* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

The Secret’ın sırrını ifşa ediyorum: Giriş

The Secret’ın sırrını ifşa ediyorum: GirişYaşı 45′in üzerinde, kırışık yüzlü ama sütun bacaklı, koca memeli abla (Rhonda Byrne) çekçekle sülün gibi salına salına yürüyor. Hayatı nasıl boka sarmış anlatıyor, babası ölmüş, çok çalışmış yorulmuş, ilişkileri yalan olmuş filan. Eh, ne de olsa Batılı abla (Rhonda Byrne), mahalle baskısı yüzünden başımı örtmek zorunda kaldım, bilmemne üniversitesinde muhbir olduğum için camdan atıldım, vatandaşların ve polisin gözü önünde eski kocam tarafından 37 kere bıçaklandım diyecek değil ya!

Sonra kara bir kitap buluyor (siyah mühim renk; blogun temasını siyah yapsam Nobel alır mıyım?). “Ana bu sana yardım eder” yazılı kapağında. Kimdir bunu yazan? Küçük Emrah? Açıyor kitabı. Aman Allah. Bir anda Romalı askerler görüyoruz. Havari kılıklı bir zibidi, yeşil yaşın üstüne bir parşomen koyup kopyasını çıkarıyor. Sonra taşı çöle gömüyor. abla (Rhonda Byrne) kitabı büyüteçle, masa lambası ile mercek altına alıyor telaş içince. Hayırdır ya, CIA’mi peşinde abla (Rhonda Byrne),nedir telaş? “Maden buldum, hemen birşeyler karalayıp cümle gerzeği söğüşleyeyim” telaşı mı? Havari kılıklı oğlan taşı çöle gömüyor, Sina Çölü müdür, bazı budala kabalistlere mesaj ve gaz mı verilmektedir? Sonra zaman geçiyor, kıyafetinden Templier Şovalyesi olduğu anlaşılan zat, bir parşomen buluyor, veriyor bunu papalığın adamına, doğru Vatikan’a. Ne yazıyor parşomende? Kızıldeniz parşomenleri midir yoksa? Hani, Hz.İsa’nın “benim ölümümden sonra hemen teşkilat kurup, insanlara birbirine kırdırmak, üzerinden de avanta toplamak için papalık filan gibi zibidiliklere girmeyin ha!” dediği, insanlıktan yıllarca saklanan şu meşhur belgeler canım.

Sonra plan yine değişiyor, puro tüttürmelerinden kalantor ve fena adamlar olduğunu anladığımız bir grup fena adam görünüyor ekranda. Hayrola birader, Kurtlar Vadisi mi çekiyoruz? abla (Rhonda Byrne) bu arada gizemli ses tonuyla “Bu deyyuzlar yüzyıllarca sırrı sakladılar, aslında çok basitmiş” filan tarzı şeyler üfürüyor. Cehaleti azıcık tahsille alınmış, lakin eşekliği ilelebed baki kalacaklar için ekrana Da Vinci görüntüleri filan fırlatılmış; bilim var, gizem var, aksiyon var, daha ne istiyorsunuz kardeşim, izleyin ve feyz alın. Ama önce filmine gidin, sonra kitabını alın ha.

abla (Rhonda Byrne) şaşırmış ha, Plato,Sheakespeare, Victor Hugo (sadece Hugo yazıyor da, anlamayanlar için yazdım), Isaac Newton, falan filan. Uydurmuş ya, gerisini yazmaya gerek yok.

Sonra abla (Rhonda Byrne) Internet’e girip “sırra mazhar olanları” aramaya başlıyor. Parmaklarında at nalı kadar pırlanta yüzükler olduğundan, sırra vakıf olmanın kendisine ne büyük şeyler kazandırdığını daha “ossaat” anlıyoruz.

Bob Proctor, filozof(?). Adamla ilgili, “10 dakikada dünyanın parasını cukkala” tarzı uyduruk kitapları ve dakikası binlerce dolarlık “konferansları” tanıtan sitelerden başka hiçbir kaynağa ulaşamadım. Eğitimi nedir? Neler yapmış? Bu adama kim “filozof” der? Hatta felsefe tahsilini bırakın, ilkokulu filan bitirmiş midir? Yok. Hiçbirşey bulamadım.

Sonra, “kendi sitesine” girdim. Meğerse liseden terkmiş bizim filozof!

Bundan böyle, ben de kendimi “filozof” ilan ediyorum. “Metakarmik döngüsellik” teorimi insanlıkla paylaşıp, herkesin çok zengin olmasını, acaip güzel görünmesini sağlayacağım. Bu yolda hidayete ermeniz için tek yapmanız gereken, 100 YTL’lik “Yalın Gerçek” kitap ve DVD setimi almak. Za zu edeni de bozarım; en azından iyi kötü üniversite bitirmişliğim var; gavurun ilkokul mezunu filozof oluyor da, benim neyim eksik?

“Filozof” Bob’dan sonra Joe Vitale namlı eleman çıkıyor. Joe Vitale, “Doktor”. Yok; hekim anlamında doktor değil; Ph D yapmış gibi. Sonra bakıyorum; Joe Vitale, Kent Üniversitesi’ne girip çakmış ve atılmış. “Nasıl doktor bu?” demeyin. Onun da dümenini buldum. “Msc D” diye bir dümen. “Bu ne ola ki?” dedim. Şu adreste (http://www.metaphysics.com/prospectus/degree-programs-metaphysics-.htm) “Metafizik Üniversitesini” buldum. Tabi o da dümen; adı üniversite sadece. Daha da komik (aslında iğrenç) olan gerçek, şu cümlede yatıyor: *The title “Doctor of Metaphysical Science,” and the degree letters “Msc.D.” and “Doctor of Metaphysical Counseling,” and the degree letters “Mc.D” are copyrighted and may not be used by any other school or organization.

Tercümesi, mealen: Metafizik bilim doktoru ve Msc D harfleri tescillidir ve başka bir okul ya da örgüt tarafından kullanılamaz!

Yüzsüzlüğün böylesi diyerek yoluma devam ettim. İkide iki. Filmin daha 3. dakikasında değiliz ve ekranda görünen 3 insandan biri ilkokul mezunu filozof, öbürü daha önlisanstan çakmış doktor!

Geri kalanlar kimmi? Bir “finans uzmanı”, bir “vizyoner” (din adamı gibi görünüyor, muhtemelen onun da bir teoloji diploması filan yoktur), bir “Feng Shui uzmanı”, bir “yazar” (yine bu tarz kitaplar). Kalanını yazmaktan sıkıldım; bozacının şahidi şıracı, güzel bir kadro devşirmişler.

Kıytırık bir üniversite bitirmeyi becerememiş bu adamlar, Kuantum fiziğinden bahsediyorlar. Kütle çekim olayına filan da girmişler. Bol bol fizik var; ilginç olan, Newton fiziği ve Kuantum fiziğinin “metafizikle” harmanlanması. Beş benzemez bir el; nasıl olsa bizim kitle fizikten hiç çakmaz ön koşuluyla ortaya çıkmışlar.

Bu örneği, dindar biri olmadığımı da söyleyerek hep veririm: kutsal kitapları okuyun, harika metaforlar vardır. Bunlardan en hoşuma gideni, yalancı peygamberlerin çoğalmasının kıyamet alameti olduğu görüşü. Kıyameti illaki dünyanın çatırdaması, lavlarla kaplanması, sur borusunun ötmesi gibi algılamayın. Kıyamet zaten adım adım geliyor. Açlık, küresel ısınma, savaşlar, yobazlık.

The Secret (Sır) denen fasa fiso kitap, Dale Carneige gibi aslında yararlı bazı öğütler veren “kendini geliştir” tarzı kitaplardan biri değildir. Bundan öncekilere hiç benzememektedir. The Secret denen kitap, insanlara farklı bir yobazlık, hadi kelime uydurayım, “post modern yobazlık”, diyebileceğim bir virüsü insanlara aşılamaktadır.

Kitabın tehlikesi, yazılanları ciddiye alıp sonra başarısız olmanız değildir. The Secret son derece tehlikeli bir kitaptır; çünkü insanların bilimsel bilgi yetersizliğini sömürerek, ortaya attıkları ipsiz sapsız iddiaların aslında bilimsel olduğunu ileri sürmesinden ileri gelmektedir.

Ticari başarısıyla birlikte, son derece tehlikeli bir yol açmıştır The Secret. İnsanların, ne kadar saf olduğunu ispatlamış, bilimsel ve mantıksal yetersizliğini ortaya koymuştur. Bunun tehlikesi şudur: artık yeni yaratılan dogmalar, bilime dayandırıldığı iddia edilerek, insanların o alandaki duygusal zayıflığının da etkisiyle, “gerçekmiş” gibi geniş kitlelere empoze edilebilir.

Sırf bu bahsettiğim teorinin ne kadar kolay işleyeceğini göstermek için, bir teori de ben ortaya atıp onu “bilimsel(!)” kanıtlarla destekleyeceğim.

{democracy:2}

Öğretmenler günü, eğitim sistemi

Öğretmenler günü biteli çok oldu ama benim aklıma şimdi geldi.

Kaçının adını hatırlayabildiğimi düşündüm; sadece 2. İkisinden de bu blogda bahsettim; diğerlerini hatırlamak bile istemiyorum. Hayır; bu fazla oldu aslında. Çoğunu hatırlamak istemiyorum, kalanları hatırlamasam da olur.

Hatırlamak istemediklerim arasında, bir de matematik “hocası” var. “Hoca” diyorum; zira kuran kursuna gitsem, mutlaka daha iyi birkaç “hoca” bulurdum. Adını gerçekten hatırlamıyorum. Şimdi görsem, söyleyecek çok şeyim olurdu. Hoş bir anlamı yok; ağır derecede ruh hastası birinin benim söyleyeceklerimle bir nebze olsun değişebileceğini sanmam. Umarım bir şekilde işini bırakmıştır.

Çoğuna kızgın değilim; artık onları “kader kurbanı” gibi görüyorum.

Medeniyetimiz, özellikle de Türkiye öylesine geri ve hala da geriye gidiyor ki, onların artık bir değeri yok.

Türkiye’de eğitim baştan sona fiyasko. Rezalet. İğrençlik. Öyle bir sistem düşünün ki, laf olsun diye çocukların 8 senesini çalıyor. Karşılığında ne veriyor? Dünyanın lise yerine bile koymadığı uyduruk üniversitelerine sokmak için, onları “dershane esnafının” kucağına atıyor.

Bir yanda, İsviçre’deki en pahalı okulları kalite değil ama fiyat bakımından yaya bırakan özel okullar, diğer yanda doğru dürüst damı bile olmayan, sobayla ısınan köy okulları. Çocukları okuyup “adam olacak” diye, sürekli para harcayan, hatta verdikleri paranın karşılığını alamadıklarını bildikleri halde o paraları vicdan azabı çekmemek adına mecburen ödeyen aileler. Çünkü sistem tamamen vicdan azabı, duygu sömürüsü üzerine kurulu.

Benim “tevhid-i tedrisat” tan anladığım bu değil. Bir tarafta “hiper-ayrıcalıklı”,””süper ayrıcalıklı”, “düz-ayrıcalıklı” okullar; diğer tarafta “oku-ve-sürün” tarzı, adet yerini bulsun diye açılmış okullar.

Bilmemnerenin dağ köyünde lise bitirdiysen ne yabancı dil bilirsin, ne orada aldığın eğitimle üniversiteye kapağı atman mümkündür. Ama “sosyal devlet” var, tevhid-i tedrisat var değil mi?

Dersanelerin artık “eğitim sistemsizliğinin” doğal bir parçası olduğunu herkes kabul etmiş nedense.

Bence okulları kapatın. Çok ciddiyim. Bu çocukların boşu boşuna harcadıkları zamana yazık. Üniversiteye girmek isteyen direk dersane esnafına teslim edilsin. İstemeyen de biryere çırak verilsin, ne bileyim, tornacılık filan öğrensin. Hiç olmazsa işini adam gibi yapan, meslek sahibi nesiller yetişir. Haybeden senelerce okuyup işsiz ve aç sürünmeye mahkum edilmez gençler. Biz de eşek gibi, işe yaramayan okul binaları, kullanılmayan bilgisayarlar için vergi ödemekten kurtuluruz. Çok lazım gelirse, devlet dershaneleri sübvanse eder. Madem “eğitim sistemsizliği” zaten dershane esnafına teslim edilmiş, varsın bir de sübvansiyon alsınlar. Battı balık yan gider…Çocuklarda okulla dershane arasında perişan olmaz, sadece dershaneye giderler. Herkes memnun olur.

Öğretmenler de az maaş alıyoruz diye ağlamasınlar. Evet; para azdır ama yapılan işin karşılığı da ancak bu kadardır.

Öyle derli toplu, bilgisayarlı filan okulları da görüp gaza gelmeyin boşuna. Adam gibi müfredat olsa, öğretmen gibi öğretmen olsa, bir sandalye de yeter. Fazlasına gerek yok. En büyük Yunan filozoflarının çoğu, derslerini taş üstünde oturarak verdiler. Hoş öğretmen de ne öğretsin. Müfredat ne, okul kitabı ne, kendi öğrendiği ne.

Bu sistemde bundan böyle değişmez. Böyle gelmiş böyle gider.

Neden mi?

Çünkü en aklı başında adam bile, bunu yadırgamıyor. Çocuğunun sabah 8′de okula gidip, akşam 4′de okuldan çıktıktan sonra dershaneye gitmesini, ordan da 8′de çıkmasını iplemiyor.

“Rekabet” varmış…

Neyin rekabeti? Aslında rekabet eden dershaneler, arada ezilen el kadar çocuklar.

Paranız varsa yollayın çocuğunuzu dışarı, buralarda okumasın. Yoksa da, kendiniz eğitin. Hiç olmazsa uyuşturucuya, çetelere filan bulaşmaz.

Ne yapacaksın özgürlüğü, al sana kredi kartı vereyim

Ne yapacaksın özgürlüğü, al sana kredi kartı vereyimÇocukken şöyle bir hayalim vardı: Bir Rus köyünden, ama çok izbe biryerden, çok genç (ve taş) bir kız bulup, İstanbul’daki yalıma kapatacağım. Pencereden baktığında bile sadece denizi görecek. Evden hiç çıkmayacak; ama ona prenses gibi davranacağım. Birsürü şey öğreteceğim. Çok güzel yemekler yapacağım. Harika iç çamaşırları(!) olacak. Doğal olarak, dünya yüzü görmediği için, beni de dünyanın en harika erkeği zannedecek(!)

Her erkek buna benzer bir hayal kurmuştur; kurmadım vallahi deyip, “kadınlar çiçektir” tarzı cümleleri etrafa serpiştirip, kendince yorum yazanlar da, aslında blogu ziyaret edip yorumları okuyan hatunlara “ne kadar has adam” olduğu imajını vermeye çalışıyordur.

“Kredi kartı dedin, kandırdın bizi, hani nerde?” demeyin. Çünkü az sonra, gerçekten kredi kartıyla nasıl kandırıldığınıza geleceğim(!).

Eğer kredi kartınızın ekstresini karınız, sevgiliniz, ya da ananız babanız filan ödemiyorsa, muhtemelen gırtlağınıza kadar borca batmışsınızdır; en azından bir dönem. Ha, bir başkası ödüyorsa da, birazcık kuklalaşmış olabilirsiniz. Örneğin, sevgiliniz, Crysis oynarken “hadi kalk artık, canım dışarı çıkmak istiyor” derse, mecbur kalkacaksınız, zira “ulan 400 dolarlık ekran kartını kim aldı sana!” zılgıtını yeme olasılığınız yüksektir. “Bana koymaz abi” diyorsanız, sizin adınıza sevinir, insanlık adına üzülürüm. Siz bir kösele suratsınız; her nevi hakaret, artık sıcak teflon tavadaki yağ gibidir; asla üzerinizde kalmaz, akıp gider.

Cüzdanınızdaki parayla bir şey aldığınızda kendi efendinizsiniz. Daha doğrusu, “kaynağınızdan” aldığınız para üzerinde tasarruf hakkınız var. Gelgelelim, kredi kartında durum farklıdır. Kredi kartı kullandığınızda, geleceğinizi ipotek altına alırsınız.

Olay çok basit: 2 milyara cep telefonu. Normalde “cüzdandaki parayla” almanız için ayda en az 10.000 dolar filan kazanmanız gerek. Bu parayı Türkiye’nin %1-2’si bile kazanmadığı için, yazının konusu onlar değiller. 2 milyarlık cep telefonu, cüzdandaki parayla hayaldir, ama kredi kartına 24 taksitle çok ulaşılır birşeydir!

Keza, 7 milyarlık plazma TV’de öyle; 24 taksit, duydun mu ayol, peşin fiyatına hemde! Üstüne üstlük, ödemeye 4 ay sonra başlayacağız! Yani, 28 ay, işten çıkma, patronun ana avrat küfürlerine “eyvallah” dememe, “gerçeği arama” şansınız filan yok. Çünkü artık, kredi kartı taksitlerini ödemeyince sadece haciz de gelmiyor, hapse giriyorsunuz! Ya 5 ya da 10 sene (zamanaşımı süresini bilmiyorum; sanırım 5 senedir) “kaçak” yaşayacaksınız, ya da mapus damları altında aslanlar gibi yatıp çıkacaksınız!

Kredi kartı, vahşi kapitalizmin en çirkin yüzlerinden biridir. Kredi kartı, eroindir.

Çünkü kabul edin ki, bunca anlamsızlık içinde, hayatınıza anlam katan yegane şeylerden biri, “satın alma özgürlüğüdür”. Bunun psikolojisine girecek değilim; Fight Club’u seyredin ve anlayın!

Sosyalizm, Sovyetlerdeki haliyle rezil bir uygulama halini alıp, Batı ikinci dünya savaşından sonraki hızlı ekonomik büyümeyi sağladığında, Marx’ın “zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yoktur” lafı da, boş safsata olarak tarihe gömülmüştü. Zira, Almanya’da çalışan bir Türk işçisi bile, zorlanmadan Mercedes’e binebiliyor, Türkiye’deki en lüks otellerde tatil yapabiliyor, çoluğunu çocuğunu iyi okullarda okutabiliyordu. Bu artık kıta Avrupa’sında bile hayaldir. Çünkü, karlılık son 15 yılda inanılmaz derecede düştü ve işsizlik müthiş bir tırmanışta.

Gelgelelim, kapitalizm, yeni prangasını bulmakta gecikmedi. Bugün Marx dirilip yanınıza gelse, “kardeşim, doktoralı fizikçisin, neden 500 YTL’ye gece bekçiliği yapıyorsun, kurtul prangalarından!” dese, “abi haklısın ama 24 ay vadeli plazma TV aldım, daha taksitlerin bitmesine 20 ay var” diyecek durumda olabilirsiniz. Muhtemelen de, öylesiniz.

Gelen spam maillerden muhtemelen çoğu, “are you in debt?” diye başlıyor değil mi? Çünkü ABD’de birçok insan, kredi kartı yüzünden iflas etmiş, ya da etmek üzere. Kalanlar da, kredi kartı borcunu ödemek için yaşıyor.

Aslında, kart sadece bir şeytan. Şeytan, sizi kötülüğe zorlamaz; sadece teşvik eder. Doğanızdaki açgözlülüğü, hırsı, kibiri körükler! Kötü ve açgözlü olan sizsiniz; kredi kartınız ya da şeytan değil!

Gariptir ki, insanın elini kolunu bağlayan aslında çoğu zaman kendisidir! Düşünün; şu an elinize bir makas alıp kredi kartlarınızı kesebilir misiniz? Yapamazsanız, başınıza gelenlerden şikayet etmeyi bırakın, çünkü tek suçlu sizsiniz.

Blograzzi’nin puanını bu sefer ben yükselttim; teşekkürler Blograzzi!

Blograzzi’yi sayısız defalar eleştirdim ve sistemlerini hala beğenmiyorum-üstelik, bugün itibariyle 25. sırada olmama rağmen. Bugüne kadar, kimilerinin yaptığı gibi, önce yağlayıp ballayıp, sonra da istediğimi alamayınca bok atmış değilim.

Eleştirirken de söylediğim iyi şeyler vardı: birincisi, “insan odaklı” bir şirket Inveon. Yazdığım her mesaja mutlaka 24 saatin altında bir sürede cevap verdiler, daha önce yazdığımı bu yüzden tekrarlıyorum: İleride, Inveon ile herhangi bir şekilde çalışma durumum olsa, kesinlikle çok rahat olurdum. Bunun dışında, sistemi, biraz yanlış bir tarafa gitse de, geliştirmek için çaba harcıyorlar. Aslında şu andaki tek menfi eleştirim, hit almak için bloglara yapılan yorumları ve verilen puanları öne çıkarmış olmaları.

Ama konu bu değil. Daha dün gece yarısı, “iğrenç bloglar” başlıklı bir girdi yazarak, otopsi, idam gibi iğrenç resim ve videolar yayınlayan insancıkları eleştirmiştim. Sapıklara da kendi aralarında takılıp, ne bileyim, birbirlerinin kulaklarını, bacaklarını filan yedikleri sürece karşı değilim. Gelgelelim, bu siteleri milyonlarca kişinin ulaşacağı şekilde yayınlıyorlarsa, gelen insanın 6 yaşında bir çocuk olduğuna bile aldırmadan rahatça sergileyip, bir de “daha fazla insana ulaşmak” adına hokkabazlık yapıyorlarsa, burada durdurulmaları gerekiyor.

Blograzzi’ye, aynen yukarıda bahsettiğim tarzda yayın yapan 3 blogu şikayet ettim. Daha aradan 24 saat geçmemişti ki, üstelik hafta sonu olmasına rağmen, Arda Kutsal cevap yollayıp bu blogların Blograzzi’den kaldırıldığını söylemiş. Ben de kendisine teşekkür ettim ve bunu duyurma ihtiyacı duydum. Aslında bu zaten yapılması gerekendi ama o kadar yozlaşmışız ki, insanlar böyle şeylere bile aldırış etmeyebiliyorlar. O yüzden, temel insani değerleri benimsemiş insanları/kurumları bile onore etmek zorundayız diye düşünüyorum. Kısacası, teşekkürler Blograzzi!

İğrenç siteler

Zamanında Ecevit’de Internet’i DSP zannetmiş ve zapt-u rapt altına almaya kalkmıştı: sitenizin kağıda iki kopyasını çıkaracaksınız; birini valiliğe mi ne, öbürünü de sanırım emniyet müdürlüğüne vereceksiniz. Hele benimki gibi A4 kağıda 1500 sayfa filan tutan bir blogunuz varsa ayvayı yediniz. Aylık kafadan 1.500 YTL kırtasiye masrafınız var!

AKP ise “becerdi”; aslında inad edip meclis TV’den CHP’liler filan hırtlık yaptı mı izleyecektim; tabii kaçırdım. Muhakkak seslerini çıkarmamışlardır; zira Internet’in sansür altına alınması -Kızıldeniz yarılıp da CHP iktidara gelirse- kendileri için de yararlıdır. Ayrıca, bu işten kendi elleri de kirlenmeyeceği için, çok da şahane olmuştur. Vatandaş kim ki, öyle kalkıp bürokrat sultasını filan eleştirecek? (Merak etmeyin, pek de eleştiren yok zaten!)

Zart pronosu (Google kafamı koparmasın diye öyle yazdım, dilbilgisi müfettişleri hemen diklenmesinler!), zurt pronusu, ceninin ırzına geçtiler dümenleri ile, yasayı haşırt diye geçirip Adnan Hoca gibi vatana millete ve insanlığa sayısız yararı olan muhterem insanı eleştiren birkaç siteyi kapattılar önce, sonra baktılar olmuyor, wordpress denen fitne fesat yuvasını komple yasakladılar. Artık din de elden gitmez, vatan da bölünmez, kişi başına milli gelir de 60.000 dolar olur. “Kadınlar meclise daha çok girsin, acaip demokrat yasalar çıkar valla” diyen bazı şaşkın feminist “bacılarıma” da bu vesileyle sonsuz saygılarımı sunuyorum. Zira bu hayırlı yasayı biz Türk milletine armağan eden sevgili milletvekilimiz de bir kadındır. Kadının vurduğu yerde gül biter…

Gelelim asıl tehdide…

Merak buyurmayınız, bekareti kaybetme yaşı 13′e filan indi. (Tövbe estağfurullah, bu ne ahlaksızlık demiyorum)

12 yaşında veletlerin bilgisayarında benim hayatımda gördüğümden daha çok prono var.

Ayıptır söylemesi, biz de “Alman filmleriyle” büyüdük; bildiğim 3-5 kelime Almanca’yı bu “eğitim videoları” ile öğrendim. Sapık, hırsız, cepçi, çocuk tecavüzcüsü, baltalı katil, ihale fesatçısı filan da olmadım. Bu yasaklardan sonra Türkiye daha iyi bir yer de olmadı; hatta giderek daha tahammülsüz bir yer haline geliyor. Demekki bu işte bir bokluk var.

Oraya şimdilik girmeyeceğim. Benim asıl derdim, “sapık” siteleri.

Evvelden kadın simsarlığı yapıp, sonra belki belediyeden bir ihale kaparım diye camiye gitmeye başlamadığımdan, sapıklıktan kastım prono siteler değil elbet.

Sapıklıktan kastım, şu rezil “otopsi,kaza,infaz görüntüleri ve videoları” siteleri.

Bu siteleri açan “mahluklar”, onları ziyaret eden “insansıların” REPleriyle, her geçen gün daha da büyüyor, palazlanıyorlar.

Türlü çeşitli iğrençlikler. Suratına motorsiklet gidonu girmiş ölüler, boğazı kurbanlık koyun gibi kesilen askerler, kopuk organlar, vesaire. Hemen hemen hepimiz, en azından “gerçek mi?” diye, bir kez olsun bu tip bir siteye girmişizdir.

Hemen hiçbirinde, üyelik filan bile yok. Bu siteleri açan hayvanlar -aşağılık hayvan türlerinden, mesela şempanzelerden bahsediyorum; fil gibi, orangutan gibi insani ve asil davranışlar sergileyenleri değil- 6 yaşında çocuğun da o görüntüleri görüp şok geçireceğini ya hayvan beyniyle düşünemiyor, ya da hayvan olduğu için aldırış etmiyor. Çünkü küçücük, çürük beyni, kendi gibi hayvansıların yazdığı övgü dolu mesajlarla endorfin salgılıyor; bundan şempanze gibi aşağılık primatlara has bir tatmin duyuyor.

Anlamadığım şu: orda burda “namus bayiliği” yapan, ota boka müdahale eden birsürü insansı, bu heriflere “allah belanı versin” demiyor.

Blograzzi’de hemen farkettiğim, birkaç adet bu tip blog var. Bu rezil blogları kaldırmaları için az önce mesaj attım ve bu işin de takipçisi olacağım.

6, toplam 24 sayfa«123456789101112131415»...Last »