagen minibüsler tercih edilirdi. Her ikisinin de ortak yanı, az yakması, gürültücü ama dayanıklı hava soğutmalı motoru ve elbette kötü performans ve sürüş dinamiği!

Aslına bakarsanız, Nazi Almanya’sını bu kadar iyi sembolize eden birşey yoktur! Adolf Hitler, belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tasarımcılarından biri olan Ferdinand Porsche’u çağırır ve Alman halkına uygun bir araba üretmesini ister (Türkçesi: böyle bir araba üretemezsen zürriyetini kuruturum)

Porsche, maça sıktığı için derhal çalışmalara koyulur, ilk prototipleri Hitler beğenmez. Birkaç denemeden sonra, Porsche Hitler’in de katkılarıyla daha sonra bazı siyasi partilere model olacak Alman diktatörün keyfini yerine getirecek bir model üretmeyi başarır.

Şaşırtıcı olan, özellikle ön takımın, yakın zamana kadar Porsche 911′le olan olağanüstü benzerliği. Aslına bakarsanız, motordan şasiye kadar, Porsche 911 ile Volkswagen Kafer arasında müthiş ve çarpıcı benzerlikler mevcut ve insan aynı tabandan bu kadar farklı iki araba çıkmış olmasına inanamıyor.

Çiçek çocukların zenginleri, mesela Janis Joplin, Porsche kullanırdı. Joplin’in Porsche 356’sı meşhurdu; ama muhtemelen Mercedes-Benz şarkısı kadar değil. James Dean bu araba ile ölmüştü ve uğursuz bir model olarak kabul edilirdi.

 

Kontrgerilla, derin devlet, temiz eller…


Detaylara girip canınızı sıkacak değilim; komplo teorisi filan da üretmeyeceğim…

Kontrgerilla, Türkiye’de son 10 yılın popüler kelimelerinden. Gazeteler, hem daha gizemli olsun diye, hem de deşmekten korktuklarından, kontrgerilla’yı çok gizli ve bilinmeyen bir örgütmüş gibi, hatta Türkiye’ye has birşeymiş gibi, ısıtıp önümüze koydular.

Kontrgerilla, NATO’nun karanlık operasyonlarını yürütmek amacıyla kurulmuş bir örgüt. Literatürde “Black Ops” olarak bilinen bu tip operasyonları yürütmek amacıyla kurulmuş sayısız örgüt var. Hemen hemen her devlet, elinin altında bu tip örgütleri bulundururlar. Herhalde bunlardan en farklısı, İsrail, zira İsrail, bu tip operasyonları açık açık yapan ve inkar etmeyen tek devlet. Elbette, onların da “karanlıktan karanlık” operasyonları vardır, ama hiçbir devlet, İsrail gibi, bu tip operasyonları devlet eliyle yürüttüğünü söylemez.

Kontrgerilla’nın farkı, Uluslar arası olması. Ayrıca, birbirleriyle kısmi bir dayanışma içindeler. Örneğin, İspanya’da kontrgerilla, BASK’la mücadele ederken İngiltere’deki örgütten yardım alabiliyor. Devlet ve orduların içinde etkin oldukları halde, ulusal çıkarlar gereği, devletler bu organizasyonu “görmemiş gibi” yapıyorlar.

Kontrgerilla’nın kuruluş amacı, komünist bloğa karşı, üçüncü dünya savaşını başlatmadan mücadele edebilmekti. Elbette, ABD devletinin örneğin Küba’daki devlet başkanına kendi ordusu ya da istihbarat örgütü eliyle suikast düzenlemesi mümkün değildi; zira bu durumda Rusya devreye girerdi. Bazı durumlarda sadece cinayet işlenmesi yetmiyordu, bunun “mesaj” vermesi de gerekirdi. Bu tip operasyonlar Uluslar arası hukuğa aykırı olduğundan, ama her devlet de hukuğa takılmadan bazı işleri el altından halletmek zorunda olduğundan, kontrgerilla ülkelerde büyük güç kazandı.

Komunist blok dağılınca, bu adamların eski önemi de kalmadı. Aslında “Mission Impossible” filminin sonunda, Jon Voight (Angelina Jolie’nin babası!) bunu bir cümleyle çok güzel ifade etmiştir:”Sonra bir de bakmışın ABD başkanı ülkeyi sana danışmadan yönetmeye başlamış!”

İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunda hedefi, aslında kontrgerilla idi. Kısmi bir başarı ve çok sayıda savcı-kolluk kuvvetinin öldürülmesinden sonra, olayın üstü kapatıldı ve “şahin” Berlusconi’nin “birdenbire” iktidara gelmesiyle, operasyon son buldu. Operasyonu başlatanlardan sağ kalanlarsa, iftiraya uğrayıp gözden düşürüldüler. Oysa, davaların sonuçlandığı bir gece, çok dikkat çekici bir olay oldu: jandarma içinde temizlikten yana olan bir grup, Milano sokaklarında zaferlerini havaya ateş açarak kutladılar. Bu bir AB ülkesinde İspanya ve Yunanistan iç savaşlarından beri görülmemiş birşeydi. Ordu ve polis, kendi içini temizlemesini kutluyor, kalanlara da gözdağı veriyordu. Maalesef, sonuna kadar gitmelerine izin verilmedi.

Şu an kontrgerilla serseri mayın gibi. Ülkelere de şantaj yapabilecek güce sahipler; çünkü bir zamanlar “görmezden gelindiklerinden” devletlerde örgütün ne kadar derinde olduğunu bilmiyorlar. Herkesin saklamak zorunda oldukları sırları olduğundan, taraflar birbirini idare ediyorlar.

Kısacası, derin devlet bu örgütlenmenin bir sonucu. Türkiye’de derin devlet olmadığını iddia etmek komik olur; zira biz komünist bloğun komşusu ve onların düşmanlarının müttefikiydik. Uğur Mumcu’yu da, elbette şeriatçılar öldürmediler. (Fanatik ideologların planlı ve rasyonel biçimde hareket ettiğini söylemek komiktir; adamların amaçları zaten terör yaratmak. Fail bilinmezse,ideoloji de bilinmeyeceğinden bunu şeriatçılara ihale etmeye kalkmak hiç de inandırıcı değil. Üstelik bu teori, Gaffar Okkan gibi polislerin ve Cem Ersever gibi askerlerin neden planlı bir şekilde ortadan kaldırılmaya çalışıldığını da açıklamaya yetmez)

Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express)

Geçenlerde soyadı Hayes, adı ne nanedir unuttum; o gelmiş Türkiye’ye, özür filan dilemiş. Hani şu Geceyarısı Ekspresindeki gerçek karakter.

Bizim basın filan dövünür yıllardır, bu Geceyarısı Eksperi bizi iki paralık etti diye.

Çıkın bir Sultanahmet’e, gencinden yaşlısına çevirin cümle kefereyi, sorun bakalım filmi seyreden varmı!

Acaip uzun, son derece boktan çekilmiş, oyunculuk rezalet, aptal bir filmdir Geceyarısı Ekspresi. Bakmayın, yayınlandığı zaman heyecanla seyretmiştik, pis gavur bize ne demiş hesabı. Oliver Stone bile, çok pişman olmuştur, zira gerçekten dandik filmdir.

Vasat Avrupalı ve Amerikalı Türkiye’nin nerede olduğunu bilmez. Almanın muslukçusu, ölü eşek fiyatına 15 gün tatil yapmaya gelirse, hasbelkader öğrenir yerini. Uçaktan inip tatil köyüne girdiği için, Türkiye neye benzer onu da bilmez. Öyle Sultanahmet’de elinde fotograf makinesi dolaşan turist, biraz daha elit, görgülü ve bilgilidir, o ayrı. Ama onlar da, sayıca azdır.

Türkleri genelde Moğollarla karıştırırlar, bir kısmında Haçlı Seferlerinde tasvir edilen barbar Türk imajı vardır, o da gelmez zaten Türkiye’ye. Kimisinde de romantik bir Türkiye imajı oluşmuştur; bizi hala haremde nargile tüttürüp Türk kahvesi içiyor sanırlar. En zararsız kesimde bunlardır.

Velhasıl, Avrupa, Amerika vatandaşı, bizim onları iplediğimiz gibi, ne bizi ipler, ne komşu ülkede yaşayanı. Merak etmeyiniz, bizim de kelle başı milli gelir 20.000 dolar filan olsaydı, ne Yunanı iplerdik, ne ABD’yi, ne AB’yi. Norveç gibi dalgamıza bakar, günümüzü gün ederdik.

Bu tip filmler yapılır. İngiltere’de IRA’yı halk kahramanı gösteren sayısız film var, Bono gibi herifler (severim keratayı!) İngiltere’yi heryerde kötüler, ne oldu yani, bölünmez bütünlükleri mi bozuldu İngilizlerin? Tek kazığı Mel Gibson’dan yediler o ayrı; manitası için İskoçya’da efelik yapan William Wallace’ı halk kahramanı gösterdi ya, İskoçlar da gerçek sandılar, şöyle bir silkiniverdiler. Film külliyen palavradır; gelgelelim bizim Türk milliyetçi gençleri bile fena gaza getirmiştir, İskoçlar nasıl gelmesin!

Yani Geceyarısı Eksperi öyle fiyakamızı filan bozmamıştır. Dua edelim, JFK’yi CIA öldürttü tarzı, başbakanı astık diye film yapmadılar. Neden yapmadılar, neden yapamazlar konusu da ayrı mevzu tabii.

Ha, mesela Irak’ı film yapabilirler, adamların ülkesini işgal edip devlet adamlarını filan astılar diye. İddia ediyorum, bunun filmini de ilk ABD’liler yapar! Adamların zaten hiçbirşeyden korkusu filan yok, alternatif film yapalım da 3.dünya ülkelerini gaza getirip paralarını alalım diye onu da yaparlar. Bize de, gidip huşu içinde seyretmek düşer.

Antifriz, Molotov kokteyli ve Pozitif Linux

Pozitif Linux sitesinde, defter bölümüne şöyle bir not düşülmüş:”Ubuntu varken ne gerek vardı…”

“..başlat ikonunu değiştirip wallpaper çakmakla olmaz bu işler..”

Bugün, komşumuz Rusya’nın, Alman İmparatorluğunun bir eyaleti olmamış olmasının nedeni, çok basit, bir derecelik bir fark. (Tabi, Alman İmparatorluğu diye bir devlet te, aynı nedenden ötürü yok!).

Alman mühendisleri, karda kışta motorlu taşıtların Rusya’da ilerlemeyeceğini, çünkü soğutma sistemlerindeki suyun donacağını biliyorlar. Bunun üzerine, antifriz’i geliştiriyorlar.

Antifriz, -36 derecede donmuyor. Herkes memnun. Tabi Alman aptal değil; hava durumu istatistiklerini değerlendirmiş ve görmüş ki, o mevsimde,Alman ordularının ilerleyeceği hiçbir yerde, -36 derece hava sıcaklığı görülmemiş.

Bunun üzerine, Almanlar gönül rahatlığı ile Leningrad’a ilerliyorlar. Stalin’in bile korkudan ödü patlamış durumda; öylesine korkuyorki, 1939′da Finlandiya’ya sınırı taşıması için ültimatom veriyor; zira Leningrad’ın topçu ateşinin menzilinde olduğunu biliyor. Finlandiya, bir avuç adamla kafa tutuyor. Hatta, Molotov kokteylini icat edip, Rus tanklarına kök söktüren Finlilerdir. (Bu arada, Molotov’un Osmanlı zamanında Rus başkonsolosu olduğunu da hatırlatalım)

Lakin, Leningrad düşmek üzereyken, kaderin cilvesi bu ya, hava sıcaklığı -37′ye düşüyor ve Almanların tüm mekanize birlikleri buz çöllerinde kalakalıyor!

Bir derecelik ısı farkı, bugünkü dünya düzenini belirlemiş.

Soruyu ben çoğaltayım: Debian varken Ubuntu’ya ne gerek vardı? Mis gibi Red Hat varken, neden Fedora, CentOS çıktı? Debian neyine yetmiyordu Knoppix’i çıkardın?

Şöyle de sorabiliriz: Pentium 3 neyine yetmiyordu Pentium 4 çıkardın?

Benzinli motor varken hibride ne gerek vardı?

Elbette, bunların hiçbirine gerek yoktu. Ama medeniyet maalesef gereksiz şeyler yapmakla ilerler!

Çok boş vaktim vardı yaptım. Ayrıca, sırf Pozitif Linux değilki, 10 tane çeviri, dergi, birsürü makale, şu an devam eden özgür yazılım projeleri, ticari projeler…

Rekabet iyi birşeydir. Pozitif Linux’un KDE’si Ubuntu’dan farklıdır. Türkiye şartlarına özel bazı Internet ayarları vardır. Bazı ufak tefek tercüme ekleri vardır. Konqueror menüsü bile tamamen farklıdır. Birçok program, farklı compiler switch’ler ile derlenmiştir ve daha hızlı çalışırlar. Daha sayayım mı?

Herşeyden önce, Pozitif Linux’un yaklaşımı farklıdır. Yobaz ve sevimsiz değildir. Bunca karalama, kötüleme, hazımsızlığa rağmen…

Pozitif, yoğurdu farklı yer. Pozitif PC de öyle, Pozitif Linux da öyle. Biz, moda dergisi havasında yayıncılık ya da iş yapmayız. İnsanlara yararlı şeyler vermek isteriz, zaman öldürecekleri boş şeyler değil. Bu yüzden, Pozitif okuyucusu farklıdır, hem bilgi, hem de görgü seviyesi standartların üstündedir.

Biz bilgiyi üretir ve paylaşırız; kopyala yapıştırla işimiz olmaz.

Pozitif Linux çıkalı 15 gün olmadı. Şunu çok iyi biliyorum ki, birkaç ay sonra, bazıları Pozitif Linux hakkında da fanatizm yapacak; ama bizim camiamızdan kimse çıkıp “Pozitif Linux varken ne gerek vardı” demeyecek.

İşte fark budur. Herkes her istediğini yapabilir, ama herkes değişmeyi beceremez.

5, toplam 7 sayfa«1234567»