* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Tartışma Adabı

Blograzzi’deki keşiflerim devam ediyor! Aynı yerde, Emrah’ın bloguna denk geldim (kendisini tanımam). Alıntı yaptığı Can Dündar’ın yazısı ilgi çekiciydi; oturup gelen yorumları da okudum.

Emrah kardeşimiz, aynı yazıyı öğrencisi olduğu Kocaeli elektronik mühendisliği forumunda yayınlayınca başına gelmedik kalmamış.

İlgi çekici olan, daha ikinci mesajdan itibaren saldırıya geçen arkadaşın, Emrah tarafından nasıl sakinleştirildiği. Sonunda, aynı kişi, artık bizim aramızı kimse bozamaz diye foruma mesaj atmış.

Emrah, forum moderatörü nasıl olunur konulu dersi başarıyla vermiş. Bana da şapka çıkarmak kaldı. Moderatörlerin, hatta hoşgörü sorunu olan herkesin okumasını tavsiye ederim.

İnsanın patentini de alırlar mı?

ABD’de iki şey çok kutsal: patent ve mülkiyet hakkı. Bunun nedenini anlamak zor değil; bu iki hakkı güvence altına almazsanız, kapitalist sistemi ayakta tutamazsınız. Nitekim, Türkiye’yi ekonomik olarak büyük zarara uğratan servet vergisinin hazin sonuçlarını hala yaşıyoruz; o zaman yapılan hataların (ki bu hatadan da öte bir uygulamaydı) sonuçlarını, bugün ülkenin en önemli varlıklarını haraç mezat yabancılara satarak ödüyoruz.

Mülkiyet hakkı bugünlerde fazla birşey ifade etmiyor; nitekim  solcular enformasyon devrimi ıskalayınca, kapitalizmin nereye gittiğini anlamakta güçlük çektiler. Türkiye’deki solcuları hesaba katmıyorum bile; onlar hala 100 sene önce tartışılıp kenara koyulan kavramlara din gibi sarıldıklarından, hem Türkiye’yi hem dünyayı anlayabilecek durumda değiller.

Bugün Türkiye hala 50 sene geride kalan kalkınma modeli ile kalkınabileceğini düşünen saflarla dolu. Yeni fabrikalar açmak, sadece ülkeyi daha fazla kirletmeye ve hammadde ihraç eden ülkelere daha bağımlı olmamıza hizmet ediyor; üretimden elde edilen katma değerin aslan payını ise teknoloji ve bilgi üreten batı ülkeleri alıyor. En hızlı kirlenen ve çölleşen ülkelerden biri olmamızda tamamen bununla ilgili. Batılı ülkeler çoktan fabrikalardan vazgeçtiler; zira bunların pisliğini temizlemek daha pahalıya mal oluyor. Bizde ise, bırakın bilgi üretmeye yönelik çabaları artırmak için birşeyler yapmayı, siyasi partiler hamasi ve boş laflarla insanları uyutmaya devam ediyorlar. Üstelik, sanayileşelim derken, Türkiye her geçen gün, kendi kendine yetersiz hale geliyor tarım ve hayvancılıkta; özellikle tarım ithalatımız müthiş bir hızla artıyor.

Kısacası, artık üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sistemi idare etmekten acizdir; artık o işçinin başındaki daha kıdemli işçidir, daha fazlası değil…

Maalesef Türkiye, enformasyon ve Internet devrimini de ıskalamıştır; Google’da ülke olarak neleri aradığımıza bakmak, en çok ziyaret edilen site ve blogların börtü böcek, yemek tarifi, güzellik sırları ve cep telefonuyla ilgili olduğunu görmek, bu savın ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyacaktır.

Bakın AB ülkeleri ne yapıyor: ABD, yıllar yılı sıkı patent kuralları ile kendi ülkesinin bilimadamı ve sanayicisini kanatları altına aldı, öyleki, ekonomik gücünü koruması buna bağlı olduğundan, uymayan ülkelere de ültimatomlar verdi. Bugün korsan yazılıma karşı dünyada başlatılan sürek avı, ABD’nin işidir. Türk yazılım sektörünün korsan yazılımdan zarar gördüğünü söylemek gülünçtür; zira Türkiye’de, Türk yazılımcısı korunmamaktadır.

AB, patent yasalarını sertleştirip, bu alandaki ahlaki sınırlamaları hiçe sayarak bilginin gücünü elinde tutmak niyetinde. Yani, ABD’nin kendi politikasını, daha da sertleştirerek, kendi içlerinde uyguluyorlar. Buna son örnek, Almanya’da bir bilimadamının, kök hücrelerini kullanarak sinir hücresi elde etme metodunun patentlenmesi. Daha önce de, göğüs kanserinin oluşmasını önleyen-yavaşlatan bir genin patentlendiğine şahit olmuştuk. Bunlar, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek gelişmeler; zira toplum (daha doğrusu, insanlık) sağlığının, patentler yoluyla çok kısıtlı zümrelere devredilmesi sonucu, aşırı pahalı tedavi yöntemleri yüzünden birsürü insan pisi pisine ölecek ve bizim de arasında bulunduğumuz ülkeler, aşırı artan sağlık harcamaları nedeniyle köşeye sıkışacaklar.

AB ülkeleri için bu bir sakınca teşkil etmeyecektir: örneğin, göğüs kanseri tedavisini elinde bulunduran bir Alman şirketi, mesane kanseri tedavisini elinde bulunduran Fransız şirketiyle anlaşır, devletler de aralarında anlaşırlar ve karşılıklı olarak sağlık giderlerini azaltabilerler. Sonuç olarak, olan bizim gibi, patent karşılığında takasa verebilecek bir patenti olmayan bizim gibi ülkelerle, Afrika ülkeleri gibi fakir ülkelere olur.

AB’ye girmeyi istememin nedenlerinden biri de bu. 2020′den önce ışık görmüyorum ama, eğer girersek, ekonomimiz önce çökecek. İnanılmaz sıkıntılar çekeceğiz; ama eski kafalar da bu çöküntüde yokolup gidecekler. Sisteme "format atılacak", bu çöküntüden yepyeni bir Türkiye doğacak. Nitekim, AB’ye sonradan dahil olan tüm ülkeler bunları yaşadılar.

 

 

Kontrgerilla, derin devlet, temiz eller…


Detaylara girip canınızı sıkacak değilim; komplo teorisi filan da üretmeyeceğim…

Kontrgerilla, Türkiye’de son 10 yılın popüler kelimelerinden. Gazeteler, hem daha gizemli olsun diye, hem de deşmekten korktuklarından, kontrgerilla’yı çok gizli ve bilinmeyen bir örgütmüş gibi, hatta Türkiye’ye has birşeymiş gibi, ısıtıp önümüze koydular.

Kontrgerilla, NATO’nun karanlık operasyonlarını yürütmek amacıyla kurulmuş bir örgüt. Literatürde “Black Ops” olarak bilinen bu tip operasyonları yürütmek amacıyla kurulmuş sayısız örgüt var. Hemen hemen her devlet, elinin altında bu tip örgütleri bulundururlar. Herhalde bunlardan en farklısı, İsrail, zira İsrail, bu tip operasyonları açık açık yapan ve inkar etmeyen tek devlet. Elbette, onların da “karanlıktan karanlık” operasyonları vardır, ama hiçbir devlet, İsrail gibi, bu tip operasyonları devlet eliyle yürüttüğünü söylemez.

Kontrgerilla’nın farkı, Uluslar arası olması. Ayrıca, birbirleriyle kısmi bir dayanışma içindeler. Örneğin, İspanya’da kontrgerilla, BASK’la mücadele ederken İngiltere’deki örgütten yardım alabiliyor. Devlet ve orduların içinde etkin oldukları halde, ulusal çıkarlar gereği, devletler bu organizasyonu “görmemiş gibi” yapıyorlar.

Kontrgerilla’nın kuruluş amacı, komünist bloğa karşı, üçüncü dünya savaşını başlatmadan mücadele edebilmekti. Elbette, ABD devletinin örneğin Küba’daki devlet başkanına kendi ordusu ya da istihbarat örgütü eliyle suikast düzenlemesi mümkün değildi; zira bu durumda Rusya devreye girerdi. Bazı durumlarda sadece cinayet işlenmesi yetmiyordu, bunun “mesaj” vermesi de gerekirdi. Bu tip operasyonlar Uluslar arası hukuğa aykırı olduğundan, ama her devlet de hukuğa takılmadan bazı işleri el altından halletmek zorunda olduğundan, kontrgerilla ülkelerde büyük güç kazandı.

Komunist blok dağılınca, bu adamların eski önemi de kalmadı. Aslında “Mission Impossible” filminin sonunda, Jon Voight (Angelina Jolie’nin babası!) bunu bir cümleyle çok güzel ifade etmiştir:”Sonra bir de bakmışın ABD başkanı ülkeyi sana danışmadan yönetmeye başlamış!”

İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonunda hedefi, aslında kontrgerilla idi. Kısmi bir başarı ve çok sayıda savcı-kolluk kuvvetinin öldürülmesinden sonra, olayın üstü kapatıldı ve “şahin” Berlusconi’nin “birdenbire” iktidara gelmesiyle, operasyon son buldu. Operasyonu başlatanlardan sağ kalanlarsa, iftiraya uğrayıp gözden düşürüldüler. Oysa, davaların sonuçlandığı bir gece, çok dikkat çekici bir olay oldu: jandarma içinde temizlikten yana olan bir grup, Milano sokaklarında zaferlerini havaya ateş açarak kutladılar. Bu bir AB ülkesinde İspanya ve Yunanistan iç savaşlarından beri görülmemiş birşeydi. Ordu ve polis, kendi içini temizlemesini kutluyor, kalanlara da gözdağı veriyordu. Maalesef, sonuna kadar gitmelerine izin verilmedi.

Şu an kontrgerilla serseri mayın gibi. Ülkelere de şantaj yapabilecek güce sahipler; çünkü bir zamanlar “görmezden gelindiklerinden” devletlerde örgütün ne kadar derinde olduğunu bilmiyorlar. Herkesin saklamak zorunda oldukları sırları olduğundan, taraflar birbirini idare ediyorlar.

Kısacası, derin devlet bu örgütlenmenin bir sonucu. Türkiye’de derin devlet olmadığını iddia etmek komik olur; zira biz komünist bloğun komşusu ve onların düşmanlarının müttefikiydik. Uğur Mumcu’yu da, elbette şeriatçılar öldürmediler. (Fanatik ideologların planlı ve rasyonel biçimde hareket ettiğini söylemek komiktir; adamların amaçları zaten terör yaratmak. Fail bilinmezse,ideoloji de bilinmeyeceğinden bunu şeriatçılara ihale etmeye kalkmak hiç de inandırıcı değil. Üstelik bu teori, Gaffar Okkan gibi polislerin ve Cem Ersever gibi askerlerin neden planlı bir şekilde ortadan kaldırılmaya çalışıldığını da açıklamaya yetmez)

Live Earth zibidiliği

Live Earth konserini bilmeyen var mı bilmiyorum; kilometrede 1 litre benzin yakan arabalarıyla fırıldaklık edip Afrika’da 100 insanın bir senede kazanamadığı parayı bir şişe suya veren dallamalar konser verecekler.

Onları da, çoğunluğunu hayatını yamuk Türkçesiyle, bir parmağını telefona esir etmiş, hiçbir konuda bilgi ve kültürü olmayan, 20 kelimeyle konuşan zibidilerin oluşturduğu güruh seyredecek, ertesi gün uyanıp bakacağız ki dünya kurtulmuş, tertemiz bir yer olmuş.

Öyle ya, sinemaya gidip bir film seyredenlerin hayatı değişiverdi, gördüler ki, dünyanın sonu geliyormuş, bunca sene boş yaşamışlar.

Ama akıllandılar şimdi; hepsinin cebinde, Bonus’un çevreye duyarlı versiyonu var. Geri dönüşümlü zarflarla geliyor tüektmeye doymayan neslin ekstreleri…

Bırakın bu çevreci ayaklarını, “napalım, sıçtık işte dünyanın içine” diye efendi gibi kabullenin, Kyoto‘yu filan da boşverin. Sizin konserlerinizle Bush filan imana gelmeyecek ne de olsa, o gelse siz gelmeyeceksiniz zaten!

Birşeyi de yapacaksanız insan gibi yapın, moda olduğu için değil.

Bob Geldof’da, bunlara fena halde kızmış,gürlemiş. Adının bu organizasyonda hatalı da olsa geçmesine fena halde bozulmuş; adam İngiliz centilmeni olduğu için “şov yapmayın, ananızı da alıp gidin” dememiş ama, ona benzer şeyler söylemiş. Şimdi siz bana inanmazsınız diye, buraya linkini de koydum.

Ayrıca bu Live Earth konserinin yatması an meselesi. Zaten, canlı konser mevzusu yatalı uzun zaman oldu; şimdi sahne kurup dev ekrandan konseri izletme derdine düştüler. Görünen o ki, onu da beceremeyecekler.

Devletin destek verip vermeyeceği meçhul, Abdullah Gül, “üzmeyelim çocukları” diye mekik diplomasisi başlatmış, ne de olsa Cumhurbaşkanı olacak, cumhurun gözüne girmek lazım…Lakin, nah buraya yazdım,

Olsun, siz yine bir şekilde kurtarırsınız dünyayı. Mesela, kırmızı iPod filan alın canım, AIDS fonuna yardımınız olsun. Hem çok moda, in olursunuz şerefsizim.

Atatürk sizi bir güzel çarpardı ama…

Güzide haber sitelerimizden birinde haber:Atatürk silueti yine görünmüş.

Yani, doğaüstü olaylara sarmış arkadaşlar, olaya bir "Mesih" havası katmışlar. Yok efendim, yobaz kitle değil, bunlar Türkiye’nin "batıya dönük, aydınlık yüzleri"

Atatürk, tekke ve zaviyeleri de kapatmıştı bilirsiniz, sonra bu suç değilmiş gibi, koalisyon ortakları filan bilmemne şeyhin konutunda pişti oldular basına. Gayet doğalmış gibi haber yapıldı.

Sonra, hala devam eden Adnan Hoca rezaletleri. Tarikat değil efendim, bilim araştırma vakfı. Roket motoru filan yapıyorlar. Bilhassa sosyoloji ve biyoloji konularında sayısız uzman var aralarında, hepsi akademik kariyerini ispatlamış şahsiyetler.

Herhalde, şeriatçıları filan böyle yola getirecekler, "bakın Atatürk’ün silueti çıkmış, Allah sizi çarpacak" diye.

Kimsede akıl fikir kalmadı, sonumuzun hayırlı olacağını da sanmıyorum! Bu "laik" arkadaşlar bile, gökten gelecek işaretleri bekliyorlar.

Şimdi bu haberi yapana soruyorum: "Atatürk yaşasaydı, yer miydi böyle haber yapmak?"

Adam, kendini paralamış, deyyuzluğu bırakın, bilimden sapmayın, aklın yolundan gidin demiş.

Bu nasıl ülke ki, şeriatçıya karşı çıkacak adam, onun kadar yobaz?