* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Baykal ne demiş,Erdoğan kime sövmüş…

Siyaset hakkında konuşmayı sevmiyorum, neden derseniz “kırk katır mı, kırk satır mı?” misali, kimi seçseniz bir haltın değişmediği bir ülkede yaşıyorum. Sistem daha temelden çürükken, o iyidir, bu yaramaz, o şeriatçıdır, bu laiktir demek komik.

Hadi biraz örnek filan vereyim bari..

CHP’nin “padişahı” Baykal ne söylüyor? Bütün söylediklerini özetleyin, dediği şu:”Bize oy vermezseniz, oyları bölerseniz, AKP yine iktidara gelir, bu sefer şeriatı da getirirler”

Yok canım! 15 sene önce, Sivas’da Madımak otelini yakanların akibetini bugün bile bilmiyoruz, Cumhuriyet tarihinin en yobaz ayaklanmalarından biriydi bu, şeriat geldi mi?

Şeriat gelecek olsaydı (AKP ile), adamlar iş başına geldikleri gün o nasıl geleceğini kimsenin açıklayamadığı şeriatı da getirmezler miydi?

Osmanlı’da bile şeriatın sadece ismi varken, 21.yüzyılda Türkiye’de şeriatı kaç meczup,çapulcu istiyor?

4 kere darbe yapılmış bir ülkede, üstelik şeriat gibi bir tehlike yokken, kimin maçası sıkar da bunu bırakın teklif etmeyi, yüksek sesle mecliste dile getirebilir? Üstelik, daha o yasayı yapamadan ordu meclisi gayet de yasal ve haklı olarak ele geçirmiş olur, peşine de camiden çıkanlar takılır, hiç merak etmeyin!

Kimsenin şeriat filan istediği yok. 3-5 tane, ki aslında herkesin iktidarında olan olayı, milletin gözüne sokarak “şeriat geliyor” yalanına bugün belki birilerini inandırırsınız ama eninde sonunda bunun vebali altında kalırsınız.

60 senedir CHP, hiçbir seçimi kazanamamıştır.

Bu kafayla giderse, bir 60 sene daha kazanamaz.

Bana özgürlükten, ekonomik refahtan bahsedin, demogojiyi geçin!

AKP bu seçimi de kazanacak, ama söylüyorum, son seçim zaferidir. ABD merkez bankası faizleri yine artırmadı, doların değeri hala çok düşük ve bu AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor. Ülkenin mallarını satarak savarak bir miktar yalancı refah yarattılar, o paralar da suyu çekince göreceğiz. Artık Türkiye’nin satacak birşeyi de kalmadı. İşsizlik de bırakın azalmayı, artmaya devam ediyor. IMF’de boğazımıza çökecek, AKP’de ANAP’ın uğradığı hezimete uğrayacak.

Diğer partilerde de aynı terane. Çete suçlamasıyla mahkemelik olan Sedat Bucak, yine aynı partiden aday. “Temiz siyaset”, değil mi?

Bahçeli’yi insan olarak çok tutuyorum ama şehitler üzerinden siyaset yapıp, üstüne de başka birşey söylemeyerek onlar da iktidar olamazlar.

Millet aç ve işsiz, suç oranı, hava kirliliği, Türkiye’nin görünmez yarası çevre felaketleri anormal bir hızla artıyor. Kimin çözüm önerisi var?

HİÇBİRİNİN!

Kahve siyasetiyle, Türkiye’nin en iyi günü bu gündür. Ya delikanlı gibi o bu demeden biraraya gelip adam gibi anayasa, adam gibi seçim yasası, adam gibi siyasi partiler kanunu çıkaracaklar, ya da bir sonraki seçimde, Türk insanı daha aç, daha ümitsiz ve daha dışlanmış bir şekilde, yine boş laf dinlemeye devam edecek.

AB’yi bende çok istemiyorum ama Türkiye için şarttır

AB’ye çok meraklı değilim; elbette “normal” bir AB üyeliği önerilseydi, bunu en çok ben isterdim. Ama, aynı Gümrük Birliği’ndeki kazık gibi (Tansu Çiller, kulakların çınlasın) bir başka kazığın içindeler. Gerçi, zaten alacaklarını almışlar, onun için pek de üsteledikleri yok “ayrıcalıklı üyelik” için.

Bize önerdikler şu: serbest dolaşıma girmeyeceksin, bizim işimize de karışmayacaksın. Tabi “halka” söylenmeyenler de var; Kıbrıs’tan çekileceksin, MGK’yı hükümet bünyesine alacaksın gibi. Zaten “ulusalcı” kesim, AB bayraktarlığı yaparken, bu şartlar duvar gibi karşımıza çıkınca çark ettiler, şimdi AB’yi en çok “şeriatçı” dedikleri kesim istiyor.

Ben Paris’e, Edirne gibi gidemeyeceksem, gümrük vergisiz mal alamayacaksam, Cemil Abi’yle iş yapar gibi Pierre ile serbest ticaret yapamayacaksam, orda işçi olamayacaksam, banane AB’den.

Lakin kazın ayağı öyle değil işte. Türkiye’de hiçbir parti gerçek bir demokrasi istemiyor. Bunların hepsi fosil partiler. Genç Parti’yi methedecek değilim, ya da DTP’yi, Haydar Baş’In adını bilmediğim partisini, idamı geri getireceğiz diyerek şirinlik yapan, üç isimli ilahiyatçının partisini de tutuyor değilim, ama özellikle Genç Parti meselesini hatırlayalım; adamı bir kaşık suda boğacaklardı. Eh, Cem Uzan, ampüllü parti gibi sütten çıkmış ak kaşık değil ama(!), birsürü hırsız ve uğursuz elini kolunu sallaya sallaya gezerken, Uzan’ı bu kadar sıkıştırmalarının nedenleri arasında hızlı siyasi kariyeri yok mu sanki?

Seçim barajı diye ağlayanlar, siz iktidardayken niye kaldırmadınız? Kendi kazdığı kuyuya düşen ağlar mı canım?

AKP, başta AB yanlısı göründü; pekala diğer partilerin yapabildiği gibi kadrolaşabildiklerini, halkın herşeye rağmen AKP’yi desteklediğini, AB’nin de bizi istemediğini anlayınca, onlar da çark etti.

Bu partilerin hepsi birbirine sövüp saysa da, bu düzen onların çıkarına hizmet ediyor ve hiçbirşeyi de değiştirmek niyetinde değiller.

AB ise, kendi standartlarını empoze ediyor. Bunlar Türk halkının yararına olan şeylerdir. Adam gibi kanunlarınız olsun, adam gibi seçim sisteminiz olsun, adam gibi demokrasi olsun diyorlar. Bunu bizim iyiliğimiz için istemiyorlar; kapitalizm için demokrasi ve hukuk vazgeçilmezdir. Bu aynı zamanda, tüm insanlarında yararınadır. Burada bir terslik yok. Öte yandan, köylü nufusunu %10 altına çek diyor, bu hiledir. AB’de bile böyle bir ülke yok, Fransa nufusunun neredeyse %70′i, 80′lerin başına kadar köylüydü. Maksatları, bizdeki tarımı bitirmektir. Hoş, bizim meclis onlardan daha hızlı, önce şekerpancarı yasası, şimdi tohumculuk yasası. Siz hala dış mihrak arayın!

Keşke AB’ye girsek. (2015′e kadar Türkiye’nin adı bile geçmiyor)

Biraz hayal kuralım: Devletsiz bir dünya

Çocukluğumdan beri, ABD’nin tez vakte kadar yıkılacağına dair hikayeler dinlerim; bu teoriler daima fos çıkmıştır. Elbette ABD’de yıkılacaktır birgün; zira devletlerin varlık nedenleri insanlardır. Eğer 300 milyon ABD vatandaşından 200 milyonu durumdan memnun değilse, dünyanın en büyük gücü olmasına rağmen, ABD de yıkılır. Devletlerin milliyetçiliği pompalaması da temelde bundan kaynaklanır; günümüzde kralların gücü bürokrasiye aktarılmış olduğundan, güçlerini kaybetmek istemezler.

Çoğu askerin, sivil bürokratın, hatta filozofun söylediği şey, ABD topraklarında savaşmayı göze alamayan bir devletin, ABD’yi yenemeyeceği. Bunun nedeninin önemli bir kısmı, az önce söylediklerimle ilgili. ABD, büyük refah içinde yaşayan bir ulus. Özellikle, tüm dünyadaki milliyetçilerin, “gerçek bir millet olmadıkları” halde, ABD’nin nasıl ayakta kaldığını anlayamaması da bu yüzden. ABD, işi gücü olan her vatandaşa, birinci sınıf bir adalet ve sağlık hizmeti sağlıyor. Bunlar da zaten bir insanın temelde istediği iki şey. Eğer güçsüzken devlet ölmenize izin vermiyorsa, herkese (en azından görünürde) eşit mesafedeyse, devlete karşı bir öfke duymuyor insanlar. Başka bir ülkede tutuklanan, esir düşen ABD vatandaşı, herşeye rağmen kendini güvende hissedebiliyor, çünkü elleri heryere uzanıyor. Dikkat ederseniz, militarist ABD filmlerinde en gözde konu, esir alınan tek bir asker için, ülkenin ve ordunun bütün imkanlarını seferber ederek onu kurtarmaya çalışması. İşte, ABD askeri dünyanın bir ucuna giderken, bilinçaltında bu özgüvenle hareket ediyor. Aynı şekilde, diğer ülkeler ABD’ye karşı gelmek isterken, bu korkunun esiri oluyorlar.

ABD’nin ekonomik gücü ise, çokuluslu şirketlerden geliyor. Dünyayı artık çokuluslu şirketlerin yönettiği sır filan değil. Çokuluslu şirketlerle ABD’nin çıkarları hemen her noktada kesiştiğinden, ortaya önünde durulması zor bir güç ittifakı çıkıyor.

Şimdi şöyle bir hayal kuralım: Pasifik’in ortasında bir ada satın alıyoruz. Varsayalım yeterince de büyük; örneğin İstanbul kadar bir ada. Stratejik bir önemi de yok. Petrol gibi, başka ülkelerin gözünü dikmek isteyeceği kaynaklara da sahip değilsiniz.

Adamız çok güzel, yine bir varsayım olarak, okyanuslardaki şiddetli doğa olaylarından (fırtınalar,tsunami vs) etkilenmediğini düşünelim. Bu adayı satın alıyoruz. Uluslar arası sularda olduğundan, ada belli bir ülkeye ait değil. (O zaman nasıl satın alıyoruz da demeyin, bu çok spesifik bir hukuk alanına giren, cevabını bilmediğim bir soru)

Adayı satın aldıktan sonra, buraya bir okul, üniversite,hastane ve gerekli bazı örgütleri kuruyoruz (polis, itfaiye filan gibi). Bahsettiğim kurumların hepsi, dünyadaki en iyi örneklerinden daha da iyi. Yönetim sistemi, kanton demokrasisi örnek alınarak tesis edilmiş; gerçek anlamda bir devlet olmadığımız için, hayali bile kurulamayacak kadar demokratik yasalarımız var.

Adada sadece 100.000 kişi yaşayacak. İstanbul kadar bir alan olduğunu atlamayın! Gecekondu, trafik, suç, hava kirliliği sorunları yok. Dünyanın en zengin 100.000 adamına mektup yazıp, adamızda yaşamalarını öneriyoruz. Hatta, gelirken işlerini de yanlarında getirmelerini!

Bu ada, aslında bir devlet değil, şirket!

İnsanlar vergi ödemiyor, sadece bizden aldıkları hizmetlerin katılım payını ödüyorlar. Bazı hizmetlerden herkes eşit oranda yararlandığından -örneğin yol-, bunun da taksitlendirilmiş ödemeleri var. Nasıl apartmanınızın bahçesine gül dikildiğinde, parasını apartman sakinleri ödüyorsa, bu da onun gibi bir sistem.

Yine devletten farklı olarak, herkesin bildiği bir kazanç yüzdeniz var. Örneğin, ben buraya 1 km yol yaparsam, km başına 100 YTL ödersiniz, ben de bundan %15 kar ederim diyorsunuz. Kimse kalkıp daha ucuza yol yapmaya çalışmayacağından, verdiğiniz fiyatlar da gerçekten serbest piyasadaki en iyi fiyat olduğundan, insanlar hayatından memnun. Adanın şirketi de, başta bu büyük yatırımı yaptığı için belli ayrıcalıklara sahip, örneğin Çinli müteahhit Long Chui gidip orada kafasına göre inşaat yapamıyor:)

Elbette böyle bir adada herkes yaşamak ister. Ancak bazı sorunlar var; hayat biraz pahalı. Ne de olsa, hiçbir altyapı ve üst yapınız yok, herşeyi sıfırdan, kısa bir sürede yapmak durumundasınız.

Size rakip adalar da çıkabilir. Nufus daha yoğundur, biraz trafik sorunu vardır, evler çok büyük değildir.

Bu şekilde 10 ada olduğunu düşünün. Zaman içinde, artık altyapı ve üstyapı giderlerinin önemli bir kısmı karşılanmış olduğundan, adada yaşamak oldukça ucuzlamış. Hatta, İsveç gibi ülkeler bir bakıyorki, insanları ülkeyi terkedip sizin adanıza yerleşiyorlar; hayat hem daha ucuz, hem daha güzel.

Elbette, İsveç bu duruma kızacak ve bir bahaneyle size saldıracaktır. Çünkü müşterisini çalmaya başladınız artık!

Peki, büyük bir ülkenin, mesela Çin’in, topraklarının yarısını bu şekilde kullanmak niyetiyle “piyasaya girdiğini” düşünün!

Hindistan’ın da, Çin’e saldıracak askeri gücü olmadığından, aynısını yaptığını farzedin.

Bu durum, sadece ABD’deki değil, tüm dünyadaki silah şirketlerinin canını sıkacak; hangi ülkenin şirketiyseler, devletin başındakileri bu yeni “şirketlere” karşı kışkırtacaklar.

Hadi daha da uçalım; ABD’nin başında son derece mert bir başkan var, suikastten filan da korkusu yok, ABD’yi de bu şekilde şirketleştirsek mi diye referandum yapıyor, 250 milyon ABD’li kabul ediyor!

Dünyanın ekonomik gücünün üçte birinden fazlasını emen silah şirketlerinin olmadığını düşünün.

Peki ya fakir insanlar, örneğin Afrika?

Yeni şirket-devletler, daha fazla müşteri için daha fazla toprağa ihtiyaç duyacaklar. Düşünün, böyle bir şirket, örneğin Etyopya’yı satın almış. Aynı “arsa payı karşılığı daire” gibi düşünün bu sistemi, bizde çok yaygındır. Etyopya’da bir anda tarım başlar, üretim başlar, iç savaşlar biter. Öyle ya, para verip yaşıyorsun, hizmet kötüyse başka şirkete geçersin, oranın şirketi batar! Bir bakıyorsunuz, artık silah işinden ekmek çıkmayacağını anlayan devler de bu piyasaya girmişler!

Star Trek gibi dizilerde, devletsiz dünya (hatta evren!) kavramı sık sık gündeme gelir; ancak oradaki sistem daha ütopiktir, insanlığın geldiği üst düzey medeniyetten dolayı, devletlere gerek kalmadığı için, bir konfederasyon kurulur, filan.

Thomas More’un Ütopya’sını tavsiye ederim; adam bu yolda kelle vermiştir. Utopya, “olmayan yer” demektir, ama gelecekte olmayacağını kimse garanti edemez.

Komün Yaşamı ve Internet

Internet’in ne kadar küresel bir olgu olduğundan bahsederken, aslında önemli bazı detayları da gözden kaçırıyoruz.

Evet; Internet küresel bir fenomen. Sözgelimi, Çinli bir hatunu aşk tuzağına düşürüp, elindeki kartona “madem Türksün, göster ürksün” gibi bir cümle yazdırarak, blogunuzda sergileyebilirsiniz! E-posta yoluyla “yabancı yatırımcıların” gözünü boyararak paralarını cukkalayabilir, sonra bu şark kurnazlarını yakalayan başka bir küresel Internet grubu tarafından tuzağa düşürülüp, madara edilebilirsiniz. Internet sayesinde dünya barışına, tıbba, küresel oyunlara da karşı koymanız mümkündür.

Madalyonun öbür tarafında ise, cemaatler, komünler, gruplar var.

Küresel ve ucuz iletişim gücünü kullanarak, belli bir coğrafyada, ya da dünyaya dağılmış, ama “küçük” fikirler etrafında bir araya gelebilen gruplar. Neo-nazilerden filan bahsetmiyorum; onlar bunu 10 senedir kullanıyorlar ve çok da küçük bir grup sayılmazlar.

Türkiye’de, küçük ama oldukça etkin bir “X files hayranları” grubu var. Hepsi Türk, sayıları az, ama dinamik bir grup. Sık sık bir araya geliyorlar.

Bergamalılar, Türkiye’de örnek olması gereken bir mücadele verdiler, bunu etkin biçimde Internet’e taşıyabilseler, küçük kasabalarının ne yaptığından dünyanın da haberi olacaktı.

Çok sayıda ürün tanıtım sitesi var, özellikle bilgisayar konulu sitelerin sayısı ve ziyaretçisi çok fazla; hatta çokuluslu siteler de var, Tom’s Hardware Guide gibi. Öte yandan, belli bir grubun tüketim alışkanlıklarını belirleyebilen birkaç blog da var. Benimki bunlardan olmadığı halde, en basit örnek, geçenlerde aldığım bir e-posta. Canon dijital fotograf makinesine pil ve compact flash kart almak isteyen bir okuyucum, benden görüş istemiş.

Belki insanların %60-70′inin (Türkiyeden bahsediyorum) tüketim kalıpları basın ve demin bahsettiğim siteler tarafından belirleniyor, ama en iyi reklam, bir ahbabın izlenimleri. Her işimizi Internet’ten gördüğümüz için, bu görevi de bloglar üstleniyor. İsminiz, cisminiz, dünya görüşünüz belli ve insanlar belli firmalara yağ çekmek zorunda olmadığınızın farkındalar. Gelecekte, tüketim kalıplarını büyük oranda bloglar, küçük siteler belirleyecek. Sanal komünler, daha da çok önem kazanacaklar.

Yani, Internet, gerçek dünyanın modelinden farklı değil. Dikkat ederseniz, insanlar ve toplumlar, daha doğru ifadeyle insanlığın “tercihi”, belli zamanlarda dünyaya açılmak, belli zamanlarda ise kabuğuna çekilmektir. 20.yüzyılın başında gelişen milliyetçilik akımı, insanların kabuklarına çekildiği bir dönem. Belki biraz çiçek çocuklarında etkisiyle, 20.yüzyılın sonlarına doğru küreselleşme başlıyor, Internet buna önemli bir ivme kazandırıyor. Öte yandan, Internet de kendi içinde bir komünleşmeye doğru gidiyor ve bu akım, ilk kez, dünyayı da şekillendiriyor gibi görünüyor. Küreselleşme karşıtlarının göze batan itirazları, ekonomik sömürgeleşme olarak başlasa da, bu akımın başını çeken çok sayıda Entelektüel, küreselleşmenin empoze ettiği tek tip kültür (ki aslında kültürsüzleşme), dejenerasyon ve tüketim kalıplarının empoze edilmesi gibi olgulardan şikayetçi.

 

Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express)

Geçenlerde soyadı Hayes, adı ne nanedir unuttum; o gelmiş Türkiye’ye, özür filan dilemiş. Hani şu Geceyarısı Ekspresindeki gerçek karakter.

Bizim basın filan dövünür yıllardır, bu Geceyarısı Eksperi bizi iki paralık etti diye.

Çıkın bir Sultanahmet’e, gencinden yaşlısına çevirin cümle kefereyi, sorun bakalım filmi seyreden varmı!

Acaip uzun, son derece boktan çekilmiş, oyunculuk rezalet, aptal bir filmdir Geceyarısı Ekspresi. Bakmayın, yayınlandığı zaman heyecanla seyretmiştik, pis gavur bize ne demiş hesabı. Oliver Stone bile, çok pişman olmuştur, zira gerçekten dandik filmdir.

Vasat Avrupalı ve Amerikalı Türkiye’nin nerede olduğunu bilmez. Almanın muslukçusu, ölü eşek fiyatına 15 gün tatil yapmaya gelirse, hasbelkader öğrenir yerini. Uçaktan inip tatil köyüne girdiği için, Türkiye neye benzer onu da bilmez. Öyle Sultanahmet’de elinde fotograf makinesi dolaşan turist, biraz daha elit, görgülü ve bilgilidir, o ayrı. Ama onlar da, sayıca azdır.

Türkleri genelde Moğollarla karıştırırlar, bir kısmında Haçlı Seferlerinde tasvir edilen barbar Türk imajı vardır, o da gelmez zaten Türkiye’ye. Kimisinde de romantik bir Türkiye imajı oluşmuştur; bizi hala haremde nargile tüttürüp Türk kahvesi içiyor sanırlar. En zararsız kesimde bunlardır.

Velhasıl, Avrupa, Amerika vatandaşı, bizim onları iplediğimiz gibi, ne bizi ipler, ne komşu ülkede yaşayanı. Merak etmeyiniz, bizim de kelle başı milli gelir 20.000 dolar filan olsaydı, ne Yunanı iplerdik, ne ABD’yi, ne AB’yi. Norveç gibi dalgamıza bakar, günümüzü gün ederdik.

Bu tip filmler yapılır. İngiltere’de IRA’yı halk kahramanı gösteren sayısız film var, Bono gibi herifler (severim keratayı!) İngiltere’yi heryerde kötüler, ne oldu yani, bölünmez bütünlükleri mi bozuldu İngilizlerin? Tek kazığı Mel Gibson’dan yediler o ayrı; manitası için İskoçya’da efelik yapan William Wallace’ı halk kahramanı gösterdi ya, İskoçlar da gerçek sandılar, şöyle bir silkiniverdiler. Film külliyen palavradır; gelgelelim bizim Türk milliyetçi gençleri bile fena gaza getirmiştir, İskoçlar nasıl gelmesin!

Yani Geceyarısı Eksperi öyle fiyakamızı filan bozmamıştır. Dua edelim, JFK’yi CIA öldürttü tarzı, başbakanı astık diye film yapmadılar. Neden yapmadılar, neden yapamazlar konusu da ayrı mevzu tabii.

Ha, mesela Irak’ı film yapabilirler, adamların ülkesini işgal edip devlet adamlarını filan astılar diye. İddia ediyorum, bunun filmini de ilk ABD’liler yapar! Adamların zaten hiçbirşeyden korkusu filan yok, alternatif film yapalım da 3.dünya ülkelerini gaza getirip paralarını alalım diye onu da yaparlar. Bize de, gidip huşu içinde seyretmek düşer.