Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

Barış Ünver‘e pas atmışlar, o da topu sektirip bana yollamış.

Gavur “meme” diyor; bize her nasılsa “mim” diye geçmiş. Nasıl kelimeyse, 4000 sayfalık Oxford sözlüğünde bile bulamadım karşılığını.

Bu tip şeyleri devam ettirip yazmayı sevmiyorum; ama nezaket icabı bir cevap vermek gerek.

Dünyanın en meşhur insanı kimdir sorusuna herkes bir cevap vermiş elbette. Ben epeyce zorlandım mesela. Kimisi Adolf Hitler demiş. Aborjinlerin filan tanıdığını sanmam Hitler’i; hatta muhtemeldir ki, MTV ile büyüyen bazı Alman ve İsrailli kopiller bile tanımıyor olabilirler.

Kimi Hz.İsa demiş; dünyanın en çok satılan kitabı İncil’i referans göstererek. Gelgelelim; Hindu ve Budistlerin herhalde kayda değer kısmı bilmez Hz. İsa’yı.

Atatürk diyenler de olmuştur tabi; onu da ancak Avrupa’nın ve ABD’nin okumuşu bilir.

Ben biraz Andy Warhol’dan ilham alarak, en meşhur benim diyorum!

İstatistiklerime bakarsak, beni tanıyanların sayısı, seneler önce meclisin önünde donuyla nümayiş yapan ablamızdan muhtemelen çok daha az. Yani meşhur değilim.

Hiç sorun değil. Çünkü birini “meşhur” diye “mimlemenin” psikolojisini az çok anlayabiliyorum. Hemen hemen herkes kendini önemli hissedebilmek için birine benzetmeye çalışıyor. Eğer önemli biriyle ortak özellikleriniz varsa, “ben de önemliyim” diye kandırabilirsiniz kendinizi. Gelgelelim, “önem” konusu hayli tartışmalı olduğundan, “meşhur” birini seçmek daha garantili bir yoldur.

Gerçek şu ki, hepimiz az ya da çok dünyanın merkezi olduğumuzu sanırız, ya da isteriz. Her insan, dünyaya ister istemez kendi yorumuyla bakar, dolayısıyla kendi beyninizdeki dünya algısı içindeki en önemli insan da, doğaldır ki bizzat kendinizsiniz.

O yüzden, en meşhur adam benim. Eminim çoğunuz bunu okurken rahatsız olmuştur; çünkü dünyanın en meşhur insanına, size(!) bir meydan okuma içerdiği hissine kapılmışsınızdır.

Apple Macintosh, grafiksel kullanıcı arayüzünü yaygınlaştırdığında, ortaya yepyeni bir kavram çıktı: Desktop Publishing, yani masaüstü yayıncılık.

Masaüstü Yayıncılık, isteyen herkesin yayıncı olabileceği düşünü ortaya attı; ancak geniş anlamda yaygınlaşmadı. Çünkü, siz ancak içeriği üretecek ve sayfa tasarımını yapacak kişiydiniz; Entelektüel ürününüzü geniş kitlelere yayabilmek için yine bir matbaa ve dağıtım kanalına bağımlı kalıyordunuz.

Dolayısıyla, masaüstü yayıncılık devrimi, sadece okul gazeteleri gibi kısıtlı girişimleri önünü açtı. Geniş kitlelere ulaşabilmek hala hayaldi.

Ardından Internet geldi. Herkes deli gibi siteler açmaya koyuldu ve çok ciddi miktarda, hatırı sayılır kısmı değerli bilgi üretildi. Ancak bir sorun vardı; matbaa ve dağıtım kanalı ihtiyacı ortadan kalktığı halde, geniş kitlelere ulaşmak hala zordu. Çünkü insanlar, birbirlerinden ve başkalarının yaptığı sitelerden kolay kolay haberdar olamıyordu.

Sonra arama motorları ve dizinler devreye girdi. Bu devrimin kaymağını yiyen Google sayesinde, artık herkesin sitesi ya da blogu, geniş kitleler tarafından fark edilebilir durumda.

Ben buna kişisel yayıncılık devrimi diyorum. Tek bir kişi, kendi yaptığı siteyle milyonlara, hatta milyarlara sesini duyurabilir. Hala işler zordur; ama mümkündür ve örnekleri vardır.

Zamanında çıkardığımız Pozitif PC dergisi, zaman zaman aylık 36.000 download gibi rakamlara ulaştı. Küçümsemeyin; bugünkü Evrensel gazetesine göre, Taraf gazetesi artık ortalama 8.900 satıyor. İçinde birsürü kıymetli ve tanınmış gazetecinin olduğu, sokakta satılan, televizyonda reklamı yapılmış, en azından milyonlarca dolar para harcamış bir girişimden bahsediyoruz.

Kişisel yayıncılığın önü açık, ama bazı problemleri olduğunu görmemiz gerek.

Bunları kısaca özetlemek isterim; unuttuğum birşeyler varsa lütfen yorumlarınızla gerekli eklemeleri yapmaktan çekinmeyin.

1.Kişisel yayıncılık, maalesef kendini kurumsal bir olgu olarak pazarlayamadı. Bahsettiğim, çoğu medya gruplarına ait geniş ve herkese hitap etme amacında olan portallar değil. Daha küçük; bazen 1, bazen birkaç kişiden oluşan, çoğunun bir telefonu bile olmayan girişimler.

Basın kartı alamıyoruz örneğin. Dolayısıyla, bazı insanlar ve kurumlar bizi ciddiye almıyor. Bence en ciddi sıkıntı budur.

2.Basının uyması gereken -ama nedense uymamakta direndiği!- “basın ahlak ilkeleri” gibi bir çerçeveye girmemiz gerek. Sözgelimi, çoğu sitede bırakın hakareti, sürüyle küfür içeren yazı ve yorumlara rastlıyorum. Bu kadar çok insanın yayın yapabildiği bir ortamda elbette öz disiplin sağlamak mümkün değil; ama “kişisel yayıncı” sıfatıyla, bu işe soyunanları akredite edecek bir kurum olmalı. Bu kurum, kesinlikle devletin bir organı halinde yapılanmamalı. Bunu kendi içimizde, ama kesinlikle ahlaki ve vicdani sorumluluklardan taviz vermeden bizler kurabilmeliyiz.

3.Reklam ve sponsorluk konusunda aracı ve danışman şirketler kurulmalı. Zira, Adsense tarzı reklamlarla bu işin olmayacağı belli olmuştur. Kişisel yayıncı, bunu meslek olarak icra edebilecek düzeyde gelir elde edebilmeli. Şu anki reklam anlayışı içinde, kişisel yayıncılık “hobi” olmaya mahkum. Üstelik, para getirmediği, bunun yaratacağı rekabet ortamı olmadığı için, kalite artışı olmuyor.

4.Gerekirse kişisel yayıncılar kendi aralarında birleşmeli. Son aylarda bu konuda sınırlı da olsa, ümit verici gelişmeler görüyorum. Gururla iddia ederim ki, Pozitif PC e-dergi ile insanlara kişisel yayınların en azından kalite ve içerik olarak son derece rekabetçi, üstün olabileceklerini ispatladık. Pozitif PC’den sonra özellikle bilgisayar temalı e-dergi girişimlerinin sayısında ve içeriğinde kayda değer gelişme olduğunu gördük. İlk başlarda 250 sayfalık bir dergi iddiasıyla ortaya çıktığımızda, çoğu insan bunun yapılabilir dahi olduğuna inanmamıştı; zira dünyada bile 250 sayfalık e-dergi örneği yoktu. Gelgelelim, bu hedefe 3 ay içinde ulaştık. Bugün ortada bunun mümkün olduğunu gösterir bir kanıt olarak duruyoruz ve sadece bilgisayar değil, çok farklı alanlarda da kaliteli e-dergiler göreceğimize inanıyorum; yeterki klasik reklamcılık ve yayıncılık anlayışı kendini dünyaya açıp, dünyada zaten işleyen sistemi görsün.

5.Kişisel yayıncılar, hukuk hizmeti alabilecek şekilde kendini finanse edebilmeli ya da örneğin daha önce bahsettiğim kurum sayesinde bu hizmete ulaşabilmeliler. Zira, klasik medya kazandığı akla zarar parayla birinci sınıf avukatlık hizmeti alarak ya da tazminat davalarına katlanarak hemen hemen her istediğini yapma hakkına sahip. Oysa, aylardır haksız şekilde erişimi engellenen wordpress sitesine karşı bile şimdiye kadar hukuki yollardan bir sonuç elde edebilmiş değiliz; çünkü prosedürü takip edecek ve elini cebine atacak kişiler/kurumlar mevcut değil.