* You are viewing the archive for the ‘tarih’ Category

Zülfikar’dan başka kılıç, Türkçe’den başka dil yoktur

Size bir komplo teorisi daha…

Türkiye’de, yabancı dille eğitime karşıyım. Matematiği, fiziği insan kendi diliyle öğrenmeli. Edebiyatı filan zaten saymıyorum bile. Tabii, bu dediklerim gerçek bir eğitimde böyledir, bizde ister Klingonca ile yapın, ister Türkçeyle, içerik olmadığı için değişen Bir şey olmaz. Tezgah çoktan kurulmuş. Çocuğun senelerini çalacaksın, sonra dershane esnafının elinde maymun edeceksin, kazanan liseden hallice üniversitelerde 4 sene daha kaybedecek, kazanamayan yine dershane esnafına teslim; artık biçki dikiş kursundan mı sertifika alır, “bilgisayarcı” mı olur, yoksa KPSS kurslarına gidip devlet kapısında mı ekmek arar, kaderine kalmış.

Kaliteli Osmanlı kılıçlarında “Zülfikardan başka kılıç, Hz. Ali’den başka yiğit yoktur” yazar. Şimdi fanatik Sunni’ler kızarlar bana, doğru ya, Bektaşilik Sunni tarikatıdır(!)

Birileri, Türkçe’den başka dil yoktur havalarında.

Neymiş, kendi dilimiz varken neden yabancı dille eğitim yapılıyormuş.

Yerden göğe kadar haklılar, ama meseleyi çarpıtıyorlar. Bir yere kadar “aa,ne güzel dedi” diye dinliyorsunuz, sonra adam konuyu başka dil öğrenmenin gereksizliğine getiriyor. Biz neden onların dilini öğrenecekmişiz, onlar bizim dilimizi öğrensinmiş.

Sivrinin biri de çıkıp “kardeş, iyi diyorsun da, Fransız mimarı, Alman mühendisi, Amerikan fizikçisi neden Türkçe öğrensin ki?” diye de sormuyor.

Ha, adam ol, boş lafla uğraşacağına bilim yap, otur kitap yaz, ortaya eserler koy, merak etme, onlar senden istifade etmek için dilini senden de iyi öğrenirler.

Florida eyaletinin yarısından fazlası, ama yarısı bile Hispanik olmadığı halde, İspanyolcayı bilir. Neden, hispaniklerden ilim irfan mı kapıyorlar? Değil elbette; az önce kendi dediğimin anti tezi biryerde, iletişim kurmak için. Yani diyorum ki, ilim irfanla işin olmasa bile, başka dil öğrenirsen gözün çıkmaz. Daha fazla insanla diyalog kurar, dünyayı filan tanırsın. Sen 5 dil biliyorsan, karşındaki adam senin dilini bilmiyorsa, bu da senin zenginliğin, onun fukaralığı olur. Üstüne, bir de beynin daha fazla çalışır, daha geç bunarsın.

Merak etme, başka dil öğrenirsen, Türkçeyi unutmazsın. Çetin Altan, İlber Ortaylı, Engin Ardıç filan unutmuş mu? (bunlar 4-5 dil bilen adamlar)

Bana Türkçe yeter dersen, en basitinden, bir bilgisayar problemini çözmek için tırım tırım Türkçe site, forum ararsın; “kardeş bana bir anlatsana gözünü seveyim” diye mesaj atar durursun. Daha nitelikli konularda merağın varsa, işin daha da zor. Amatör roketçilik, kemankeşlik gibi konularda Türkçe forum bulursanız, bana da haber verin.

 

Başka insanların değerlerini, dillerini, dinlerini, kültürlerini öğrenmek sizi “kendi benliğinizden” uzaklaştırmaz. Biz o kadar karaktersiz insanlar mıyız da, örneğin İngilizce öğrenince hemen ne olduğumuzu şaşırıp İngiliz sömürgesi vatandaşı havasına gireceğiz? Neden korkuyorsunuz misyonerlerden, adam İncil’i okumakla Hıristiyan olacaksa, demekki zaten Müslüman değilmiş. Aptalların beyinleri yıkanır, bırakın aptalların beynini yıkasınlar yıkıyorlarsa, bize asalak olacaklarına, onlara asalak olsunlar!

 

Hiç düşündün mü ey Türk genci, belki de birileri “vatan,millet,Sakarya” edebiyatı yaparken, “aman bu herif bir bok öğrenmesin” kaygısı içindedir?

Türkçe öğrenmeyin, sakın ha!

Son yıllardaki “Türkçe bilincinden” sık sık sözediyorum.

Birileri, dedelerimizin, hadi onları da geçelim, yere göğe koyamadıkları Atatürk’ün kullandığı Türkçe yerine, Çağatay lehçesini, ya da adını koymadan Azerice’yi öneriyorlar. Internet’e ilk girdiğim zamanlarda, “ya aslında millet bayağı okuyormuş” diyordum; üstelik o zamanlar Internet müdavimleri daha yüksek sosyokültürel sınıflardan çıkıyordu. Bunun nedeni şu; bir fikir ortaya atıyorsunuz, ya da eleştiride bulunuyorsunuz, hemen birileri “şunu okudun mu, bunu okudun mu?” diye soruyor. En sonunda birgün, “okumadım, sen okudun mu?” diye sordum birine; “hayır, okumadım” dedi. İyi de, madem okumadın bana neden akıl veriyorsun!

“Nutuk” u bile okumamış adamların Atatürkçü kesilmesi Türkiye’nin çapraşık manzaralarından biridir. Okuyun bakalım orjinalini, kaç kelimesini anlayacaksınız. Türk insanı, dilini bilmiyor. 40 sene önce basılmış kitabı bile okurken, “o ne demek, bu ne demek?” diye soruyorsan, dili unutmuşun, ya da hiç öğrenmemişsin. Çok da geriye gitmeyin, Türkiye Cumhuriyeti mahkemesinin Türkçe kararını okuyun, bakalım hepsini anladım diyen kaç babayiğit çıkacak. Türkçe’yi dedeleriniz de bilmiyor, Atatürk’de bilmiyormuş, hatta 21.yüzyılda T.C mahkemeleri bile bilmiyor. Birkaç sivrizeka biliyor. TDK’yi Atatürk kurdu. Çağatay lehçesini, ya da Azerice gibi basitleştirilmiş bir Türkçe önerseydi, merak etmeyin, kendi bunu da çatır çatır konuşurdu.(Burun kıvırdığınız “gavur” dillerini de bilirdi, yoksa I.Dünya Savaşı’nda, Alman komutanlarla tarzanca mı konuşuyor sanıyordunuz?)

Hadi Nutuk’u bile okumamışlar, “ya bu adam dil hakkında ne demiş acaba?” diye merak bile etmemişler. Ya bilmiyorlar, ya kötü niyetliler.

Arapça ve Farsça kelimeleri atalım mı dilden? Tamam atalım. Önce yerine tam denk kelimeler bulun, halk arasında bunları benimsettirin, atalım. Dil bu, öyle padişah fermanı gibi tepeden inmez. Amma güzel olur değil mi! 50 sene önce yazılmış bir metni bile okuyunca bir bok anlamayız.

Zaten 300 kelimeyle konuşuyor en kralımız, onu da 50′ye indirelim. Ne gerek var o kadar kelimeye, yazıktır genç dimağlara. Sonra, Paris Hilton’un ikinci köpeğinin adını bile hatırlamıyor gençler, kafalarına doldurulan birsürü kelime yüzünden.

Frenk kökenli kelimeleri de atalım gitsin, neymiş öyle Internet filan! Ne güzel örütbağ varken, değil mi? Ah be, gavura Internet’i biz götürdük ama, emperyalizmin gözü çıksın, birtürlü öğretemedik örütbağ demeyi. Olsun; teknoloji, ilim, irfan desen hepsi bizde; kapatırız Internet’i dünyaya, kendi örütbağımızda takılırız.

Bu inat, bu israr niye anlamıyorum. Dilin zenginliği medeniyet göstergesidir. Yoksa, indirirsin 3-5 sese, “haa” dersin, “aaa” dersin, mağaradaki atalarınla benzer şekilde ilkel duygularını güzelce ifade edersin! Öyle forumlarda atıp tutmakla olmaz. Daha “öz Türkçe” dediği kelimeleri doğru yazamayan adamlar, dil uleması kesilmiş. Yaz 10 sayfa bilimsel bir makale, okuyalım, düşünelim, adam gibi tartışalım.

Üç cümlenin ikisinde “dış mihrak”, “vatan,millet,Sakarya”, “bölücüler” diye sayıklamakla dil değişmez. Madem, Atatürk’ü referans aldın, dil hakkındaki görüşlerini aynen aktar. Ama kendi ağzından çıkan kelimelerle, “rahmetli böyle isterdi” palavrasıyla değil.

Komplo teorisi mi istiyorsunuz? Alın size komplo teorisi: birileri, dili millileştirelim palavrası ile, bizi tarihimizden koparmak, belleksiz bir toplum yaratmak istiyor. Nasıl, oldu mu şimdi?

İlber Ortaylı’dan korkulur!

İlber Ortaylı, hakkında bir yargıya varamadığım az sayıda adamdan birisi…

Bir bakıma “devlet tarihçisi” oldu şu sıralar. Medya, son 1-2 yılda, 30 senedir kitap yazan bu adamı “yeni keşfetti”, suratını kıytırık pazar eklerinde bile görür olduk. Belki biraz da Uğur Dündar operasyonu ile, şimdi Topkapı Sarayı kendisinden sorulur. İslami kesimin yıldız yayınevi Timaş’da Ortaylı külliyatını basar durur; hocamın profilden fiyakalı, düşünceli bir pozu. Kabul edelim; cepheden orta asyalı gibi duruyor ama profilden güzel resim veriyor; çok daha Avrupai bir havası var. Çağdaş Türkiye’nin modern yüzü, hem Avrupalı, hem Doğulu; hem müslüman, hem laik, hem hafif ukala, hem biraz daha hafif alçakgönüllü, sanki birazda Türk-İslam sentezi var gibi geldi bana, yanılıyor olabilirim; onu Ali Saydam üstada sormak gerek. Birleştirici unsurların tekmili birden…

İlber Ortaylı, bazen tuhaf laflar ediyor. Türkiye’nin AB’ye girmemesini savunurken -ki zaten almayacaklar, alsalar da girmeyelim!- “E canım, ne faydası olacak ki? Alman üniversitelerinin bile hali içler acısı” diyor.

Bugün Türkiye’de birkaç yüksek liseden hallice üniversite varsa, bu Atatürk’ün Almanya’nın boka sardığını anlayıp iltica edecek yer arayan Alman Musevilerini davet etmesiyle olmuştur. (Ha, bu arada, Cüneyt Arkın, Dünyayı Kurtaran Adam’da “13.kabile atalarımızın kabilesi, peki burası dünyanın neresi?” diye sorar. Görünüşe bakılırsa orası Konya’dır; gerçi filmin bir kısmı Kapadokya civarında çekilmiştir. Ama 13.kabile, Hazar Türkleridir ve Hazar Türkleri de musevidir. İnönü’nün pek sempatik bulduğu Almanlar, aslında o esnada bizim atalarımızı sabun yapmakla meşguldürler, ama biz tarih neyin bilmedüğümüz için, afferin alamanlara, müslüman kardeşlerimizi kurtarcaklardı bu yahudi mezaliminden diye alkış tutarız şimdi-şimdilerden bahsediyorum tabi, zira 2.dünya savaşında daha İsrail devleti yok)

Avrupa, ekonomik olarak güçsüz ama, Alman, Fransız, İngiliz üniversiteleri kapı gibi yerindeler! İlber hoca bilmezmi, haşa, elbet bilir de, bizde kimsenin bilmediğini sanıyor herhalde.

İlber Ortaylı, Osmanlı’dan gelen sağlam bürokrasi geleneğinin Türkiye’de hala gelenek olarak devam ettiğini buyuruyor. Herkes de aptal değil be hocam! Osmanlı’yı övüp belki Timaş’ı filan hoş tutarsın ama, biz yemiyoruz bunları! O sağlam bürokrasi vardı da, ondan mı gümrük birliğinde kazık yedik, Kuveyt mevzusunda şapa oturduk, Kıbrıs olayında başımıza iş aldık? İç meseleleri saymıyorum, onlardan dış mihrak ve Neptünlüler sorumlu.

Hoca, Müslümanız diye bizi Avrupa birliğine almazlar diyor, arada nufüsumuz çok, herifler de bizi besleyecek kadar enayi değiller de diyor ama, onları daha bir üstü kapalı söylüyor. Bu din meselesine takıldım şimdi. Hıristiyanlar, çok mu iyi anlaşıyorlar aralarında? Katolik İtalyanlar ile Protestan Almanların, din adamlarını feshettikleri belli olmasın diye uydurdukları kiliseleri ile İngilizlerin hangisi Hıristiyan AB’yi temsil ediyor? Çıkıp şöyle bir turlayın Avrupa’yı, İtalya’nın köyleri filan hariç, bakalım çok dinibütün Hıristiyanlar bulabilecek misiniz. (Çok lazımsa ABD’ye gidin, istemediğiniz kadar var orada) Müslümanlık desen, Türkiye’de müslüman, İran’da, Talibanda. Biz bu dangalaklığımızla farkı görüyoruz da, elin kurnazı görmüyor mu?

İlber hoca, aslında neden Avrupa Birliği’ne giremeyeceğimizi söylemiyor. Çok yaklaşınca, değmeden, kenarından şöyle bir dolanıyor.

Aşırı yüksek bir nufüs var, ama eğitim kalitesi sıfır. Serbest dolaşıma girsek, Avrupa’nın tutucu kitlesi olan orta ve alt tabakayı işinden edeceğiz, hükümetler düşecek.

AB Meclisine girsek, Almanya kadar, Fransa kadar oy hakkımız olacak.

ABD’nin gazına gelip tarımın içine sıçtık, dimi hocam? Polonya dururken bizi neden alsınlar?

Türkiye’yi AB’ye alsan, metazori almak zorunda kaldığın Rusya’yı kontrol etme şansın sıfıra inecek. Öyle ya, Rusya salak değilki, içine işsiz kalmış Kontrgerilla’yı salıp kontrol ediveresin.

Ha, bir de Türkiye’nin “özel durumları” var…

Önce, “bizde OHAL var” diyeceksin. “Ne hal?” diyecekler.

“300 küsur numaralı yasamız olmazsa olmazdır” diyeceksin, değiştir öyle gel kardeş diyecekler.

Bizde YÖK var, RTÜK MTÜK var diyeceksin.

Fransa’yı örnek gösterip, biz de hafiften Jakobeniz diyeceksin. Yemeyecekler tabi.

Velhasıl, AB’ye giremeyeceğiz. Zaten, “girelim,girelim” diye tutturanlarında “ulan ya yanlışlıkla alırlarsa” diye ödleri kopuyor.

ABD tarihini öğrenmek lazım

Nasıl Osmanlı’yı bilmeden Balkanlar’ı, Arap yarımadasını tanıyamazsak, ABD tarihini bilmeden de bu yüzyılı anlayamayız.

ABD’nin Osmanlı ile çok büyük benzerlikleri, bir o kadar da önemli farkları var. Birincisi, ABD’yi devlet olarak değil, bir imparatorluk olarak görmek lazım. İmparatorluk oldukları içinde, milliyet kavramları yok. Bu, özellikle yavru Bush’un iktidara gelmesiyle değişti ve WASP dediğimiz (Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan) kitleyi, ülkenin sahibi gibi göstermeye başladı. Aslında, medeniyetler çatışması denen şey, bana çok anlamsız geliyor ve bu global bir hareket değil: ABD’nin içinde başlayan, İngiltere ile en azından “psikolojik” bütünleşmeye uzanan bir düşüncenin devamı. Avrupa’nın en azından bir kısmının, suni anti-terorizm kampanyasına katılmış olması samimi bir hareket değil; ABD ile çıkarların korunmasına alınmış, siyasi ve ekonomik kararlar bunlar. Nitekim, bu ittifakın arkasında İngiltere’den başka da duran olmadı. ABD-İngiltere iki tarafında yararınadır; ABD, baştan beri AB’yi sabote eden İngiltere’yi elinde tutmak istiyor, İngiltere ise gitgide çöken ekonomisini ABD sayesinde canlı tutmak. İki tarafında önemli derecede başarılı olduklarını belirtmek gerek.

ABD’nin neden durup dururken, sahte bir ulus devlet kimliği yaratmak istediği açık: ABD, artık bir imparatorluk gücüne sahip değil. İşsizlik, dış borç artarken bir taraftan Çin, Hindistan ve kısmen AB’nin ekonomik baskısı var. ABD, küçülüyor. Küçülürken de, daima ülkenin gizli sahipleri olmuş WASP sınıfını daha da öne çıkarmak istiyor. Hem cumhuriyetçilerin, hem de demokratların ortak çıkarı, başlarına iyiden iyiye bela olmadan önce, ABD içindeki “yabancı unsurların” assimile edilmesi. Buna, müslümanlar ile başladılar. Müslümanların seçilmiş olması akıllıca; çünkü ABD halkı pek de kültürlü olmadığından, bir kalemde daha fazla “renkli” insana düşmanlık duyabilecek. Sözgelimi, müslüman olmayan Hintliler, Zerdüşt ya da Bahai İranlılar, hatta hristiyan Araplar da bu furya içinde okka altına gidecekler. Aynı zamanda, Avrupalıya benzeyen Türkleri de eleyebilecekler. Sonra sıra muhtemelen Latinlere gelecek. Zenciler için ne bahane bulacaklar, onu göreceğiz.

Dünyada hiçbir savaş din nedenli çıkmamıştır. Onun için “yeni haçlı seferi” tabirini çok yanlış buluyorum. Haçlı seferlerinin nedeni, baldırı çıplak Avrupalıların doğudaki zenginlikleri elde etme arzusudur. Merak etmeyin, zamanında Selahattin Eyyübi iyi bir fiyat verse, “biz Kudüs’ü isterük!” hayallerine hiç kapılmazlardı. Bu arada, Avrupa kendi içinde güzel de bir temizlik yapıp, nufüsunu azaltmıştır haçlı seferleri sayesinde! Arapların ya da Türklerin Avrupa’ya çıkamayacağını öngörmüşlerdi; nitekim haklı da çıktılar. Araplar altın dönemlerinde en fazla oldukça yakın olan İspanya’nın güneyine kadar gidebildiler; bizim Viyana kuşatması ise tam bir fiyaskodur. Osmanlı’nın altın devri deseler de -ki aslında en iyi devir, muhtemeldir ki Yavuz Sultan Selim dönemidir- Kanuni’nin hataları çoktur. İnatçı ve takıntılı bir padişahtı, lojistik açıdan Viyana’yı kuşatmaya kalkmak çok az askerin yapacağı türden bir hatadır. Almanya’nın kışın Moskovaya yürümesinden bile daha büyük bir hata bu.

Sıkıldım; bir dahakinde founding fathers konusundan devam edeceğim; yani ABD’nin kurucuları…Bu konuda ABD’de bir uyanış var ve dünya dengeleri tekrar tersine çevrilebilir; o yüzden çok önemli bir konu bu.

Kazan kaldırmak nereden gelir?

tavuk_suyu_corba.jpg

Habire kullanıp anlamını bilmediğimiz laflardan biri bu…

 

Gençlerin “bile” önemli bir kısmı, kazan kaldırmanın isyan etmek anlamına geldiğini biliyor; ama deyimin kökeni şu:

 

Osmanlı, fazlasıyla ritüellere düşkün bir devlet. Büyük devletlerin herşeyi biraz şaaşalı olur; bu aslında fena Bir şey de değil. Bu konudan uzun uzun bahsetmek isterim, dünyadan da örnekler vererek; ama şu an sadece Sid Meier lafını ortaya atıp konuya döneceğim…

 

Padişah, 3 ayda bir yeniçerilerin maaşını öder. Bu törende, yeniçerilerin önemli bir kısmı saray bahçesinde toplanır. 1 numaralı yeniçeri olan padişah (ki bu da enteresan bir konudur; padişahlar Bektaşi miydi?), yeniçeriye koca koca kazanlarla çorba ikram eder. Çorbayı içen yeniçeriler, minnetlerini bildirmek adına gulgule çekerler (hep bir ağızdan bağırırlar, yağcılık filan…)

 

Gelgelelim; yeniçeri vaziyetten memnun değilse, çorba kazanı geldiği gibi kaldırılır, götürülür. İşte kazan kaldırmak buradan geliyor. O zaman protesto böyleymiş; TRT binasının önüne tank parkedecek değillerdi ya!

6, toplam 7 sayfa«1234567»