* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Ferrari almamak için çok sayıda neden

Ferrari markası lüks tüketimle sembolleşen az sayıda markadan biri. Üstelik, Ferrari markasını sadece spor otomobil olarak görmüyoruz. Bu Ferrari enflasyonundan bana gına geldi: Ferrari imzalı cep telefonu, Ferrari saat, Ferrari gözlük, Ferrari t-shirt, hatta Ferrari laptop.

Eskiden Ferrari‘yi severdim çünkü bu pazarda itici güçtü. Örneğin, F40 çıktığında, Ferrari‘den daha saf bir spor araç yoktu. Daha iddialı Ferrari F50 çıktığında ise, birkaç rakibi vardı. Ferrari Enzo çıktığında ise, Ferrari ancak ilk 10′a girebilen bir araçtı. Kısacası, Ferrari artık adının meyvesini yiyen bir marka.

Havadan 2 milyon dolar gelse ne alırdım? Bir kere, mutlaka Mitsubishi Evo8, ama FQ400. İlla bir süper spor alacaksam, bu muhtemelen Koenigsegg olur. Koenigsegg’e sadece mükemmel bir spor araba olarak bakmıyorum; girişimcisi de çok saygıdeğer bir adam. Tek başına, dünyanın en iyi süper sporunu yapma iddiasıyla ortaya çıkıyor ve bunu başarıyor. Biraz Mark Shuttleworth tarzı…

İşte size Ferrari almamak için birkaç neden:

1.Ferrari, parası olan herkesin alacağı bir marka. Zengin biri için sıradan.

2.Ferrari, fazla gündemde: üç kuruş da oradan kazanayım diye dallanıp budaklanan firmaları sevmiyorum.

3.Ferrari‘nin bir gizemi yok. Sokaktaki 10 yaşında çocuk bile bütün özelliklerini biliyor.

4.Ferrari benim için sadece zenginim modelini temsil ediyor. Örneğin Dodge Viper gibi, “zenginim ve zoru severim”, McLaren F1 gibi “zenginim ve en iyisini isterim” ya da Aston Martin gibi “zenginim ve kaliteden anlarım” gibi bir imajı yok.

5.Ferrari, replikası olan, kopyalanan bir araba.

6.Ferrari, teknolojik öncülük yapmıyor ya da yapamıyor.

7.Ferrari, Koenigsegg gibi, hırslı bir adamın malı değil, çok para kazanmak isteyen bir şirketin malı. Oysa, Ferrari’yi Ferrari yapan, ilk kurulduğu zamanda olduğu gibi, birkaç kişinin hırsı ve inadıdır. Şimdi bunun mirasını yiyor, dolayısıyla Ferrari yeterince “bireysel” değil.

8.Ferrari, kapitalizmin çirkin yüzüyle özdeşleştirilen, klişe haline gelmiş bir isim artık. “Ferrarili hödük”, “ayı ama ferrarisi var” gibi cümleleri sık sık duyuyoruz. Oysa kimse bir Aston Martin’i örnek alarak, “ayı ama Aston Martin’i var” demiyor.

Zenginin malı züğürdün çenesini yordu yine:)

Kilitli çöp kutusu

Sosyolojik ve ekonomik bir olgu olarak bakıp, “Halkın durumuna bak, başkasının çöpünü çalacak kadar fakirleşmiş” diyebilirsiniz (Bağdat Caddesi sahilinde bu çöp kutuları)

Terör amma arttı, bomba koyulmasın diye kilit koymuşlar da diyebilirsiniz. (gerçi üstü plastik, ne kadar işe yarar siz düşünün)

Ben yorum yapacak halde değilim…

Türkçe teknoloji

Sürüsüz yaşayamayan insan modeli ve rotary club’lar

Herhalde 10 sene filan olmuştur; malum o zamanlar genciz. Lafımı esirgemiyorum, hırslıyım, fit ve bronz tenliyim:) Özel bir partide hatunun biriyle tanıştım, daha doğrusu laf çarptım kendisine. Dependant yapılı insanlar kendilerine baskın gelinmesine bayılırlar. Hatun haftasonunda beni özel bir partiye davet etti, ne iş ne okulla ilgilendiğimden, kabul ettim.

Ulus civarında, müstakil bir villa. İçeride birsürü kokoş kadın ve karizma için yırtınan herif. Öğlen vakti olduğu halde, benim kafam güzel. Beleş içki de bulmuşum, durmadan içiyorum. Hatun beni okulundan tiplerle tanıştırdı; bu tip kızların tek rekabet konusu birbirinin erkeğine iş koymak olduğu için ilgiden memnunum; bir yandan da 40 santimlik kollarıma güvenerek önüme gelene laf çarpıyorum. Oldum olası boş kafalı insanlara tahammülüm yoktur.

Hatun benden 2-3 yaş filan büyük; zar zor gruptan çözdüm, kenarda sohbet ediyoruz. Sohbet dediysem, bu tür partilerdeki insanların ne kadar boş olduklarını anlatıp duruyorum. Derken yanımıza 30 yaşlarında bir hatun geldi, “hoşgeldin canım” diyerek önce kızı, sonra beni şap şup öptü. “Gelecek program” havadislerini verdikten sonra, diğer konukları şap şup öpmek üzere yanımızdan ayrıldı.

Bir rotaryenle ilk fiziksel temasım o partide oldu. Önceleri zoraki sosyalleşme çabalarından dolayı hep uzak dururdum.

Sonraki hayatımda birkaç rotaryen daha tanıma şanssızlığına kurban gittim. Değişik faaliyetleri vardır; mesela haftasonu arabalarına doluşup ellerine tutuşturulan haritaya göre oraya buraya gitme oyunu oynadıklarını,topluca Anıtkabir’e gittiklerini, toz bezi bile olacak halde olmayan eski kıyafetlerini okullara filan bağışladıklarını gördüm. Bilhassa, mal varlıklarını sergileyebilme fırsatı sunan faaliyetleri çok severler.

Rotaryenlerin hep masonları çekemedikleri için bu organizasyonu kurduklarını düşünürüm. Mason olmak için belli bir Entelektüel birikim şart; rotaryen olmak içinse küçük burjuva olmak yeterli. (Hoş bizde burjuva kültürü bile yoktur, o ayrı) Kadınlara son derece mesafeli olan masonların aksine, rotaryenlerde baskın taraf kadındır. Bazı “teyzeler”, maşrık-ı azam gibi, ama görünmeyen bir elle, kulübü yönetirler. Herkese karşı “pek sevimli” olmaları, kendilerinden yaşça büyük ve tanımadıkları insanlarla bile “canım” diye hitap etmeleri ortak özellikleridir. Yeri gelince son derece sevimsiz olabilir ve çingenelerin bile yüzünü kızartacak kavgalara girebilirler.

Bu tip kulüplere katılanlar bana çok tuhaf geliyor. İnsan bu kadar mı yetersiz ve yalnız hisseder kendini? Alttan üste kadar bu kulüplerin çok çeşitli türleri var. Kimisi belli siyasi partilerin çatısı altında, kimisi “aşırı aktif” üniversite kulüpleri. Belli bir düşünce etrafında biraraya gelip üreten kulüpleri tüm kalbimle destekliyorum; ama genelde kulüplerin %90′ı boş laf, hizipçilik, gösteriş budalalığı ve kıskançlıktan ibaret.

 

Avatar ve orman yangını

avatarFavori çizgi filmlerimden biri de Avatar; seyrederken kendimi zaman zaman salak gibi hissetmeme neden olsa da, zevkle seyrediyorum.

Biliyorsunuz, orman yangını sezonunu iki büyük yangınla açtık. Yine herkes çok şaşırdı tabi; ormanlar sanki her sene yanmıyormuş gibi. Bu sene geçen senelere oranla çok daha fazla yangın bekliyorum. Nedeni basit; son 10 yılda hatırladığım 3-4 tane “vatan haini” yasa var; bunlardan biri DSP’nin iş başına getirdiği IMF’nin haciz memuru Kemal Derviş tarafından çıkarılan şekerpancarı yasası; diğeri bunun devamı olan ve AKP tarafından çıkarılan tohumculuk yasası. Türkiye’de iki şeye kızarım, birincisi iktidarlara fazla bok atılmasıdır, ikincisi iktidarların çok atıp tutmasıdır! Elinizi biryere, kolunuzu başka yere kaptırdınız mı, “bu ülkeyi ben yönetirim!” diyemezsiniz. Rahmetli Özal, (DSP’liler filan “takunyalı” diye hakir görürdü) “IMF’e elini veren kolunu alamaz” derdi. Ne hikmetse, IMF’e elini kolunu kaptıran “liboş” Özal olmadı da, aslan sosyal demokratlar (Almanya’da 3.Reich zamanı nasyonel sosyalist derlerdi bu tip “sosyal demokratlara”) ve “helalden yana” olan AKP oldu.

Bu yasaların en facialarından biri de, orman vasfını kaybetmiş araziler hakkındaki kanundur. Bu kanuna göre, ormanı yakıp ucuza kapatabilirsiniz. Aslında bu zaten yapılıyor, zannetmeyin onca orman “anız yakan köylüler” yüzünden çıktı. Nedense, bu anız da hep deniz kenarı arazilerde yanar, Trakya’da, İç Anadolu’da filan yoktur bu anız yakan köylü yangınları. Orda ya anız yok, ya köylü!

Neyse, konuya dönelim: bahsettiğim yasayla, bu işler daha kolay ve yasal hale geldi. Yani, artık tatil köyü, golf tesisi filan yapmak için orman yakan vatandaş, daha az formalite ile karşılaşacak. Turizme canımız feda! Bacasız sanayi ama, ateş olmayınca duman çıkmıyor, para kazanmak için ateş yakmak şart.

İki kere orman yangınına müdahale ettim. İlkinde, sene sanırım 2001, Enez’deyim. Enez’de durmadan trafo patlardı. İnadına da, bütün trafoları korulukların içine filan koyarlar. Gece saat 3, balkonda oturmuş kafayı çekiyordum, bomba patlaması gibi bir ses ve müthiş bir ışık gördüm. 5 dakika geçmeden kalabalık toplandı, ben de Türk olduğum için sokağa çıkarak kalabalığa karışmak üzere yola koyuldum.

Yolu yarılamıştımki birden bir alev topu çıkıverdi ve hızla büyüdü. Dışarıda en az 100 kişi vardı. Herkes eli cebinde seyrediyor. Hem kafam iyi olduğundan, hem de sinirli ve “koyun sevmeyen” bir tabiat sahibi olmamdan ötürü, ordakilere küfürler yağdırarak koruya daldım. Biraz daha küfür edince arkadan birkaç kişi daha geldi. Başta tedirgin ve uyuşuktular; sonra baktım herkes canını dişine takmış, küfür ediyor. Küfürü yiyenlerin hepsi daha sonra yangına daldılar. Birkaç ağaç kavruldu, ama devam etseydi tepedeki ormana tırmanabilirdi.

Aklınızda olsun, yangını söndürecek hiçbir malzemeniz yoksa, çam ağacının bol çatallı dallarını kırıp kullanın, şaşılacak derecede çok işe yarıyor.

İkinci maceram askerdeydi, onu da anlatırım.

Şimdi tuhaf bir şey söyleyeceğim: gazeteler, Bodrum yangınında tatil köyünde manda bişeysi gibi yatanları halka şikayet etti. Benim yorumum farklı; çok şey kaçırmışlar. Orman yangını söndürmek acaip zevklidir! Gerçekten! Başarıya ulaştığınızda, kendinizi inanılmaz güçlü hissedersiniz, çünkü en çaresiz olduğunuz şey doğanın kendisidir ve küçük de olsa, ona karşı bir zafer kazanmış gibi hissedersiniz. Ertesi gün yürüyüşünüz bile değişir! Zavallı enayiler çok şey kaçırmışlar.

Sanırım Avatar da bu yüzden çok sevildi. Bizde fazla bir patlama yapmadı ama dünyada kapı baca yıkıyor.