* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Türk blogcusu hangi ülkede yaşıyor?

Wordpress.com’un kapatılması haberini heryerde görüyorum; henüz öğürme aşamasındayım, yakında kusmaya başlayacağım.

Herkes “bu devirde böyle rezillik olurmu?” filan gibi cümleler kuruyor (bende yaptım; ama eski yazılarımı filan okursanız, aylarca önceden bunların olacağını yazmıştım) ama, açıkçası Türkiye’deki Internet Yasası hazırlanırken, ya da hazırlanıp paldır küldür kabul edildikten sonra yazılan bir tepki yazısına denk gelmedim. Herkes herşeyi duyduktan sonra oturup yazmak pek de marifet olmuyor; ha Google’ı benim bloga kanalize edeyim diye yazıyorsanız ayrı, ben de sırf o yüzden yazdım zaten!

Habire patatesli börek nasıl yapılır, McLaren F1, Koenigsegg’e basarmı, Ubuntu Windows’un arkasına dolanıp iki puan alırmı diye yazdıktan sonra, oturup “tüh Wordpress’i de kapattı Adnan Oktar tayfası, bu dincilerden herşey beklenir zaten” diye yazdığınızda sizi pek de kaale alan olmuyor. Ben de otomobillerle ilgili sürüyle girdi yazdım; gerçekten sevdiğim bir konu, üstelik bir dönem bu işlerden ekmek yemişliğim de var. “Orjinallik” konusundan dem vurup, dünya bilgisayar gündemini yabancı sitelerden tercüme ederek yazma konularına filan girmeyeceğim. Bu da bir ihtiyaç sonuçta, patatesli börekte, bu tip blogları filan kınadığım sanılmasın (eminim kınamışsın işte diye yorum yapanlar da çıkar!) ama, ben Türkiye’de yaşayan bir insanın blogunu okuduğumda, ülkemle ilgili birşeyler görmek istiyorum. Az da olsa. Türkiye olması önemli değil; ABD’de yaşayan,Almanya’da yaşayan bir Türk de olabilirsiniz; o zaman yaşadığınız ülkeden bahsedersiniz.

Mesela bir bloga giriyorum, daha o zamanlar bırakın Türkiye’ye gelmesini, dünyada bile piyasaya çıkmamış iPhone hakkında 25 tane yazı. Yapmayın bu kadar; Google’da ancak 100.sırada çıkacaksınız şanslıysanız, sitenize gelen ziyaretçi de heryere tıklasa elinize geçecek para 2-3 dolar. Bunun için hamallık yapıp, belki de hiç satın alamayacağınız, 3 ayda demode olan bir tüketim aracının gönüllü reklamını yapmaya değer mi?

Böyle yaparak, öncelikle blogunuzun güvenilirlik ve okunma değerini düşürüyorsunuz; iPhone ile ilgili detaylı bilgi almak isteyen birisi Wired.com’a, Apple’ın kendi sitesine girer. Kimse, çıplak gözünüzle bile görmediğiniz bir ürün hakkında yazdığınız yazıya itibar edip blogunuzu sık sık takip edecek filan değil.

“O zaman sen niye Koenigsegg hakkında yazdın?” diyebilirsiniz tabi; Koenigsegg, süper spor araçlar arasında çok küçük bir firmanın, bir ürünle aradan sıyrılıp, gerek teknolojik üstünlük, gerekse cesaret ile büyük rakipleri dize getirmesini ifade ediyor benim için. Son derece pragmatik bir anlayışla, ama doğrulardan en ufak taviz vermeden üretilmiş, bir endüstrinin köşe taşlarından biri olarak sayılacak, benzersiz bir ürün. İphone için bunu söyleyemezsiniz; mühendislik işi bile değil. Günümüzde GSM telefon teknolojisinin tamamı tek yonga üzerinde toplanmışken, OpenMoko gibi platformlar satın alıp kendi cep telefonunuzu yapabiliyorken, iPhone’un bir başarı filan olduğunu ifade etmek gülünç olur.

Öncelikle kendinize insanların blogları neden takip ettiklerini bir sorun: kendi adıma konuşayım; bloglar kişisel tecrübeleri aktarıyor, en azından dünyada böyle. Adam Madrid’de yaşıyorsa, örneğin sadece orada olan yerel bir yemekten bahsediyor, o yemeği yiyebileceğiniz en iyi lokantanın yerini tarif ediyor. Bu değerli bir bilgi; özellikle büyük şehirde yaşayanlar, küçük bir şehire gittiklerinde, oranın yerlilerine yemek yiyebilecekleri iyi lokantaları sorarlar. Örneğin Madrid’e gidersem, o blog yazarının tarif ettiği yere giderim; çünkü hiçbir şehir rehberine güvenmem; bana tavsiye ettiği lokantadan reklam komisyonu filan aldığını düşünürüm. Aynı şeyi, seyahat siteleri için de düşünürüm,ama bir blog yazarına güvenirim; çünkü midem bozulursa küfür etmek için ulaşabileceğim kadar yakındır bana!

Örneğin, Trabzon’la ilgili detaylı blog yazan biri olsaydı, buraya gelmeden önce okurdum. Çünkü burada neyin, nereden, kaça alınacağını; nerede en iyi döneri yiyebileceğimi, bölgeye has beşiklerin hala satılıp satılmadığını öğrenmek için sayısız insanla konuşmak zorunda kaldım; üstelik tariflerin çoğu hiç de iç açıcı değildi.

Bir de ülkeyle ilgili genel sorunlar, bölgesel sorunlar meselesi var tabii. Bugün ya ordunun habire siyasete müdahale etmesinden, ya da laiklik sorunundan filan bahsediyoruz. Türkiye’nin sorunlarından gerçek anlamda bahseden, bunu yaparken tarihsel, sosyolojik, jeopolitik verileri kullanan, ona buna küfür edip hamaset yapmadan yazabilen bir blogcuya rastlamadım. Bu kadar şikayet, küfür,karalama, hakaret var ama ortada titizlikle savunulan fikirler (doğru ya da yanlış olması o kadar önemli değil; sonuçta bloglar kişisel görüşlerin etkisindedir ve bence öyle de kalmalıdır) göremiyorum. Birkaç bloga rastlamadım diyemem; ama sayıları çok az, tanınmıyorlar ve blogdan çok gazete havasındalar. Kaliteli blog yazarlarının da yorumları kapatma ya da cevap vermeme gibi bir tuhaflıkları var; bu da sanırım gazetecilik klişelerini Internet ortamına taşımalarından kaynaklanıyor.

Ordunun halkı ve siyasetçiyi pek ciddiye almadığı gibi yaygın bir görüş var ve buna yanlış diyemeyiz; zira kendileri de sık sık “gereken hassasiyetin gösterilmediğini görüyoruz” gibi sözler sarfediyorlar. Özünde bu yaklaşım doğru olmasa da, son derece haklı oldukları bir nokta var: Türk halkı ve onun doğal uzantısı olan Türk blogcuları, toplumsal, ekonomik, siyasi, jeopolitik ve hatta askeri konularla son derece ilgisizler! Bu tip girdiler, ancak genelkurmay konuşup manşet olduğunda bloglara giriyor; ama bu Türkiye’nin sorunlarına samimi bir ilgiyi göstermiyor. Tamamen magazinel; zira K. Irak meselesi ile Sibel Can’In selülitlerine verilen tepki, konunun ele alınış tarzı, aslında çok da farklı değil: konu 1-2 gün boğulana kadar, çoğu zaman düzeysizleşilerek tartışılıyor (ki bu tartışma değil, kayıkçı kavgası!) ve sonra unutulup gidiyor.

Zaman zaman bu akımı başlatmak adına yazılar yazıyorum ama gelen yorumların sayısı inanılmaz derecede az. İnsanlar maalesef Pozitif Linux’la, Bugatti Veyron’la, ülkelerinle olduğundan çok ama çok daha fazla ilgililer. Hal böyle olunca, “biz çok milliyetçiyiz”,”asker milletiz”,”ülkemizi severiz” filan gibi lafları da ciddiye almıyorum. Tutup birisi “biz asker milletiz” diyor mesela, ama merak edip bizim ordunun savaş kabiliyeti nedir, silahlarımız ne durumdadır, ulusal silah sanayimiz ne kadar gelişmiştir, Suriye-Türkiye sınırı nasıl bir yerdir, sınır ihlalleri nasıl olabiliyor gibi şeyleri merak edip araştırmıyor, bu konular hakkında en ufak bir bilgisi, merakı yok. Hatta, tabancanın, tüfeğin, tankın nasıl çalıştığını bilmiyor. Tarihsel düşmanlarını, bu düşmanlıkların nasıl oluştuğunu bilmiyor ama kalkıp “Türkün Türk’ten dostu yoktur” diye rahatlıkla atıp tutabiliyor. Oysa kendini “asker hisseden” bir insanın bunları bilmesi gerek, ben kendimi öyle hissetmediğim halde, kendimi bunları öğrenmek mecburiyetinde hissediyorum, çünkü pekala yarın bir ya da birkaç ülkeyle savaşa girme ihtimalimiz de vardır; o zaman asker olacağıma göre, bunları bilmek bana (ve ülkeme) yarar sağlayacaktır. Herşeyi bir yana bırakın, insan ülkesini tanımak zorunda, üstelik zevkli bir faaliyet bu. Hayat bilgisayar başında oturup porno sitelerde gezmek, tanımadığınız kişilerle MSN’de chat yapmak, ya da Windows’un üstüne bir de Pardus kurmayı öğrenmek kadar sığ ve aptal Bir şey olmamalı.

Gençlere soruyorlar, matah bir bokmuş gibi “ben onlarla ilgilenmiyorum” diyor. Bahsedilen şey siyaset; nasıl yönetileceğin, ne kalitede bir okulda okuyabileceğin, hangi kafa yapısında biriyle beraber olabileceğin, başka ülkelere gidip gidemeyeceğin, kaç para kazanabileceğin, hatta bir işin mi olacak yoksa sokakta dilenecek misin, tamamen bunla ilgili bir konu. Ağzını yayarak konuşan kafasız genç, övünerek “ben bunlarla ilgilenmiyorum” diyor.

Internet’e giren, kendi kendine site ya da blog açabilen insanlar bu ülkenin kaymak tabakası. Yani ayıp artık, en azından blog camiası olarak kendimize biraz çekidüzen vermemiz gerekiyor.

En basitinden şöyle düşünün: Blogun adı Ali’nin blog’u değil de, John’un blogu olsa, ikinizi de tanıyan biri, sizin Ali olduğunuzu anlayabilir mi? Blogunuzda kişisellik var mı?

Michigan’da yaşayan John, Ali’nin blogunu komple İngilizceye çevirip, başına da John’un blogu yazsa, birisi o blogun aslında ABD’de yaşayan birine ait olmadığını anlayabilir mi?

Notamatik’e cevap/2: Türkiye’de gerçek bir laiklik-şeriat sorunu var mı?

Din, bireylerin hayatında çok belirleyici olabilse de, dünya ve kurumlar üzerindeki etkisi semboliktir. Maalesef, birçok tarihçinin de dinin etkisini çok iyi anlamadığını düşünüyorum. Bunun en büyük kanıtı şudur: Liselerde okutulan tarih kitaplarında bile, “Arap din kardeşlerimizin, gavur İngilizlerle bir olup bizi sırtımızdan vurduğu” söylenir. Gerçek ise bambaşka; Araplar çökmekte olan bir imparatorluktan artık bir hayır gelmeyeceğini anlayıp, petrol gibi tek varlıkları sayılabilecek bir cevheri pazarlayabilecek güçlerle işbirliği yapmışlardır. Üstelik, sen kendi milli devletini kurduktan sonra, başka bir millet olan Arapları da “din kardeşi” olarak anmak biraz tuhaf olmuyor mu? Sonra sormazlar mı, zamanında Saddam’ın elinde, Sovyetler Birliği’nin, Bulgaristan’ın elinde ezilen Türk (ve Müslüman!) kardeşlerin için sen ne yaptın diye?

Haçlı seferlerinin de dini bir nedeni olmadığı, dünya tarihinin belki de en bağnaz ve kana susamış papalarından olan II. Urban, haçlı seferlerinin neden yapılması gerektiğini halka mealen şöyle açıklamıştır:

“Kaynaklar kıt ve kısıtlıdır. Birsüre sonra, para için birbirinizi öldürmeye başlayacaksınız, neden başka düşmanlar varken komşunuzu öldüresiniz ki?”

Haçlı seferleri halktan da büyük ilgi görmüştür, çünkü aç ve sefil birsürü it kopuk, savaş ganimetleri ile zengin olacağını sanmış, sonra savaşa gaz verilerek sürülen her enayi gibi, birçoğu kılıcıdını bile çekemeden ölmüştür. Lakin şehit oldukları için, onları öbür tarafta harika bir hayat beklemektedir!

Charles Martel gibi kiliseyi himaye eden krallar, daha sonra bu kuruma ellerini verip kollarını alamamışlardır. Aslında kilisenin asıl niyeti, haçlı seferleri bahanesiyle,kendi ordusunu kurup dünyayı ele geçirmektir. Bu oyunu oynamayı öyle severler ki, bugün düdük kadar Vatikan’da bile, fırfırlı elbiseleriyle ortalıkta gezen sayısız muhafız bulunmaktadır (hani tarihsel gerçekliğe uydurma çabasından mıdır bilinmez; bunların çoğu İsviçre vatandaşıdır)

İngiltere kraliçesi olan kızı I.Elizabeth gibi son derece mahir ve gözünü budaktan esirgemeyen bir adam olan 8.Henry’de kiliseyi filan iplememiş, kendi kilisesini (Anglikan) kurarak, kendini hem bu, hem de öteki dünyanın kralı ilan etmiş, katolikleri de ülkeden kovalamıştır! Nedenini daha önce anlatmıştım; okuyan bir avuç insanı da tekrar yapıp yormayayım!

Önce şeriatçılar cephesinden bakalım: Sakalları dizine sarkan ve tükürükler saça saça “kafirleri gebertin” diyen bu nursuz pirsiz elemanlar, gerçekten de “hırsızın eli kesilsin” mi istemektedir? Elbette değil. Zira, Almanya’da bile, özlem duyduklarını iddia ettikleri hayatı, kendi kurdukları kurtarılmış bölgelerde yaşıyorlar. Bu bölgeler Türkiye’de de var. Hani özlem daha da büyürse, Afganistan, İran gibi, bu özlemlerini ziyadesiyle giderecekleri ülkeler de mevcut; ne de olsa onların istediği vatan toprağı değil, din kardeşleriyle birlikte takılmak, öyle mi?

Elbette değil! O kadar inanmış Müslüman olsalar, zaten bu dünyanın işlerini de fazla ciddiye almazlardı. Maksatları düpedüz siyasi,ekonomik ve askeri güç kazanmaktır.

AKP, ya da Fazilet gibi partiler bu tarz adamlardan destek almışlar mıdır? Elbette. Ama doğrusunu isterseniz, örneğin Suudi ailesinden para koparmak için şeriatçı filan olmanıza da gerek yok. AKP’nin şeriatçı olduğu için Araplardan büyük maddi yardım aldığını filan söylemek biraz aptalca olur;zira bildiğiniz gibi, Suudi “şeriatçı” elemanlarla, gavur ABD’liler kankadır. Demekki bu din kardeşliği hikayesi külliyen yalandır.

Laik kesime gelelim…

AKP, mini eteklere dokundu mu? Hayır. Üniversiteler medrese oldu mu? Hayır (olamazlar zaten, onlar hala lise düzeyinde!). Orduda şeriat isteyen, örneğin yüzbaşı rütbesinde bir subay beyanat filan verdi mi? Versin de görelim! Minareleri süngü filan da yapmadılar, yapamazlar, zaten umurlarında da değil ki!

Herkes kendi aleminde zaten güzel güzel yaşıyor; etrafı çarşaflarla kapatılmış kendi otelleri var, zengin olanı Burj-el Arab’ta alem yapıp “bir umre yaptık,döndük” de diyebiliyor, kimse kimseye karışmıyor.

Madem öyle, bu kadar tantana neyin nesi diye soracaksınız elbet.

Bakın mesele bu “Anadolu kaplanları” ve “yeşil sermaye” lakırdılarının altında gizli!

Türkiye’de sermaye el değiştiriyor. Aslında el değiştirmiyor; cumhuriyetten (hatta Osmanlıdan!) bu yana, devletten beslenen, kıyak ihalelerle zengin olan, ithal ikame denen düpedüz komünist ekonomi ile korunup serpilen sınıf, orta sınıftan çıkıp yükselerek, batı normlarında iş yaparak zenginleşen kesimdan korkuyor, bütün mesele burada!

Konya’dan, Mersin’den, Adana’dan çıkan girişimciler, daha 15 sene önce kurdukları şirketlerle eski ekonominin kayırılmayla zengin olan devlerine kafa tutuyor ve gümbür gümbür geliyorlar. Evet; aralarında şeriatçılar var, ama ateistler, yahudiler, ermeniler, kürtler,türkler de var yahu! Kısacası, ülkenin gerçek sahipleri bunlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları! Üstelik bunların çocukları Avrupa’nın, ABD’nin, Türkiye’nin en iyi okullarında okuyorlar ve baba mesleklerinin başına geçiyorlar, anormal bir ivmeyle büyüyorlar, Türkiye’de adını sanını duymadığınız şirketler, Mercedes’e, IBM’e, Alcatel’e iş yapıyor.

Özal’a neden bu kadar karşılardı?

Onun zamanında da şeriat tehlikesi var mıydı? Ya da, birden mi hortladı, söz gelimi İsmet İnönü zamanında, Bülent Ecevit zamanında şeriat bir tehlike değil miydi?

Özal için çaldı çırptı dediler de, neden Ecevit hükümetinin milyarlarca dolarlık deprem fonlarını ne yaptığı açıklanmadı?

Turgut Özal baş düşmanlarıydı; zira ithal ikameci ekonomi rezaletine son vererek, bu dinozor şirketlerin ödünü kopardı. Gerçek ve tam liberal bir ekonomik düzen kuramadı; çünkü fazla monetarist bir ekonomik düzen takıntısı vardı, inanılmaz bir enflasyon olduğundan, o zaman için banka kredileriyle şirket kurmak, iş büyütmek mümkün değildi; o sebeple Özal’ın bazı planları suya düşmüştür. Biraz da konjonktürel şartların kendi lehlerine olmasının şansıyla, AKP rüzgarı arkasına alıp yelkenleri doldurdu.

Kamuoyu araştırmaları, şeriat isteyen %5′lik bir kitle olduğunu olduğunu söylüyor. Peki kalan %42′yi nasıl açıklayacaksınız? Ya da, Zafer Üskül gibi akademisyenleri de mi “göbeğini kaşıyan cahil halk” olmakla itham edeceksiniz? (Kaldı ki, AKP’nin katiyen “şeriat isterük” gibi bir iddiası olmadığı gibi, bu seçimlerden önce, tabanın en büyük rahatsızlığı olarak gösterilen türban konusunda da herhangi bir girişimi olmamıştır)

Neden, herzaman olduğu gibi siyasi ve ekonomik. Bir de bunun bürokrasi tarafı var. Hadi o da başka yazının konusu olsun!

Avrupadaki büyük veba salgını bizim sorunlarımızı da çözebilir, teşekkürler Lars Von Trier!

Nihayet, geçen hafta sanırım, Lars Von Trier’in Epidemic’ini seyredebildim. Çok parlak bir konu, iyi oyunculuk, ama film bana temposuz geldi. Daha doğrusu, daha iyi çekilebilirdi. Açıkçası, bence tam Stanley Kubrick’in çekmesi gereken bir filmdi. En azından, bu veba salgını hakkında tekrar düşünüp yazmamı sağladı Lars Von Trier.

Aslında bu meşhur hıyarcıklı veba salgını, tarihte takıntılı olduğum konulardan biridir; zira büyük bir trajedi olduğu kadar, aynı zamanda Avrupa’yı biçimlendiren birkaç olaydan biri. Diğer favorilerim Magna Carta, Rönesans, ve elbette I ve II. Dünya savaşları (Roma başlı başına ayrı bir konu).

Hıyarcıklı veba salgını, kara ölüm, 1347′de patlıyor. (Umarım yanılmıyorumdur). 4 sene gibi kısa bir sürede, kıta Avrupa’sının üçte biri, (30 milyon gibi bir rakama denk geliyor) bu salgın yüzünden ölüyor. Salgının kaynağı aslında Moğollar; yani Avrupa değil. İleride bu konuyu AIDS’e karşı genetik bağışıklığı olan insanlara da bağlayacağım, çünkü ilginç ipuçları yakaladım. Heyecan verici şeylere ulaşabilirim; ancak şu an araştırma olanaklarım sınırlı.

Hastalık, Moğollar tarafından önce Karadeniz’e, oradan İstanbul’a taşınıyor; -o zaman Konstantinapolis tabi!-, oradanda gemilerle Avrupa’ya. (İstanbul, o zamanlar da, dünyanın en gelişmiş ve kalabalık şehirlerinden biri)

Gemilerden inen sıçanlar, hastalığı tüm Avrupa’ya yayıyor. Hastalığın hızlı ve çok yayılmasının nedenlerinden biri de, ilk ve büyük şehirlerin limanlar etrafında kurulmasından kaynaklanıyor.

Avrupa, hastalığın yayılması için ideal koşullara sahip; insanlar banyo ve hijyen nedir bilmedikleri için, vucutları zaten dirençsiz. Bunun temel nedeni, tarım alanı açmak için kesilen ormanlar. Ormanlar kesildiği için, insanların sıcak suyla banyo yapma şansları da yok. Özellikle de sert geçen kışta, insanlar hem soğukalgınlığından dolayı zayıf düşüyorlar, hem de banyo yapma şansları tamamen ortadan kalkıyor.

Gariptir ki, daha sonra kale kuşatmalarında mancınık gibi savaş aletleriyle kale duvarı arkasına vebalı cesetler, sıçanlar atmak son derece yaygın kullanıldığı halde, Avrupalılar yüzyıllar boyunca salgına neyin yol açtığını öğrenemiyorlar. Hıyarcıklı veba salgınının baş sorumlusu Yahudiler ve günahkarlar olarak görülüyor, insan avı başlıyor, hatta kimisi vebaya neden olarak kötü kokuları gösteriyor.

Veba salgını bittiğinde ise olanlar daha da ilginç. Herşeyden önce, nufüs birdenbire üçte birine düştüğü için, toprak sahipleri toprağı işleyecek köylü bulmakta zorluk çekiyor; bunun sonucu olarak ücretler çok büyük oranda tırmanıyor! Köylüler birdenbire büyük refaha kavuşuyor, daha iyi hijyen ve beslenme şartları sayesinde sağlıklı nesiller yetişiyor. Bu esnada, kilise sorgulanmaya başlıyor; zira bütün “dinibütün” çabalara rağmen, kilise hastalığı yoketmekte, hatta nedenini bile anlamakta çuvallıyor. Aslında, reform ve rönesansın fitilini ateşleyen olaylar zinciri, bu veba salgını ile başlamış oluyor.

Tarım üretimi azaldığı için, toprak sahibi aristokrat kesim artık eski gelirlerine sahip değil; dolayısıyla eski yaşam standardını sürdürmek amacıyla daha çok savaş istiyor, zira savaş, ganimet demek.

Bu arada, daha önce değersiz olan kadınlar, erkek işgücünün çok önemli bir kısmının kaybedilmiş olmasından dolayı, toplumsal ve ekonomik bir değer ifade etmeye başlıyor; bazı erkek işleri kadınlar tarafından yapılmaya başlanıyor; bunun neticesinde artık kadınlar da para sahibi olmaya başlıyor ve ister istemez belli bir saygınlık kazanıyorlar. Bunun mecburiyetten kaynaklanan bir durum olduğunu söylemek gerek; zira kadını ikinci sınıf insan olarak gören kilise, henüz gücünü ve inanılırlığını tamamen de kaybetmiş değil. Kadınların savaşlar ve olağanüstü durumlarda ekstra güç kazandıkları bir gerçek; bizim tarihimizin karanlıkta kalan sayfalarından biri olsa da, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmeden önce de, bu ülkede bir kadınlar partisi vardı! Feministler başlarını saçmasapan işlerden kaldırabilirlerse, bunları da araştırıp yazsınlar!

Maalesef, tarihte büyük gelişmeler genelde büyük insan ölümlerinden sonra gerçekleşir; çünkü medeniyeti ileri götürmek için gerekli yaşam standardına, en azından orta ve alt tabaka, ancak o zaman ulaşabilir. Toplumları üst tabakaların geliştirdiği düşünülse de, bu külliyen yalandır. En azından modern dünyada, birçok gelişme, hırslı ve giderek zenginleşen orta tabaka tarafından ortaya çıkarılmıştır. Üst tabaka gelişmeyi pek de istemez; zira bu durumda, diğer sınıflar biraz daha zenginleşeceğinden, kendi de göreceli olarak fakirleşecek ve siyasi güç kaybedecektir. (Son dönemdeki laiklik-şeriatçılık savaşının aslında asıl nedeni, bu güç dengelerinin değişiyor olması)

Feministler ne istiyor?

1900′lerin başında feminist hareketi anlamak mümkündü; zira o zamana dek kadınlar ikinci sınıf vatandaş olarak görülürdü; hatta İsviçre gibi militarist toplumlar hariç, kadınların oy verme hakkı bile yoktu. Aslında, militarist toplumlarda, kadın-erkek eşitliği daha üst düzeyde, bu benim bir gözlemim, bilimsel bir tespitmiş gibi almayın. Örnek olarak, Roma’ya, onu model alan Nazi Almanya’sına, animist Türk topluluklarına bakıyorum. İsviçre, bugün bile militarist bir toplumdur; her erkek, hayatının sonuna kadar askerdir ve evinde piyade tüfeği bulundurma zorunluluğu vardır. Muvazzaf askerlik 40 yaşına kadar devam eder; her yıl belli dönemlerde İsviçre vatandaşı erkekler işi gücü bırakıp askeri eğitime giderler.Kadınların silah edinme zorunluluğu olmasa da, teşvik edilir ve silah sahibi olmaları toplumda saygı görür. Hatta bildiğim kadarıyla bazı silah firmaları, kadınlara indirim uyguluyor.

Gelgelelim, 1900′lerden bu yana çok şey değişti. Kadınlar, hemen her ülkede, “birinci sınıf vatandaşlar”; erkeklerle kadınlar arasında yasal olarak ayrım yapılmıyor.

Feminizm, muallakta kalmış bazı tanımlara sahip olduğundan, kim feminist, kim değil belirlemek güç. Bizde de son yıllarda “pozitif ayrımcılık” denen saçmalık (bunu sadece feminizm için değil, her konu için söylüyorum, ayrımın pozitifi filan olmaz!) popüler oldu; feminist olduklarını iddia eden belli kesimler kadınların kayırılması gerektiğini, hatta mecliste kontenjan ayrılması gerektiğini iddia edecek kadar ileri gittiler.

Yanlış anlaşılmasın, kadınlara karşı değilim. Kadınların herşeyi yapabilmesini isterim, zaten yapıyorlarda, ama bunun bir sınırı var. Bilim, kadınların ve erkeklerin farklı yetenekleri olduğunu ortaya koyuyor; sözgelimi kadınların dil merkezi iki tane ve dil öğrenme gibi konularda erkeklerden daha başarılılar. Kadınların savaş uçağı pilotu olmasına ne kadar karşıysam, erkeklerin de örneğin mütercim tercüman olmasına o kadar karşıyım. İki cinsiyetin de farklı yetenekleri var ve birbirlerine inat, uzmanlık alanlarına tecavüz ediyorlar.

Feministlerin çoğunun ciddi bir Entelektüel birikimden yoksun olmaları aslında haklarını savunduklarını iddia ettikleri kadınları daha da zor duruma düşürüyor. Tansu Çiller’i savunan feministleri düşünün; hatta bir kısmı, “ana olduğu için” daha ılımlı ve kucaklayıcı politikalar izleyeceği saflığına kapılmıştı, oysa Çiller “en şahin” başbakan olma görevini başarıyla yürüttü! Feministlerin bir diğer iddiası, erkeklerin saldırgan oldukları için, savaşların da nedeni olmaları. Yani tüm dünya liderleri kadın olursa savaş çıkmazmış! Bu çok komik ve aptalca bir iddia; Mao’nun sağ kolu ikinci karısı, Mao’dan bile çok daha acımasızdı. Margaret Thatcher, Indıra Gandhi, Golda Meir gibi kadınların pek de barış yanlısı olmayıp savaş çıkarmaktan hoşlandıkları bilinen bir gerçek. Nitekim, Kardak krizinin basit politik çözümleri olabilecekken gerilimi tırmandırıp bunu iç politika malzemesi haline getiren Tansu Çiller’de pek savaş karşıtı bir portre çizmemişti! Son yüz yılın tarihine baktığımızda bile, diktatör karılarının çoğu zaman diktatörlerin kendilerinden bile çok daha zalim olduklarını görüyoruz.

Kadınların mecliste daha çok yer almalarının daha demokratik, özgür ve mutlu bir toplum olma yolunda bizlere faydalı olacağını da düşünmüyorum. İster inanın, ister inanmayın, kadınlar yapı olarak daha tutucular; bu evrimin onlara verdiği bir özellik. Çocuk büyütmek gibi bir göreviniz varsa, daha tutucu olmak zorundasınız. Bu evli-bekar erkekler için de geçerli. Evlenen erkekler, bekarlıklarında olduklarından çok daha tutucu oluyorlar.

Nitekim, Internet’e sansür getirip en son wordpress.com’un kapatılmasından bahsetmemize neden olan yasayı hazırlayan bir kadın…

1-2 sene önce, yetimhanelerde arka arkaya patlayan skandalların ardından, o zaman bakan olan Nimet Çubukçu’nun tepkilerini hatırlayın; üstelik aynı partiden milletvekili olan bir erkek, olaya çok daha insani yaklaşmış ve kendi partisinin bakanını eleştirmek noktasına gelmişti.

“Nüfusun yarısı kadın olduğu için meclisin de yarısı kadın olmalı” diyebilirsiniz; ama bu doğru bir yaklaşım değil. Ona bakarsanız, nüfusun %10′dan fazlası okuma yazma da bilmiyor, %10 okuma-yazma bilmeyen milletvekili kontenjanı da olsun mu?

Konu çok uzun ama şöyle bağlayalım: dünya kadın-erkek kavgası üzerine değil, çıkarlar üzerine kurulu. Bugün kadınların iş hayatında,politika da yer alması da, kadınlara verilen değer yüzünden değil, yeni ekonomik ve toplumsal düzen bunu gerektirdiğinden…

Hitler’de, kadınlara çok değer verdiğinden SS subayı olma yolunu açmadı; kadınların çocuklar üzerinde tesirli olarak daha da faşist kuşaklar yetiştireceklerini biliyordu; ayrıca belli işlerde kadınlar daha disiplinli ve özverili çalışıyorlardı (kadınların bugün iş hayatında tercih edilmelerinin de nedeni bu)

Internet’in sopasını bu sefer wordpress.com yedi

Malum; Türkiye’nin “özel” durumları, “hassasiyetleri” filan var. İçeridekilere böyle diyorlar; arada da “Türküz müslümanız diye bizi Avrupa Birliğine almıyorlar” diye gaz veriyorlar; bürokrasinin filan ödü kopuyor yanlışlıkla da olsa bizi AB’ye alacaklar diye…

Samed’den öğrendik; wordpress.com’a mahkeme emriyle kapatma gelmiş. Zahmet edip yazmamışlar neden kapattıklarını, şeriatın kestiği parmak acımaz hesabı seve seve sineye çekeceğiz.

Internet’e sansür geldi dedik, bir tarafımızı yırttık, tabiki ilgi alaka gösteren filan olmadı. Hesapta çocuk pornosunu filan engelleyeceklerdi ya, Internet’in ne olduğunu dahi bilmeyenler “kapatın ülen bu şer yuvalarını” diye, Abdülhamid yasasına “caizdir” fetvası verdi. Internet esnafı da (bunlar kendilerine sivil toplum örgütü süsü veriyor, maksat tamamen ticari aslında) “yahu yapmayın yazıktır bu devirde” türünden lafı geveledi, çünkü onların destekçileri de bir şekilde devletten ekmek yediğinden, fazla seslerini çıkaramazlar. Ne şiş yanar ne kebap; hem STÖ’liklerini şeklen yapmış olurlar, hem de “birilerinin” canını sıkmazlar.

Doğrusu, wordpress.com altında çok sayıda ona buna küfür eden,palavra iddialar ortaya atarak şahıs ve kurumları küçük duruma düşüren blog var. Lakin mahkeme nokta atışı filan yapmamış; çakmış atom bombasını, bütün bloglar kapı duvar…

Adaletle hukuğun ne kadar farklı şeyler olduğunun aleni kanıtı; hukuğa giriş dersi kitabına al, aynen koy.

Şimdi bunun üstüne onbin spekülasyon yapılır.

AKP ve Tayyip Erdoğan’a aleni küfür edilen blogların sahipleri “düşüncelerimizi açıklamamızı hazmedemediler” diye palavra sıkacaklar sağda solda. CHP ve MHP amigoları da şakşakçılık yapıp, bir küfür de onlar sallayacaklar…

Kimisi, “irticacı” bloggerlar yüzünden kapandığını söyleyecek, “biz de müslümanız” diyerek, çeşitli light Müslümanlık örnekleri verecekler, hatta bunların aralarında sosyete modasına uyup gösteriş için umreye filan giden soytarılar olacak. Rüzgar güllerini ayıklasak memlekette sorun kalmayacak zaten, o da ayrı mevzu.

Kimisi PKK, kimisi Hizbullah yüzünden diyecek.

Adnan hocacılar “yoktur ilim irfandan gayrı şeyde gözümüz” diyerek, “biz kimseye iftira atmayız” diye ekleyecekler.

Ortalık yine şenlenecek yani. 35 blogda “wordpress.com kapatıldı” girdileri okuyacağız; oradaki yazıları çalıp yapıştıran 350 paçavra blogu saymazsak. Popüler blogcu tayfası “SEO” mevzusundan dolayı bahsedecek tabi konudan, Google’ın indeksleyeceği kadar,sonra Wordpress temasına nasıl ayar verilir, paçanga böreği nasıl yapılır, sandalyeye peluş kılıf nasıl giydirilir gibi daha hayati konulara dönecekler. Zaten öyle alengirli işlere girmeye de tırsar çoğu, aman onları da kapatıverirler, ne me lazım!

Kandırmayalım kendimizi canım, demokrasi filan isteyen bir avuç adam var, onlar da kafalarına inecek sopanın kaygısı içindeler. Internet sansürüne karşı kampanya başlatmıştık, sansürün ne kadar sevildiğini görünce vazgeçtik. Çünkü herkes konuşsa PKK güçlenecek, ABD Irak’tan sonra Suriye’ye filan da girecek (zaten girer yakında merak etmeyin!), Türkiye binbir parçaya bölünecek, topraklarımız susuzluktan çatlayacak, laiklik elden gidecek.

Eh, normaldir. Senelerdir kutup yaratıp onları kavgaya tutuşturma siyaseti izlenirse, bütün komşularımızın ikiyüzlü ve yalancı olduğu daha ilkokulda kafalara kazınırsa, ulusal kanallar halkı uyutmak için birbiriyle yarışıp zihinleri Sibel Can’ın kiloları, Hülya Avşar’ın selülitleri, uyduruk dizilerdeki üç-beş hıyarın maceralarıyla meşgul ederse, bunlar daha iyi günlerimizdir.

10, toplam 24 sayfa« First...«34567891011121314151617»...Last »