* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Mahmud Ahmedinecad’ın anladığını anlamamak

Mahmud Ahmedinecad’ın anladığını anlamamakMahmud Ahmedinecad, muhtemelen tahmin ettiğimden çok kişinin bilmeyeceği üzere, İran Devlet Başkanı.

“Şeriatçı yobaz” diye kestirip atamıyorum; çünkü “devletler böyle çalışmıyor”. Ahmedinecad, aslında Hıristiyanlığa inanmış, ardından ateist olmuş biri bile olabilir; sadece siyasi çıkar ilişkilerinden dolayı ianmış şeriatçı rolüne soyunmuştur belki de. Bilemeyiz.

Gelgelelim, bence büyük bir devlet adamı Ahmedinecad. Muhtemelen Türkiye’nin 20-30 sene daha göremeyeceği kadar büyük bir devlet adamı.

ABD’ye kafa tuttu; hatta zekice hamlelerle adamları tuzağa düşürdü. Dünyanın en güçlü ordularından ve ekonomilerden biri İran. Biz buradan bakınca yobaz ve şeriatçı bir ülke görsek de, üniversiteleri, bizimkilerin aksine tıkır tıkır çalışıyor. Hatta geçenlerde, AIDS’in ilerlemesini yavaşlatan bir tedavi açıkladılar ve tamamen bitkisel tabanlı olduğunu ileri sürdüler. Bu alanda hiçbir uzmanlığım olmadığı ve iddiaları da inceleyemediğim için, elbette doğrudur ya da yanlıştır diyemem. Gelgelelim; bu konuda benden çok daha temkinli, zeki olması beklenen bazı “yerli otoriteler” -ki bunlar tıp profesörleri!- “olmaz öyle şey” dediler. Bu “olmaz öyle şey” açıklamalarını gazeteler manşetten duyurdu. Fakat, manşetin altındaki “zavallı” gerçek şuydu: “Bilim otoritelerimiz”, iddiaları inceleyip yanlış olduğunu tesbit etmemiş, “İranlılar beceremez(!)” tarzı sefil bir yaklaşımla beyanat vermişlerdi!

İşte Türkiye’nin hali…

Ama asıl bahsetmek istediğim bu değil.

Bizde “siyasetçiler”, seçimlerde köylere gider, her önüne geleni şap şup öper, kahvede “geldimi namaz vakti ağalar, camiye gidip bir namaz kılalım” diye ucuzluk yaparlar.

“Şeriatçı”, hatta zekası hakkında bizim basında abuk sabuk yakıştırmalar yapılan Ahmedinecad, blog açmış! Hem de 4 dilde!

Ahmedinecad’a demokrat diyen taş olur da, niye “halkın içinde gözükmeye pek meraklı” siyasetçilerin blogları yok? Ahmedinecad’dan daha mı çok işleri var?

Üstelik blogunda bir hayli demokrat tavırlar gösteriyor!

Gelen bazı yorumlar:

Shut up please, would you? I get headache reading your nonsense stuff.

I think you are an evil leader. Freedom and tolerance are necessities in this day and age, and the fact that your country kills intellectuals, journalists, minorities, etc. is horrible and deeply disturbing.

I hate you. you are retarted. that simple mentally retarted

Tabi muhtemeldir ki, Ahmedinecad’ın “yardımcıları” tarafından kaleme alınmış birsürü övgü dolu sözler de var; çoğu da ABD vatandaşlarından(!) gelmiş.

Ama adamlar, kötü eleştirileri de yayınlamışlar. Elbette çoğu sansürlenmiştir ama, siz Türkiye’de bir siyasetçi ya da bürokrat’ın blog açıp, “kardeş sen gerizekalısın” içerikli bir yorumu yayınlayacağını düşünebiliyor musunuz?

Ahmedinecad, oldukça kısıtlı bir kitleye bile olsa, çok pozitif bir tanıtım yapıyor. Blog girdilerini okusanız, İran’ı dünyanın en demokratik devleti sanırsınız!

Aslında, Ahmedinecad’ın yaptığını Batı demokrasileri bile yapamıyor, sorun sadece bize özgü değil.

Emekli olduktan sonra, ABD’li işadamlarına pazarlama dersi verirse şaşırmam!

Okumak isteyenler için://www.ahmadinejad.ir/

{democracy:4}

The Secret’ı hayata geçirdim

The Secret’ı hayata geçirdimAz önce The Secret’ta yazan şeyleri bir tatbik edeyim dedim.

Çok eşekmişim. Gerçekten de, birkaç cahil cühela tarafından yazılan kitap gerçekmiş! “Çekim yasası” işliyormuş!

Bu şahane kitaptan istifade etmek isteyen arkadaşlar için bazı notlar aldım:

-Kütle çekim kuvveti bildiğiniz gibi uzaklığın karesiyle orantılı olarak azalıyor. Az önce dışarı çıktım, üç tane hatunu gözüme kestirdim. Heroes’daki Hiro Nakamuro gibi gözümü yumup ikisini hemen çektim. Üçüncüyü çekerken bir çığlık işittim, ne oluyor diye gözlerimi açtım, baktımki hatun havada duruyor! Anladım ki, apartmanın penceresindeki bir kıllı ayı -halkın göbeğini kaşıyan kısmından biri- hatunu The Secret’ta öğrendiği teknikle çekmeye çalışıyor. Kızcağız ikimizin de çekim alanında olunca ortada kalmış, biraz daha yüklensek ikiye ayrılacak! Lakin kıllı ayının fizik bilgisi çok iyi değildi anlaşılan. Çekme düşüncem sabit olduğu halde, hatuna yaklaşınca hemen kendime çektim.

-Çekim olayına girmeden evvel, basit fizik kurallarını hatırlamakta fayda var. Örneğin az önce bir Porsche 911 çekeyim dedim; yaklaşık 1.5 ton olduğunu unuttuğum için, bir anda camdan uçup arabanın kaputuna yapıştım.

-Gayrimenkullerde de çeşitli sorunlar yaşanabiliyor. Yürürken, üst katta bir daireyi çekmeye çalışan bir kadının kendinden ağır bir kütleyi çekmeye çalışması sonucu uçtuğunu gördüm; yalnız rotası üzerinde yüksek gerilim hatları olduğundan takılıp piliç gibi kızardı zavallı. Aslında bu da onun hatası. Herhalde bir ara, tavuk gibi kızarmayı geçiriyordu kafasından; çünkü aklımızdan ne geçerse o olur.

-Çekme olayı tek taraflı değil; itme olarak da kullanabiliyorsunuz. Yani istediğinizi çekip, istemediğinizi itebiliyorsunuz. Mesela az önce mahallede sevmediğim insanları “bunlar başka yerde yaşasın” diye düşünerek başka yerlere gönderdim.

-PKK sorununu çözdüm. PKK, biz onun var olduğunu düşündüğümüz için var aslında. The Secret öyle diyor. Facebook’da “PKK’nın olmadığını düşün” diye bir grup açtım; 5.000 kişi toplayınca hep birlikte “PKK yok” diye düşüneceğiz, o artık olmayacak.

-Çekim yasası siyasi amaçlara alet edilebiliyor. CHP, MHP ile düşünce koalisyonu kurarak AKP’yi iktidardan düşürebilir. Yalnız bunu sessiz sedasız yapmaları gerek; malum, henüz kış aylarındayız ve AKP odun-kömür dağıtarak onları silmek için birilerini yanına çekebilir (Bekir Coşkun’un tabiriyle göbeğini kaşıyan ayılar)

-Küresel ısınma, biz onu düşündüğümüz için oluyor, bence hemen unutmak gerek. Hatta, yazın heryerde bol bol klima kullanmalıyız ki, sıcaktan çağrışım yapıp -çok sıcak, küresel ısınma mı var yahu?- bu gibi kötü ve yanlış fikirler hiç aklımıza gelmesin.

{democracy:2}

The Secret’a rakibim: emme teorisi, “yüce gerçek”

Aslında ne yapmaya çalıştığımı anlamanız için, The Secret hakkında yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Düşünün ki, sadece erkeklere hitap eden “bilimsel” bir kitap yazacaksınız; kitabın konusu da “güzel kadınları 10 dakikada yatağa atıp üstüne paralarını yemek” olsun. Çok riskli bir konudur; zira erkeklerden daha fazla okuyan kadınları direk pas geçmiştir! Asıl parayı verecek kitleyi görmezden gelmiştir, ama olsun.

Kitabın satması için yapmamız gereken bazı basit şeyler var: bir teori ortaya atacağız. Teori, görünürde kolay tatbik edilebilir olmalı; ama işe yaramadığı deneysel olarak ispat edilememeli. (Sosyal konularda; yoksa The Secret’in kullandığı kütle çekim kolayca ispatlanır). Mesela, benim teorim, osmosis. Türkçesi ozmos sanırım; Serkan okuyorsa düzeltir nasıl olsa;)

Osmosis’i açıklamıyorum; ilkokulda öğretiyorlar.

Teorim şudur:

Günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız, sıradan gibi görünen, ama derin anlamları olan bazı deyimler vardır: “sululuk yapma” mesela. Hiç düşündünüz mü? Ne demek sululuk? Neden biri size “sululuk yapma” der?

Ya da, kadınların sarhoş erkeklerden neden hoşlanmadığını hiç düşündünüz mü? Sorun, erkeklerin içince daha rahat davranması mı? Oysa biraz alkol, daha yaratıcı ve akıcı konuşmamızı, daha nazik ve duygulu davranmamızı sağlamaz mı? O zaman neden kadınlar sarhoş erkeklerden hoşlanmazlar?

Sıkı durun; sorun sarhoş olmanız değil. Sorun, sadece “içmeniz”!

Yıllardır, birsürü güzel kadınla takılan sayısız erkeği inceledim. Çoğundan daha eğitimli, daha yakışıklı, daha hassas, daha gençtim. O zaman, kadınlar neden beni değil de, onları tercih ediyordu?

Etrafıma baktığımda, çoğu erkeğin benim durumumda olduğunu gördüm. Birçok harika erkek, yanlız ve mutsuzdu. Çirkin, kaba ve aptal erkekler, en güzel kadınlarla birlikteydiler.

Tarihe baktım. Onlar gerçeği biliyordu: Casanova, Woody Allen, Okan Bayülgen. Hepsi çirkin erkeklerdi. Ama onlar “yüce bilgiye” vakıftı. Hepsi güzel kadınlarla, sayısız güzel kadınla birlikte olmuştu.

Bunun üzerine “yüce bilgiye vakıf” erkekleri aradım Internette.

Bu bilgiyi, tüm dünya erkekleri ile paylaşmak istedim.

Yüce bilgi, çok basittir. İspatı kolaydır. Her yerdedir. Elinizdeki kağıt mendili, içtiğiniz kahveye batırın. Mendilin kahveyi hızla çekip, mendil boyunca ilerlediğini göreceksiniz. Bu kadar basittir ve her yerdedir. İsteseniz de, istemeseniz de, bu kanun sürekli işler.

Herkes aslında bunun farkındadır, ama ne olduğunu bir türlü çıkaramaz. Kız arkadaşınız bilir, size “sululuk yapma” der.

İnsan vucudunun %70′inden fazlası sudur. Beyninizin de öyle. Suyun yoğun toplandığı yerlerden biri de genital organlardır. Kadın göğüslerinden, özellikle dolgun ve yuvarlak olanlardan neden hoşlandığınızı düşündünüz mü? Çünkü size süt dolu, bol sıvılı şeyler çağrıştırır! Gerçek şu ki, sıvı bizi çeker.

Eğer bir kadın, sizin yerine arkadaşınızı, hatta çirkin ve başarısız arkadaşınızı istiyorsa, bunun nedeni siz değilsiniz. Tek neden, arkadaşınızın daha az su içmesidir!

Arkadaşınızı mendil, kadını kahve yerine koyun verdiğim örnekte. Arkadaşınızın düşük sıvı konsantreli ve tuz dolu vucudu, kadının sıvılarını, sıvı dolu beynini bir mıknatıs gibi çekmektedir!

Bir kadınla oturduğunuzda, içtiğiniz içkiyle birlikte, hoşlandığınız kadının sizden soğuması tamamen bununla alakalıdır! Çünkü, vucudunuzu suyla doldurarak, bedeninizin kadının beyin ve vucudundaki suyu emmesini engelliyorsunuz!

İşte herşey bu kadar basittir.

Tatmin olmadınız mı? Olabilir; sadece 15 dakikadır yazıyorum. Özellikle de absürd bir örnek seçtim; azıcık eğlenceli olsun diye! Bir senede 15 teori uydurup 10 tane kitap yazabilirim. Elbet bir tanesi de tutar! Tabi, azıcık medya pompası şart!

Şimdi bunun filmini hayal edin. Kahveye batırıyorum selpağı, biraz hareketli görüntü filan; su molekülleri selüloz içinde ilerliyor, arka plana hareketli bir müzik filan döşerim. Gazı düşünmeyin!

Üç beş tane sıkı hatun, sonra iki zibidi çıkıp konuşur. Altına prof mrof yazarım.

Sokakta 25 tane hatun çevirip “sulu erkeklerden hoşlanır mısınız?” derim; en az 24′ü hayır diyecektir zaten! Sonra “bakın gördünüz mü, sulu erkek sevmiyorlar, demekki su içmemek lazım!” gibi “bilimsel” bir açıklama yaparım. Palavramı, bilimsel “osmosis” gerçeğine cart diye dayandırıveririm.

15 dakikada bu kadar oluyor; bu işten ekmek yemeyi kafayı koysam ne hokkabazlıklar düşünür ve yaparım düşünmeyin!

{democracy:2}

“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir

“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildirYıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.

Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!

Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.

Birkaç örnek vermek istiyorum.

Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!

Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!

Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.

Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.

Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.

Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması“Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.

En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.

Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.

Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!

Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).

Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!

“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!

Yeni dalga yobazlığa savaş açtım

“The Secret” olayı çok kafamı bozdu.

Saçmalık olmasını filan zaten geçtim. O kadar çok saçmasapan şey var ki…

Benim kafamı bozan, bilimi kullanarak, daha doğrusu bilimi kullandığını ileri sürerek, abuk sabuk fikirlerle insanların aptal yerine konması. Bu aynı zamanda çok büyük bir tehlike. Yarın, aynı tarzda bir kitap yazıp, belli bir ırkı tamamen ortadan kaldırmanın bilimsel olarak bizi ve insanlığı mutlu edeceğini, tarihteki en önemli insanların bunu başarmak için çaba harcadıklarını söylesem, birsürü inanan çıkar. Aslında, bunu Adolf Hitler’de, Mein Kampf (Kavgam) ile yaptı. Bugün hala Töton ırkının üstünlüğünün bilimsel olarak ispatlandığına inanan gerizekalılar var. Üstelik, bu kitap Türkiye’de yakın dönemde bestseller oldu. Mein Kampf’ı elbette okudum, hem de iki kere. Okunması da gerekir. Örneğin, anarko-kapitalizmi bile savunan birinin, karşıt tez olan Das Kapital’i okuması gerektiği gibi. Gelgelelim, özellikle de “Türk ırkı üstün ırktır” diyen kafatasçıların, Hitler’e sempati beslemesi, büyük bir tarihsel şaşkınlık gösterisinden başka bir şey değildir. Zira, onların en anladığı dille, Hitler’in katlettiği Yahudilerin hemen hepsi Türktü! İnsani tarafını filan geçtim; sadece tarih konusundaki cehaletlerini yüzlerine vuruyorum.

Günümüzde “yeni dalga” yobazlık tehdidinin dini kaynaklı değil, tam aksine “aydınlanmanın” kaynağı olarak gördüğümüz bazı yozlaşmış bilim camiasından gelmesi en büyük problem. Buradaki en büyük sorun şu: yoz bir bilim adamı -ki o artık bilim adamı değildir!- saçmasapan bir görüş ortaya attığında, eğer ortaya attığı görüş, dine aykırı değilse, hem bilimi reddeden kitle tarafından, hem de bilimle ilgilenmediği halde “bilime inanan” kitle tarafından kabul görmektedir!

Burada “bilime inanan” kelimelerini bilinçli olarak kullandım. “Bilime inanmak”, dogmaların en tehlikelisini ve aynı zamanda en kolay teslim olunanını ifade eden bir sorun.

Bilimsel gerçekler idrak edilir,ispatlanır; “inanılmaz”. Elbette, bilimi hayatı algılamasının merkezine yerleştiren her insanın sayısız bilim dalında bilgi sahibi ya da uzman olmasını bekleyemeyiz. Örneğin gittiğiniz tıp doktorunun doğru teşhis ve tedavi uyguladığını bilemezsiniz; zaten “diploma” gibi belgeler bu yüzden varlar!

Bilimi “tehlikeli olarak” kullanan kesimlerden biri de ilüzyonistler. Bir ilüzyonist, diplomalı bir bilim adamı olmasa da, mesleği gereği belli bir alanda pratik olarak inkar edilemez bir ustalık kazanmış -örneğin optik,mekanik- kişidir. Pozitif bilimleri kullanarak, sizi “metafizik” güçleri olduğuna inandırır! Elbette bu işin “şov” kısmı; akıl hastası olmayan hiçbir ilüzyonist, sizinle konuşurken o numaraları “mucizeler yaratabilme, allahın sevgili kulu olma” gibi nedenler sayesinde becerebildiğini söylemeyecektir.

“Yeni nesil ilüzyonistler” ise, gözünüzü değil, beyninizi aldatmaya çalışıyorlar.

“Sanatlarını icra ederken” de son derece rahatlar. Çünkü, medya da arkalarında-tatlı reklam ve gelir pastasını paylaşmak amacıyla. Arkalarında olmasalar bile, medyadaki pozitif bilim bilgi düzeyi öylesine acınacak seviyede ki, çoğu “tersliği” farkedecek durumda değiller. Özellikle gazetelerin bilim haberlerine bir bakın. İnanılmaz hatalarla dolular.

Üstelik, “metafizik neşriyat” insanların çok ilgisini çekiyor. Bunun psikolojik nedenleri gayet açıktır; onun için girmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Bugün Discovery Channel bile, ilgi çekmek adına “hayaletler”, “büyücüler”, “medyumlar” ile ilgili programlar yapıyor ve “gizemcilik” ateşini harlıyor. Zamanında ciddiye aldığım bir belgesel kanalının, maddi açgözlülük adına böyle yollara sapmış olması, tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Bu durumun en büyük sorumlusu, üzülerek söylüyorum, yine bilim camiasıdır!

Bilim camiası, maalesef çok çabuk demoralize oldu ve “bilim halkın ilgisini çekmiyor” diyerek arka plana çekildi; meydanı soytarı ve üçkağıtçılara bıraktı.

Evet; cidden bilim ilgi çekmiyor. Ama burada tek suçlu camia dışındaki insanlar değildir. Bunun ispatı, aslında Nikola Tesla gibi bilim adamlarının hayatlarının içinde. Tesla, öylesine popüler olmuş ki, bugünkü pop-starların popülaritesine ulaşmış. “Bilimsel gösterilerini” izlemek, onunla tanışmak, hatta “yatağa girmek”(!) için, insanlar kuyruklar oluştururmuş.

Bugün üniversitelerin çoğunda, öğrenciler birçok profesörün dersine girmekten nefret ediyor. Gönüllü olarak öğrenmeye gittikleri halde. Bir de, Richard Feynman gibi adamlar var ki (vardı), öğrenciler okulun kapısında kuyruk olurmuş.

Bilim camiası, genel bir “kibir” ve “küçük görme” sorunu olduğunu kabul etmeli ve “insan içine çıkmalı”. Zira, bugün dogmalarını yaymak için “bilimin adını”, hatta kimisi meşru yollardan sağlanmış akademik ünvanlarını kullanan üçkağıtçılar, yarın gerçek bilim adamlarını “devirerek”, yerlerine geçecek ve bilim camiasını ortaçağ engizisyon mahkemesi gibi bir kurum haline getireceklerdir. İlk kurbanlar da, gerçek bilim adamları olacaktır.

Bazı üniversitelerin, çeşitli bağnaz kesimlerden gelen maddi kaynaklar dolayısıyla “ısmarlama” “teori” ürettikleri gerçektir. Bunlardan bir kısmı iyi niyetlidir; bu kaynaklarla “gerçek bilimsel araştırmaları” finanse etmek istemektedirler; ama en nihayetinde kaçınılmaz olarak özgürlüklerini kaybedecekleri kesindir.

Rönesans’da nasıl sanatçılar ve bilim adamları halka liderlik ettiyse, bugün de aynı şeyin olması gerekiyor. Kendine “entellektüel” sıfatını yakıştıran insanların, bunun ahlaki gereklerini yerini getirmeleri gerek. Bütün insanlığın silkinip aklın ve sağduyunun yoluna girmesini bekleyemeyiz ama zaten tarihte de asla böyle olmamıştır.

{democracy:2}

5, toplam 24 sayfa«123456789101112131415»...Last »