* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Internet’i lanetlemek

Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

Dünya tarihindeki en ünlü kişi: ..Ben!

Barış Ünver‘e pas atmışlar, o da topu sektirip bana yollamış.

Gavur “meme” diyor; bize her nasılsa “mim” diye geçmiş. Nasıl kelimeyse, 4000 sayfalık Oxford sözlüğünde bile bulamadım karşılığını.

Bu tip şeyleri devam ettirip yazmayı sevmiyorum; ama nezaket icabı bir cevap vermek gerek.

Dünyanın en meşhur insanı kimdir sorusuna herkes bir cevap vermiş elbette. Ben epeyce zorlandım mesela. Kimisi Adolf Hitler demiş. Aborjinlerin filan tanıdığını sanmam Hitler’i; hatta muhtemeldir ki, MTV ile büyüyen bazı Alman ve İsrailli kopiller bile tanımıyor olabilirler.

Kimi Hz.İsa demiş; dünyanın en çok satılan kitabı İncil’i referans göstererek. Gelgelelim; Hindu ve Budistlerin herhalde kayda değer kısmı bilmez Hz. İsa’yı.

Atatürk diyenler de olmuştur tabi; onu da ancak Avrupa’nın ve ABD’nin okumuşu bilir.

Ben biraz Andy Warhol’dan ilham alarak, en meşhur benim diyorum!

İstatistiklerime bakarsak, beni tanıyanların sayısı, seneler önce meclisin önünde donuyla nümayiş yapan ablamızdan muhtemelen çok daha az. Yani meşhur değilim.

Hiç sorun değil. Çünkü birini “meşhur” diye “mimlemenin” psikolojisini az çok anlayabiliyorum. Hemen hemen herkes kendini önemli hissedebilmek için birine benzetmeye çalışıyor. Eğer önemli biriyle ortak özellikleriniz varsa, “ben de önemliyim” diye kandırabilirsiniz kendinizi. Gelgelelim, “önem” konusu hayli tartışmalı olduğundan, “meşhur” birini seçmek daha garantili bir yoldur.

Gerçek şu ki, hepimiz az ya da çok dünyanın merkezi olduğumuzu sanırız, ya da isteriz. Her insan, dünyaya ister istemez kendi yorumuyla bakar, dolayısıyla kendi beyninizdeki dünya algısı içindeki en önemli insan da, doğaldır ki bizzat kendinizsiniz.

O yüzden, en meşhur adam benim. Eminim çoğunuz bunu okurken rahatsız olmuştur; çünkü dünyanın en meşhur insanına, size(!) bir meydan okuma içerdiği hissine kapılmışsınızdır.

Kişisel Yayıncılık

Apple Macintosh, grafiksel kullanıcı arayüzünü yaygınlaştırdığında, ortaya yepyeni bir kavram çıktı: Desktop Publishing, yani masaüstü yayıncılık.

Masaüstü Yayıncılık, isteyen herkesin yayıncı olabileceği düşünü ortaya attı; ancak geniş anlamda yaygınlaşmadı. Çünkü, siz ancak içeriği üretecek ve sayfa tasarımını yapacak kişiydiniz; Entelektüel ürününüzü geniş kitlelere yayabilmek için yine bir matbaa ve dağıtım kanalına bağımlı kalıyordunuz.

Dolayısıyla, masaüstü yayıncılık devrimi, sadece okul gazeteleri gibi kısıtlı girişimleri önünü açtı. Geniş kitlelere ulaşabilmek hala hayaldi.

Ardından Internet geldi. Herkes deli gibi siteler açmaya koyuldu ve çok ciddi miktarda, hatırı sayılır kısmı değerli bilgi üretildi. Ancak bir sorun vardı; matbaa ve dağıtım kanalı ihtiyacı ortadan kalktığı halde, geniş kitlelere ulaşmak hala zordu. Çünkü insanlar, birbirlerinden ve başkalarının yaptığı sitelerden kolay kolay haberdar olamıyordu.

Sonra arama motorları ve dizinler devreye girdi. Bu devrimin kaymağını yiyen Google sayesinde, artık herkesin sitesi ya da blogu, geniş kitleler tarafından fark edilebilir durumda.

Ben buna kişisel yayıncılık devrimi diyorum. Tek bir kişi, kendi yaptığı siteyle milyonlara, hatta milyarlara sesini duyurabilir. Hala işler zordur; ama mümkündür ve örnekleri vardır.

Zamanında çıkardığımız Pozitif PC dergisi, zaman zaman aylık 36.000 download gibi rakamlara ulaştı. Küçümsemeyin; bugünkü Evrensel gazetesine göre, Taraf gazetesi artık ortalama 8.900 satıyor. İçinde birsürü kıymetli ve tanınmış gazetecinin olduğu, sokakta satılan, televizyonda reklamı yapılmış, en azından milyonlarca dolar para harcamış bir girişimden bahsediyoruz.

Kişisel yayıncılığın önü açık, ama bazı problemleri olduğunu görmemiz gerek.

Bunları kısaca özetlemek isterim; unuttuğum birşeyler varsa lütfen yorumlarınızla gerekli eklemeleri yapmaktan çekinmeyin.

1.Kişisel yayıncılık, maalesef kendini kurumsal bir olgu olarak pazarlayamadı. Bahsettiğim, çoğu medya gruplarına ait geniş ve herkese hitap etme amacında olan portallar değil. Daha küçük; bazen 1, bazen birkaç kişiden oluşan, çoğunun bir telefonu bile olmayan girişimler.

Basın kartı alamıyoruz örneğin. Dolayısıyla, bazı insanlar ve kurumlar bizi ciddiye almıyor. Bence en ciddi sıkıntı budur.

2.Basının uyması gereken -ama nedense uymamakta direndiği!- “basın ahlak ilkeleri” gibi bir çerçeveye girmemiz gerek. Sözgelimi, çoğu sitede bırakın hakareti, sürüyle küfür içeren yazı ve yorumlara rastlıyorum. Bu kadar çok insanın yayın yapabildiği bir ortamda elbette öz disiplin sağlamak mümkün değil; ama “kişisel yayıncı” sıfatıyla, bu işe soyunanları akredite edecek bir kurum olmalı. Bu kurum, kesinlikle devletin bir organı halinde yapılanmamalı. Bunu kendi içimizde, ama kesinlikle ahlaki ve vicdani sorumluluklardan taviz vermeden bizler kurabilmeliyiz.

3.Reklam ve sponsorluk konusunda aracı ve danışman şirketler kurulmalı. Zira, Adsense tarzı reklamlarla bu işin olmayacağı belli olmuştur. Kişisel yayıncı, bunu meslek olarak icra edebilecek düzeyde gelir elde edebilmeli. Şu anki reklam anlayışı içinde, kişisel yayıncılık “hobi” olmaya mahkum. Üstelik, para getirmediği, bunun yaratacağı rekabet ortamı olmadığı için, kalite artışı olmuyor.

4.Gerekirse kişisel yayıncılar kendi aralarında birleşmeli. Son aylarda bu konuda sınırlı da olsa, ümit verici gelişmeler görüyorum. Gururla iddia ederim ki, Pozitif PC e-dergi ile insanlara kişisel yayınların en azından kalite ve içerik olarak son derece rekabetçi, üstün olabileceklerini ispatladık. Pozitif PC’den sonra özellikle bilgisayar temalı e-dergi girişimlerinin sayısında ve içeriğinde kayda değer gelişme olduğunu gördük. İlk başlarda 250 sayfalık bir dergi iddiasıyla ortaya çıktığımızda, çoğu insan bunun yapılabilir dahi olduğuna inanmamıştı; zira dünyada bile 250 sayfalık e-dergi örneği yoktu. Gelgelelim, bu hedefe 3 ay içinde ulaştık. Bugün ortada bunun mümkün olduğunu gösterir bir kanıt olarak duruyoruz ve sadece bilgisayar değil, çok farklı alanlarda da kaliteli e-dergiler göreceğimize inanıyorum; yeterki klasik reklamcılık ve yayıncılık anlayışı kendini dünyaya açıp, dünyada zaten işleyen sistemi görsün.

5.Kişisel yayıncılar, hukuk hizmeti alabilecek şekilde kendini finanse edebilmeli ya da örneğin daha önce bahsettiğim kurum sayesinde bu hizmete ulaşabilmeliler. Zira, klasik medya kazandığı akla zarar parayla birinci sınıf avukatlık hizmeti alarak ya da tazminat davalarına katlanarak hemen hemen her istediğini yapma hakkına sahip. Oysa, aylardır haksız şekilde erişimi engellenen wordpress sitesine karşı bile şimdiye kadar hukuki yollardan bir sonuç elde edebilmiş değiliz; çünkü prosedürü takip edecek ve elini cebine atacak kişiler/kurumlar mevcut değil.

Türkiye’de sol neden gelişmedi?

Bu bilimsel bir yazı değil. Elimden geldiğince cumhuriyet tarihini, olabildiğince detaylı, farklı görüşlerden okumaya, anlamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar “bu kesindir” diyebileceğim tek vardığım hüküm, cumhuriyet tarihini “bilmenin” ne kadar zor olduğu.

Objektif tarih yazarlığı zaten zordur; üstelik bizde tarih profesörleri bile, kolay kolay herkesin okuyabileceği tarih kitapları yazmaktan imtina ederler. Hal böyle olunca, yakın tarihimizle ilgili kitapların neredeyse tümü gazeteciler tarafından yazılmış ve yazılmakta. Gazetecilerin de tarafsız olmaları çok sık rastlanan bir özellik değil. Buna bir de, metodoloji eksikliğini ekleyin.

Dolayısıyla, bir cümle okuyup, bazen 1 saat düşündüğüm olur!

Türkiye’de bir sol parti ve hareket olmaması ciddi bir sorun. “Samimi solcular”ın çoğu, bunu “sol açısından” sorun olarak görse de, ben bunu Türkiye’nin genel bir sorunu olarak algılıyorum. Bunun nedeni gayet açık: Eğer toplumun sadece belli bir kesiminin isteklerini yansıtan siyasi sisteminiz varsa, bunun adı demokrasi olamaz. Demokrasi olmaması bir yana, insanların mutluluğunu sağlayamaz ve çatışmaları önleyemezsiniz. (Demokrasi olan heryerde insanlar mutludur, ya da demokrasi olmayan sistemlerde insanlar mutsuzdur diyemeyiz.)

Burada bir parantez açmak isterim. “Demokrasi” iddiasında olan, ama sadece tek bir zümreyi temsil eden sistemlerdeki adaletsizlik, monarşik ya da oligarşik sistemlerden çok daha fazla olabilir. “olabilir”’i vurguluyorum; bu kesin bir yargı değil; duruma göre değişir. Sözgelimi, Yavuz Sultan Selim çıkıp tüm halkı memnun edecek kararlar alabilirdi; çünkü hakimiyeti sınırsızdı. Bunu Sarı Selim için söylemek olası değildir;zira yeniçerileri rahatsız edecek kararlar almak bir darbeye davetiye çıkarmak olurdu. Çarpıcı bir örnek, Sovyetler Birliği. Sosyalist fikirler yerini hızla katı bir oligarşiye bırakmış ve tek hakim sınıf politbüro üyeleri olmuştur.

Sivil toplum örgütlerine gereğinden fazla önem atfedildiğini görüyorum. Herhalde bunu söyleyen çok fazla yazar/çizer yok ama, bu ciddiye alınması gereken bir görüş. Eğer, bütün siyasi sisteminiz aslında tek bir görüş üzerine kurulu ise, sivil toplum örgütleri kısa zamanda devlet baskısı görecek, zaman içinde de en azından bir kısmı marjinalleşerek hukuki çerçevenin dışına çıkacaktır. Nitekim; DHKP-C gibi terör örgütlerinin bu sürecin sonucu olduğuna inanıyorum; zira sol söyleyeceğini ancak söyleyebilmekle yetinebilmiş, karşılığında da baskı ve işkence görmüştür. Üstelik, marjinalleşen kesimler yüzünden, karşıt ve iktidarda olan kesim daha fazla siyasi güç kazanmıştır!

Sivil toplum örgütleri, siyasi dayanak bulamazlarsa güçlü olamazlar. Zira, en azından, görüş ve istekleri, kovuşturmaya ve yargıya kurban gitmeden, mecliste talep edilmek zorundadır. Parlementer demokrasilerde, bu kürsü dokunulmazlığı sayesinde olur. Burada ister istemez bir parantez daha açmak zorundayım: CHP’nin zaman zaman “hodri meydan” edasıyla dile getirdiği, “her türlü dokunulmazlığı kaldırmaya varız ve teklif ediyoruz” görüşü, bu yüzden son derece tehlikelidir! Zira, adli suçlardaki dokunulmazlığı kaldıralım bahanesiyle, aslında mecliste bile “düşünce dokunulmazlığı” kaldırılmak istenmektedir.

Önemli olduğuna inandığım bazı tesbitlerimi özetlediğim için, solun neden gelişmediği ile ilgili kendi gözlem ve vardığım sonuçları da artık ortaya koyabilirim. Dediğim gibi, bunlar bilimsel gerçekler değildir. Hatta, bilgi eksikliği nedeniyle bazı yanlış çıkarsamalar dahi yapmış olabilirim.

İşte bu yüzden, Türkiye’nin en ciddi sorunlarından biri hakkında, sizlerin de görüşlerini bekliyorum. Bu konuyu uzun uzadıya tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Sol neden gelişmedi, ya da ortaya çıkmadı?

1.Sol görüş, milleti ya da ülkeyi değil, sınıfı ve insanı temel alır. Dolayısıyla, devlet daha az kontrolcü, daha az baskıcı, daha az milli olabilmelidir ki, bunu başarabilmesi için “insan odaklı” olması gerekir; “millet odaklı” değil. Oysa bugün bile, 8 askerimizin “canlı olarak dönmüş olması”, bakanlar arasında bile rahatsızlık konusu olmakta! Üstelik, baskının yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı gelmesi (kastettiğim, halkın önemli çoğunluğunun sözü geçen bakanlardan daha “radikal” görüşler ortaya atıyor olması) da başlı başına bir araştırma konusu olmalı. İnsanın refah ve mutluluğu yerine, devletin itibarı ya da milletin namusu gibi soyut kavramları temel alan bir milliyetçilik anlayışının -ki Fransa bile bu tip bir milliyetçilik anlayışını terketmiştir- sol düşünce ile uyuşmayacağı ortadadır.

Milliyetçilik algısı son derece soyuttur. Aslında, milliyetçiliği tanımlamakla ilgili sorun, ona bazı soyut, “kutsal” değerler ithaf etmekten ileri gelir. Bizdeki milliyetçilik, sanki “vatan sevgisi”, “onu koruma arzusu” gibi algılanmaktadır. Halbuki bunlar son derece farklı şeyler. Esasen “milet olmanın” çok az ortak öğesine sahip olan ABD vatandaşlarının, vatanlarını bizler kadar sevmediğini, ya da örneğin bir işgal sırasında bizim kadar direnç göstermeyeceklerini iddia edemezsiniz.

CHP ve DSP gibi sol olma iddiasındaki devletçi partilerin sürekli milliyetçiliği gündemde tutmaları, “milli çıkarların insanların çıkarlarından üstün olduğu” anlayışını sağlamlaştırmıştır. Burada yanlış olan, “milli çıkarların” son derece soyut olması ve gücü elinde tutan otoriteler eliyle halka kolayca “aşılanmasıdır”.

2.”Sol” iddiası taşıyan CHP gibi partilerin servet vergisi gibi adaletsiz uygulamaları yüzünden, solun ne olduğunu birtürlü kavrayamamış halk kitleleri, sol fikirlere tepki geliştirmiştir.

3.Gerçek sol görüşlerin yayın organları, örgütlenme girişimleri, darbeler ve baskılarla sekteye uğramıştır.

4.Burada sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bir durumdan bahsedeyim: bizde esnaf sayısı, işçi sayısından fazla olmuştur ve bu bence bir devlet politikasıdır. Esnaf, vergi indirimi, hızlı ekonomik büyüme gibi beklentiler içindedir. Hatta, enflasyon, sanılanın aksine, esnaf için sorun teşkil etmediği gibi, çoğunun lehine çalışmıştır. Dolayısıyla, esnafın çıkarları mevcut siyasi düzenle daima paralel gitmiştir. İşçilerin de önemli bir kısmı, memurdan çok daha yüksek maaş aldığı için memnundur. Dikkat ediniz; işçilerin sendika hakkı göreceli olarak eski olduğu halde, bu hak memurlara çok geç ve birsürü direnişten sonra verilmiştir!

5.Türkiye’de gerçek bir basın yoktur. Büyük sermaye gruplarının elindeki basın organları, fikri bir tartışma ortamının yaratılmamasına hizmet etmekte ve “slogancı yayıncılık” la kitleleri “inandırmayı” hedeflemektedir. Bu elbette sadece solla ilgili bir sorun da değil. Hemen her konudaki fikri sığlığın en büyük sebeplerinden biri, basının tekelleşmiş olmasından kaynaklanmakta.

6.Tarihsel olarak bir sol arayışı olmadı; zira Osmanlı monarşisi içinde solculuktan bahsetmek anlamlı değildi! Cumhuriyetin ileri sürdüğü “sınıfsız toplum” idealinin ise fazlasıyla ütopik olduğu ortaya çıktı ama, ilk serbest seçimlere kadar geçen 20 yılı aşkın süre, birçok entellektüeli otomatik olarak eledi.

Bu yazıdan genel olarak memnun kalmadım aslında. Tekrar okuyunca, özellikle üslup konusunda vasatın aldında kaldığıma kanaat getirdim. Çok önemli olduğuna inandığım bu konuda, bu yazının “ikinci bir sürümünü” yayınlama kararı aldım. Bu sırada, yapacağınız yorum ve eleştiriler sayesinde çok daha iyi bir yazı ortaya çıkarabileceğimi düşünüyorum. Tekrar söylüyorum; lütfen sesinizi çıkarın, yorum yazın, eleştirin!

{democracy:7}

Dünya Utanç Günü

Bugün kafamıza göre blog açıp yazı yazmayı, hatta sokakta bağıra bağıra konuşabilmeyi, hatta ve hatta abuk sabuk fikirler ortaya atabilmeyi çoğu insanın adını bile bilmediği, duyup da hatırlamadığı, ya da hatırlayıp da anmaya tenezzül etmediği sayısız insana borçluyuz.

Bu insanların önemli bir kısmı, yakıldı, öldürüldü, işkence gördü, intihara zorlandı, tecrit edildi, sürgüne gönderildi. Hatta, çok sevdiğiniz bazı insanların düşünceleri, bu adamların attığı temeller sayesinde yükseldi.

Bir şey ispatlamaya çalışmıyorum; medeniyetin Lotus (Nilüfer) çiçeği gibi, bataklıkta, köksüz ortaya çıkmadığını anlatmaya çalışmak gereksizdir.

Yine de birkaç örnek vereyim: İntihara zorlanan Socrates, engizisyondan paçayı ev hapsiyle kurtaran Galile, onun kadar şanslı olmayan, kainatın sonsuz olduğunu ileri sürdüğü için kazıkta yakılan Bruno, sayısız yazar, Olof Palme gibi devlet adamları, Passolini gibi sinemacılar, gazeteciler, bilim adamları.

Medeniyetimizin tek kusuru doğru söyleyen, ya da en azından konuşma özgürlüğünü kullanan insanları yoketmekle sınırlı kalmadı. Kimi zaman toprak, kimi zaman para ve doğal kaynakları, kimi zaman da politik çıkarlar için kitleleri katletti. Nazilerin Yahudi katliamı, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki katliamı, yine onların atalarının Kızılderili katliamı gibi.

Aslında örnek vermek istemiyordum. Herkesin üzerinde uzlaşacağı kişi ve olaylardan bahsettim. Gerisi tartışmalıdır -tartışmasız büyük utanç kabul edilecek sürüyle örnek de mevcuttur.

Beni en çok rahatsız eden gerçek, bugün bile, siyasi ya da maddi çıkarlar uğruna, gerçeklerin kabul edilmesine rağmen samimi bir utanç duymak yerine, yaşananların akla uydurulmaya çalışılmasıdır.

Türlü çeşitli insanlık suçu, katliam, cani, “ama..” diye devam eden cümlelerle, gerçekler kabul edilmiş olmasına rağmen, aklanılmaya çalışılmaktadır.

Bu yüzden, isimler üzerinde durmak gereksiz. Her ülke, toplum, zümre zaten “kendi şehitlerini” bir şekilde anıyor.

Öte yandan, bir ülkenin vatandaşı, bir dinin inananı, bir zümrenin üyesinden önce insan olduğumuzu, ya da korkarım olmamız gerektiğini, hatırlamamamız gerek.

Temelde insan olduğumuzun farkına varmak -ki bu kadar zor olmamalı- en azından insanlar arasındaki sorunların daha kolay çözülmesini, o insanların çözüm adına kendi devletlerine, mensubu olduğu sınıflara baskı yapabilmesini sağlayabilir.

Biraz naif olduğunu bile bile, UNESCO’ya -sanırım otorite onlardır- “Dünya Utanç Günü” belirlemelerini tavsiye ederim. Hep birşeyleri kutlayıp duruyoruz ama bence bu kadar çok kutlama yapamayacak kadar kötü bir mazimiz var. Bu günde, kabul eden insanlar sokağa dökülüp, 2 dakikalık saygı duruşunda bulunsunlar. Öyle korna filan çalınmasın. Mümkünse bütün ses ve ışık kaynakları dursun hatta. İnsanlar sessizlik, hatta karanlıkta, 2 dakika boyunca kendi babalarının, dedelerinin, onların babalarının kendilerine bıraktığı insanlık ayıplarını düşünsünler.

Slogansız; böğürüp, tükürük saçmadan.

Gün olarak iki ekinokstan biri seçilebilir; hafif bir sembolizm katılır.

4, toplam 24 sayfa«123456789101112131415»...Last »