* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Fütursuzca osuran inek ozonu deler – Cow Parade İstanbul

Gavurlar nedense ineği pek sevimli buluyorlar; ben inekti-sığırdı, bunları canlı olarak ilk kez köyde gördüm. Hatta, geçenlerde bir sığırın altında kalma tehlikesi geçirdiğim için, sığırları sevemiyorum (mini etekli kızlar, aman ha, siz de sığır altında kalabilirsiniz, biber gazı spreyi almadan sokağa çıkmayın!)

İnek pek o kadar sevimli bir mahluk değil. Birincisi, inanılmaz derecede pis kokuyor. Meraklı şehirli hastalığına kapılıp “amman inekten çıkan sütü doğal doğal içivereyim” salaklığını yapmayın; harbiden hasta olabilirsiniz.

İkincisi, inekler sinirlenebiliyorlar. Açıkçası ben inekleri lisedekiler gibi tırsak ve sessiz sanıyordum; hiç de öyle değiller. Yüzlerce kiloluk hayvanların sinirli hallerini görmek bir hayli korkutucu olabiliyor. Özellikle benim gibi kastraksiyon fobiniz(!) varsa.

Üstelik inekler çok osurup ozon tabakasını deliyorlarmış, yazmıştım daha önce. Tıpa takamayacağımıza göre, demek artık küçükbaş hayvan yiyip kısrak sütü içeceğiz (kımız olur kesilince, çok içerseniz “madem Türksün göster ürksün” diye naralar ata ata gezersiniz)

Bunları neden yazdım?

Yaklaşık 2 ay önce sanırım, kimsenin seyretmediği haber kanallarından birini açtım. Kokoş bir abla, başka bir kokoş abla olan kanal çalışanı ile (programı dikkatle izlememe rağmen kanal çalışanı ablanın ne iş yaptığını anlayamadım!) tatlı tatlı sohbet ediyorlar, biz yokmuşuz gibi. Abla, cow parade’i Türkiye’ye nasıl getirdiklerini anlattı. Daha boyanan inekleri görmemişim o ana dek, abla cow parade olayını kanseri iyileştiren aşı, suyla çalışan araba, ya da gerizekalılığın şifası gibi anlatıyor; çok laik, “moderen” bir görüntüsü filan da vardı, arada Ferrasini satan bilge tarzı kitaplarda bolca bulabileceğiniz cümleler filan kuruyor. Bu büyük sanat olayına Mustafa Sarıgül destek vermiş sağolsun, inekleri buralara koyabilirsiniz demiş, işi gücü olmayan zengin karıları ve zevzek çocuklar rahat rahat ineklerini boyasınlar diye atölye filan da açmış onlara. Sonra satılacakmış bu inekler; kimileri alıp “heykelimi yaptırdım” diye evine filan koyabilir.

Tez zamanda Türk Hindular filanda türerler, sağda solda Hint fakirleri, Hindu büyüsü yapan, gaipten RSS geçen zibidiler de görmeye başlarız. Bakarsınız inek kesilmesi aleyhine imza kampanyası da başlar; sokakta takır takır gazeteci ya da başka inançtan insanlar öldürülürken kılı kıpırdamayan halkımız bu ineklere acıyıp imza yağdırır, “moderenliğimiz “ tescillenmiş olur. Gerçi “moderenler” çark ettiler ama (AB’ye girersek ineklik edemeyecekler), AB’ye girmek için “inekleri kesmeye karşıyız Türk halkı ve devleti olarak” diye AB kapısı zorlanabilir.

Efendim; meğerse “cow parade” olayının bir felsefesi varmış. Neyle ilgiliymiş bu? Küresel ısınma! Güzel. Malum, popüler ve çok boku çıkarılan konu. Bilimadamları 20 senedir kıçını yırtıyordu ama sinemada görmeyince inanmadı bunlar! Şimdi çok bilinçli oldular; “ay ne olcak bu küresel ısınma sorunu ayol” diye suratlarını buruşturup, dozer kadar yakan 8 silindirli arazi araçlarıyla “küresel ısınmaya hayır!” turları atıyorlar. Neden inek? İnekler meğerse “ot yoksa süt de yok” diyormuş. Yalnız küçük bir sorun var; ot yiyince osurup ozon tabakasını deliyorlar. Zaten cow parade, özellikle zeka ve bilinç düzeyinin yüksek olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde şiddetle protesto edilmekte.

İneklerin üzerine reklam da veriyor sponsorlar; böylece şehrin göbeğinde reklam da yapıyorsunuz! Elbette amaç katiyen reklam filan yapmak değil; böyle ulvi bir amaç için ineklerin üretim giderlerini karşılamak. Bu sponsorların arasında, ozon tabakasının delinmesine ve sera gazlarının artmasına büyük katkılar yapan şirketler de mevcut.

Yılın yüzsüzlük ödülünü cow parade’e veriyorum. Önemli sorunların içini boşaltıp magazine dönüştürdükleri, üstüne üstlük bir de bunun üstünden para kazanma hesapları yaptıkları için.

Köy izlenimleri

Birçok köy ve kasabaya gittim ve Güneydoğu-İç Anadolu’nun önemli bir kısmı hariç, Türkiye’nin önemli bir kısmını gezdim. Bu geziler sırasında,mümkün mertebe gittiğim yerleri,insanlarını tanımaya gayret ederim. Yani “rakı-şiş kebap” tuzağına kolay kolay düşmem.

Köyler ve kasabalar artık yavaş yavaş değişiyor. Örneğin bırakın köyü kasabayı, eskiden küçük bir şehre gittiğinizde bile “İstanbuldan gelmek” büyük bir olaydı. 1991 senesinde Edirne’ye gittiğimde, o zaman “resmi” olarak ithal edilmeyen bir 501 vardı üzerimde. Kuzenimin arkadaşları, 501 ile ilgili birsürü şehir efsanesi sıralamıştı, “bu yanmıyormuş doğru mu?” diyenler olmuştu. Hava atmak yerine doğrusu biraz üzülmüştüm, çünkü en azından Edirne’de tanıdığım insanların önemli bir kısmı, İstanbul’daki akranlarından daha zeki, daha olgun, daha bir yontulmuştu. Aynı duyguyu Türkiye’ye gelen Ruslara karşı da beslemişimdir. Kapitalizmin, zenginlik farklarının çok çirkin bir yüzü bu.

Bunun dışında, İstanbul’dan gelenlerin daha bir bilge olduğuna filan inanılırdı. İnsanlar, saçmasapan konularda bile merakla düşüncelerinizi sorardı. Birçoğu, sanki İstanbul’da yaşayanlar çok daha ileri bir medeniyetten geliyormuş gibi, sizi otomatik olarak zeki,üstün, hatta yakışıklı filan zannederdi.

Bu zamanla değişti.

Köyde de değişen bazı şeyler var. Örneğin, birçok 10 yaşın altındaki çocuk, son derece düzgün bir Türkçeyle konuşuyorlar. Bunu görmek beni çok sevindirdi. Düzgün Türkçe’den kastım sadece şive filan değil; kelime zenginliği, düzgün cümleler, boş laf azlığı. Maalesef, orta yaş üzerinde hiçbir yontulma ifadesi yok. Yaşlılar bile değişimi yavaş yavaş kabulleniyorlar; en yobaz kesim genelde 25-45 yaş arası diyebilirim.

Dedikodu inanılmaz safhada; bunu biraz anlayabiliyorum. İnsanlar senede 1 ay çalışıyorlar, erkekler ya camide, ya kahvedeler. Kadınlarsa genelde tarlada ve komşu ziyaretleriyle sosyalleşme çabasında.Eğitim ve kültür düzeyi düşük olunca, konuşma arzusu “dedikodu” şeklinde tezahür ediyor,bu da anlaşılması zor bir olgu filan değil.

Türkiye’de hemen hemen her insanda olan “gösteriş”, köylerde de devam ediyor. Örneğin, gösterişli düğünler yapabilmek için evlerini satanlar var. Araba almak da eski bir moda; ucuz Alman arabaları (Volkswagen özellikle) bir hayli popüler. Tarlasını filan satıp araba alanlar, sonraki sene de benzinini koyacak parayı bulamayanlar var.

Silah manyaklığı biraz durulmuş gibi; kurusıkılar artık gerçek tabancalardan daha popüler. Fiyatı ucuz, bulması kolay, mermisi ucuz,MKE ile uğraşma derdi yok. Zaten en azından Karadeniz’de, önemli olan silahın sesi. Amaçsız şebekler gibi havaya ateş etmeleri de bu yüzden zaten.

Hala İstanbul’luları anormal zengin zannediyorlar. Köyde masraflar inanılmaz derecede az şehirlere göre. Su ve elektrik bile çok ucuz. Et fazla ucuz olmasa da, özellikle sebze meyve fiyatları İstanbul’dan 3-5 kat ucuz. Üstelik çok daha lezzetli. Onun dışında, zaten toprağınız varsa, ister istemez kendinizi sebze-meyve dikerken buluyorsunuz. Bu benim gibi şehirlilerde arsızlık halini alıyor.Sözgelimi, kimse kabak yemediği halde, bahçede sayısız kabak var. Köyde yaşayan biri, cüzdanınızdaki parayı filan görünce, şehir şartlarıyla kendi yaşamını kıyaslayıp çok zengin olduğunuzu zannediyor. Oysa onun yıllık mutfak masrafı, benim 3 aylık benzin masrafımdan daha az. Bunların hesabını yapamadıkları için, büyük şehirlerde yaşamak cazip geliyor onlara.

Köyde mahremiyet diye Bir şey yok. İnsanlar kapınızı açıp direk yatak odanıza filan girebiliyorlar. Kapının kilitli olması tuhaf karşılanıyor.

Genelde 40 yaşın üzerindeki herkes kahveleri dolduruyor. Sohbet konuları fiks: Trabzonspor,fındık fiyatı, alt düzeyde siyaset.

Karadeniz’de çok tuhaf köyler de var. Aslında, bu Karadeniz’e has bir durum değil. Fakir (ama iyi beslenen) köylerden pırlanta gibi adamlar çıkabiliyor. Fakirliğin ölçüsü genelde toprakla alakalı. Benim bulunduğum köyün epey üstünde bir köy var, bir dönem köyün gençlerinin hepsi üniversite mezunuymuş; bu oran hiçbir zaman %80′in altına düşmemiş.

Teknoloji ishali olmak

Internette nereye girsem bir ucu teknolojiydi, yeni cep telefonuydu, son çıkan kameraydı sitelerine,bloglarına çıkıyor. Eskiden birkaç site vardı, adamlar ciddi iş yapıyordu. Haftada bir 2-3 saat takıldınız mı, herşeyi öğrenip çıkıyordunuz.

Şimdi öyle değil. Teknolojide, bilimde devrim filan mı oldu? Hayır. Zart kamerası eski modelinde 3.2 megapiksel kullanırken, yeni modelinde hoptirik lens ile birlikte 8 mp sensör kullanıyormuş, ayrıca batarya ömrü yeni modelde %17 artmış, flaşı daha da bir kuvvetli çakıyormuş artık. Yavrunu sevindir, sadece 137 $+KDV, zurna kartına peşin fiyatına 6 taksitle, davul kartınız varsa 2 ay ekstre erteleme, sonraki ay 5 taksit, artı 20 puan bonus. Üç ay içinde ikincisini alırsan %20 indirimli + 5 puan bonusun var, 3 tane alana 6 ay içinde çıkacak modeller %18 indirimli. Ha, 2 ay sonra yenisi gelecek, onun megapixeli kaç acıba, bunun 4x optik, 20x uydurma zumu vardı, onda 30x zum olacakmış ayol Ayşe…Alsakmı kııı?

İyide ulan, biriniz de fotograf çekmeyi öğretin be!

DDR2 bitebilirmiş yakında, AMD DDR3 ile çocuğu koyacakmış, Intel DDR4 ile sopasını gösterecekmiş, Nvidia Tesla’yı masaüstüne indirip topunuzu silkelemezsem ulan diye and içmiş, Via "bırakın ülen bu ayakları, ampül kadar ceryan çekiyonus olum" demiş.

Eee, ne olmuş, artık blogları işlemciler kendi kendine mi yazacak? İşten erken çıkıp barlara filan mı akacağız?

Zokiya cep telefonunda 1 heptabayt bellek olacakmış, icabında hayatını komple kaydedecekmişin, "yetmez, daha istiyorum" diyecekmiş. Vermezsen küsecekmiş, kıskanıp seni manitanla filan konuşturmayacakmış.

Cütroyan kokpite eşek kadar televizyon koymuş, kaza yapınca ölmezsen sonradan banttan izleyecekmişin nasıl yamulduğunu.

KafadanX 11 geliyormuş, Vertex Shader’ları kaldırıp tek pikselden koskoca dünya yaratacakmış, sis istersen sis verecek, su dersen yağmur yağdıracakmış, ahmaksan ıslanacakmışsın.

Ver ayarı, pompala tüketimi.

Pozitif PC’de bundan heves kaçtı biraz. Adam 20 kanaldan RSS’i bağlamış, inen haberi spontane tercüme edip yazıyor. İngilizce bilmeyen de ondan çalıyor. Biz yapmadık mı, yaptık. Millet donanım haberine geliyor, Hülya Avşar’ın selüliti gibi. Açıkçası baydı herkesin günde zilyon kere yaptıkları işleri tekrar tekrar ısıtıp ısıtıp yazmak. Adam gibi birşey yazsan, okuyan kitle belli. Bu sefer hitin düşüyor, ordan burdan arakladığı haberle senin bir basamak üstüne çıkan siteler "işte kalite" filan diye davul zurna çalıyor.

Baktılar üç beş reklam filan da alıyorlar, akıllı uslu kedi köpek sitesi yapan adam bile bu işe girdi. Son Rus stealth avcı bombardıman uçağının avionik sistemlerini ele geçirmiş edasıyla haber döşüyorlar.

Eskiden elektronik bir cihaz alırken inceler, araştırırdım. Şimdi sigara alır gibi alıyorum. İçinden çıkılacak gibi değil, 50.000 tane sayı, hiçbiri fikir vermiyor. Banane kardeşim kameran 8 megapikselse, sensörü nasıl, objektifi naylon mudur, sen ondan haber ver. Dümenden sayılar, briç stratejisi kurmaktan zor bir kampanya haberi, kazıklanıyormusun, malı götürüyor musun belli değil.

Velhasıl, bilgisayar "gazeteciliği" bitmiştir. Bakın Teknoajan’a, Serdar Kuzuloğlu’nu 450 kişi okumuş. Adam Türkiye’nin en sağlam yazarı bu konuda. Biz ön sayfaya Motorola’nın bir modelini koymuşuz, Serdar Kuzuloğlu’ndan çok okunmuş. Olacak iş değil.

Ne oldu, artık "bilgisayar magazini" ortaya çıktı. Paris Hilton donunu nereden alıyor tarzı haberler, firma şakşakçılığı, bir megapiksel kaç piksel eder bilmeyen adam fotograf makinesi tanıtıyor, blog ve siteler bakteri hızıyla çoğalıyor.

Dergi olayı bitti. Chip için bile kapanacak diyorlar, geç bile kalmışlar. PC Magazine forumlarına bakıyorum, in cin top oynuyor. PCNet hala direniyor gibi, ADSL kotaları kalksın, onlar da biterler.

Sonunda olacağı şu: herkes bu işlerden sıkılacak, aynı benim gibi, sigara alırcasına alışveriş etmeye başlayacak. Bu bir  döngüdür. İşe yarar bilgi tekrar değer kazanacak, ama tabii cesetleri kaldırırken pis kokular yayılacak, çirkin görüntüler oluşacak. Commodore ve Amiga zamanlarında olduğu gibi içerikli ama daha amatör ruhlu, daha küçük dergiler çıkacak belki. Bloglar belki daha kaliteli olacak, içerik hırsızları artık nemalanamayacakları için bu işleri bırakıp gidecekler. Yani, Martin Luther gibi, aslında "Benim bir hayalim var…" diyorum…

PAPAZ BÜYÜSÜ NASIL YAPILIR, NASIL BOZULUR?

Seneler önce oldu bu olay, o zamanlar MSN Windows’la gelen yararsız bir aksesuar, ICQ çılgınlığı var. Türkiye’de kim Internet sahibiyse, herkes ICQ’da. Üstelik o zaman Internet’i gramla bile değil değil, kuyumcu terazisiyle satıyor Türk Telekom. Dialup bağlanıyoruz, giren kazığın acısını hala unutamaz benim gibi eskiler.

Hatun nickli biri “aa-aaa” diye çaktı mesajı “merhaba” diye. Tanımıyorum, listemde yok. “Nasılsın?” filan dedi, “İyiyim” dedim. Nerdensin filan, tuttu ne iş yapıyorsun dedi. “İşim yok,öğrenciyim” diyeceğim, şeytan mı dürttü nedir “Papazım” dedim.

“Nasıl yane?” dedi, “ya işte bildiğin papaz,kilise filan..”. “Aaa” filan, yok işte nerde sizin kilise, aradan 5 dakika geçmedi, “Ya papaz büyüsü yapıyor musunuz?” dedi.

Yarıldım tabi, ama din adamı ciddiyetini korumak lazım, bozuntuya vermedim.

“Evladım, böyle şeyler her dinde yasaktır” diye buyurdum. (Kız benden iki yaş büyük bu arada, şayet doğruysa bilgileri, bu yaşta seni kim papaz yaptı diye sormakta aklına gelmiyor.)

“Ya ama işte” diyerek, erkek arkadaşını anlattı, ben de “dök içini evladım” diye veriyorum gazı, gerçi kız ortodoks musun, katolik misin diye sormadı ama herhalde seyrettiği ABD filmlerinin etkisi, bekaret yemini ettiğimi sanıyor, acaip rahat…

Çocuk itin tekiymiş, aslında içinde çok iyi bir insanmış(!) da, kopukluk ediyormuş, esrar filan da içermiş deyyus, (bu arada “Tanrı affetsin” filan da diyorum), buna çok kötü davranıyormuş, onla bunla da düşüp kalktığından şüpheliymiş ama oğlan yok öyle şey filan diyormuş. Çingenenin birine filan para verip büyü yaptırmış, tutmamış onun büyüsü, “sizi Allah çıkardı karşıma” filan diyor.

“Vah evladım, çok üzüldüm ama bize yasaktır büyü yapmak, elbet biliriz ama büyük günahı vardır, lakin bazı dinden çıkmış,gözünü para hırsı büyümüş arkadaşlar teveccüh ederler böyle şeylere ama ben yapmam” filan diyorum, kızcağız benden böyle yoldan çıkmış bir arkadaşın telefonunu filan istiyor.

En sonunda, “ya siz anlatsanız ben yapsam olur mu?” dedi, “olur mu evladım, adı üstünde Papaz büyüsü, papazın yapması lazım” dedim. Sessizlik..Çıkar bir yol arıyordu herhalde.

“Ama dur”, dedim “42 düğüm büyüsü var, o da çok tesirli bir büyüdür, bozması da pek güçtür”. Çok sevindi herhalde, anlatır mısınız dedi, “günaha giriyorum ama…” diyerek, spontane uydurduğum büyüyü anlattım. Artık tatbik etmiş midir, bilemem.

Büyü işe yarar mı? İnanırsan yarar. Aynı placebo etkisi gibi. Benim palavraları tatbik ettiyse, ki çok inandığı belli, bundan sonra çocuk ona daha bir bağlı, iyi filan gelmiştir.

İnsanlar genelde böyle saçma sapan,mucizevi yollar arıyorlar. Aslında, bu “kişilik gelişimi” palavraları içeren kitaplar da tamamen aynı dürtüyü sömürüyor. Çalışmadan, değişmeden, emek harcamadan daha iyi, başarılı bir hayata kavuşma özlemi.

Tansu Çiller bacımız dönecek mi ayol?

30 kadar canı sıkılan vatandaş, Tansu Çiller’in yalısı önünde nümayiş yapmışlar, geri dönsün diye.

Kır at şahlanacak ama, Tansu Çiller bacı gibi deneyimli bir binici gerek!

Bu vatandaşlarımız çok özlemişler Tansu bacılarını, fotografa baktım, çoğu kadın. “Efsanevi lider” diye bahsetmişler Tansu bacılarından, çok duygulandım. Hem salya sümük ağladım, hem de o eski güzel günleri yad ettim.

Herhalde Cem Yılmaz artık baydı diye, alternatif arıyorlar.

Tansu bacı zamanında birsürü banka batmıştı, sayısız insan tanıyorum parasını hala kurtaramayan.

Bir gecede Türk parası pul olmuş, %80 civarı değer kaybetmişti. Dolarla borçlanan sayısız şirket battı, insanlar sefil oldular. Kendini benzin döküp yakan mı ararsınız, herşeyini satıp borcunu yine de ödeyemediği halde hapse giren mi…

Sayısız yolsuzluk çıkmıştı, ama onları saymaya gerek yok. Nasıl olsa herkes az çok şaibeli!

Tansu Çiller, Susurluk rezaletine sahip çıkmıştı.

Selçuk Parsadan vakası ile de, konu komşuya rezil olduk, o da ayrı mevzu.

Şimdi gitmişler Tansu bacılarının kapısına, Tansu bacı kırata binecek, şahlanacaklar. Bir sonraki seçimde kesin tek başına iktidar, Tansu bacı gelecek, bu makus kaderimizi yeneceğiz inşallah.

Tansu bacı, Trabzon’u Akdeniz’in incisi yapacak gelince. Sahillerinde cıbıldak Rus kızları denize girecek, Trabzon’un sefaleti bitecek. Rahip Santoro’yu öldüren zibidiler yerine, allahsız gomonist Rus kızlarını imana getiren Türk gençleri ile dolacak gazetelerin ön sayfaları.

“Haydi Türkiyem ileri” diye bağıracak Tansu bacı, Paris Hilton’un şekilsiz vucuduna bakıp iç çeken Türk kızlarının aklı başına gelecek, Fizik ve Matematik doktoru olacaklar.

İster beğenin, ister beğenmeyin, AKP’ye doğru dürüst muhalefet yapan (Türkiye standartlarında) iki parti vardı, biri Genç Parti, öbürü DP (yoksa DYP miydi o?).

Mehmet Ağar, ölü bir partinin sınırlarını zorladı, alınabilecek en yüksek oyu aldı. Barajı aşamayınca da, delikanlı gibi gitti.

Az kaldı Türkiyem, Tansu bacımız bizi kurtarmak için her an geri dönebilir.

11, toplam 24 sayfa« First...«456789101112131415161718»...Last »