* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Osmanlı hakkında yanlış bildiklerimiz, ya da düşünmeye zahmet etmediklerimiz

İnsanımızın tarihi hakkında şizofrenik bir hali var: hem okumaktan, öğrenmekten, sormaktan ölesiye korkuyor, hem de kulaktan dolma, yalan-yanlış birsürü fasa fisoyla “biz dünyaya hükmettik” psikolojisi içinde avunmayı seviyor.

Önce şunu bir ayıralım: Osmanlı mirasını kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Biz yetiştirme tarzı olarak alışık değilizdir ama, her yetkinin bir de sorumluluğu vardır. Hem anlı şanlı savaşçıyım deyip, hem de savaş çıkınca topuklarsan, adamı kurşuna dizerler. (Stalin’den iğrensemde bazı şahane lafları vardır; onlardan biri de şudur: Sovyet ordusundan kaçmak, kalıp savaşmaktan çok daha fazla cesaret gerektirir!-gerçekten doğrudur-herhalde Fransız ve Sovyet ordularında kaçtığı için öldürülenlerin sayısı, düşman tarafından öldürülenlerden fazlaydı!)

Şizofrenik hal, sadece insanda değil, devlette de var. Örneğin, “Polis teşkilatının 150-bilmemkaçıncı yılı, itfaiyenin 100+ yılı” kutlanır. Türk ordusu 600 seneliktir lafları döner. İyi de, polis teşkilatı Türkiye Cumhuriyetinin polis teşkilatı mı, Osmanlı’nın mı, yoksa genel olarak Türk tarihinin mi? Ya da, ordu neden 600 yıllık? Ne bileyim, hangi tarihten sayacağız mesela? Bu hesaba göre, örneğin Malazgirt Savaşı’nı kazanıp Anadolu’ya geçen Alparslan’ın ordusu Türk ordusu sayılmıyor! Kaldı ki, hatırı sayılır kısmı devşirmelerden oluşan Osmanlı ordusundan “daha safkan” Türk olduğu meydandadır!-yok, Türküm diyen herkes Türktür diyorsanız, o zaman neden Osmanlı’ya iltimas geçiliyor?

Bence tarih olarak cumhuriyetin kuruluşu esas alınmalıdır; madem yeni ve milli bir devlet kurduk diyoruz, eski kurumları attık diyoruz -çünkü polisler, itfaiyeciler, subaylar filan bir gecede ortaya çıkıverdi!- o zaman o devletin kuruluşunu milat olarak alacaksın!

Kaldı ki, içeride Osmanlı’yı “belli konularda” sahiplenen devlet, dışarda tam bir reddi miras örneği sergiliyor! Nasıl mı? Örneğin, Ermeni iddialarını kabul etmiyoruz ama, Cemal Paşa’nın Osmanlı’nın emirlerine uymayarak, Ermenilerin dolaylı da olsa, mücbir sebeplerden ötürü ölmelerine neden olmuş olabileceğini kabul ediyor, ancak bundan biz sorumlu tutulamayız diyoruz (ki bende bunun mantıklı olduğunu düşünüyorum; sonuç olarak Osmanlı’dan kalan toprakların çok azı elimizde, borçlarını bile ödedik, neden bir de bir subayın emirlere uymamasının ceremesini çekelim?). İyi de, dışarıda “Osmanlı’yı kabul etmeyiz” derken, içeride polis teşkilatının kuruluşunun yüzelli bilmemkaçıncı yılını kutlarsan sana kim inanır?

Demek ki, önce ne yapacağımıza bir karar vermemiz gerek!

Osmanlı bize son derece geniş bir kültürel miras bıraktı. O mirası çar çur ettik. Tarihi binaların taşlarını çalıp ev yaptık. Yalıları, konakları yerine hödük mimarisine uygun iğrenç binalar dikmek için yaktık. Topkapı sarayının bahçesinin içine tren rayı döşedik! Bugün suriçi dediğimiz, aslen İstanbul’un en kıymetli yeri olan bölgede, azıcık parası ve aklı olan hiçkimse yaşamak istemiyor.

Hala Osmanlı arşivlerini açacak cesaret yok; üstelik bunların bir kısmının Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satıldığı söyleniyor, Topkapı Sarayı rezaletini filan saymıyorum, tüylerim diken diken oluyor.

Ama atıp tutmaya gelince, güzel şeydir Osmanlı’yı anmak. Aşağılık duygularına çok iyi gelir!

Kimse boşu boşuna Pan-Türkizm hayalleri filan görmesin. Atatürk, zamanında “yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek, “boşu boşuna dellenmeyin, efendi gibi oturun” mesajını vermiştir ama anlayana tabi. Bazıları hala ne bizim onların dilini anlayabildiğimiz, ne de onların bizim dilimizi anladığı Azerbaycan’la, bizi tanımayan Kırgızistan, Özbekistan filan gibi ülkelerle “Büyük Türk Birliği” kuracağımızı filan hayal ediyor; uykuya devam.

Türkiye Cumhuriyeti, slogan atarken, ağızdan tükürük saçarken akla geliyor sadece. Meydanlara çıkıp bayrak sallarken. Bir de, maç çıkışında polisten kaçmak için bayrak açıp İstiklal Marşı söyleriz ya, o zaman. Normal zamanlarda, “ulan Osmanlı’yı batırdık, bari Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkalım, bu işler de meydanlarda dikilip, Bosna gibi uyduruk takımlara tek gol atmakla olmuyor” demeyiz. Milli maç olunca, cümle hırsız, soyguncu, uyuşturucu kaçakçısı, ihale hokkabazı “Türk vatandaşı” oluyor; bitiş düdüğüyle birlikte tekrar mesleklerini icra etmeye dönüyorlar.

Bu ülkeyi çok seven ulusalcı kardeşler, “ya sağa sola ayar veriyoruz ama, binlerce insan geçmişte pisi pisine asıldı, işkence gördü, birbirini öldürdü, 10 senede bir darbe gördük, efendi gibi oturup işimize bakalım, ekmeğimizi kazanalım, ailemizle huzur içinde yaşayalım” demiyor nedense. Basın da, bu kavgalarda kanları akan meslektaşlarını hemen unuttu herhalde ki, herkesi birbirine düşürüp bunun gazıyla üç kuruşluk rezil gazetelerini, paspal, kalitesiz televizyon programlarını pazarlamak için birbirini yiyor, ateşe benzin döküyor.

Ha, Osmanlı’yı da çok severim ayrı mevzu. Bakın, 32 belalı millet aynı mahallede oturup, aynı sofrada yemek yermiş; şimdi Türk-Kürt çatışmasından en az 50.000 insanımız göçüp gitti. Bunca sene, Osmanlı’nın çivi çakarcasına diktiği anıtsal yapıların, insanlığa mal olmuş eserlerin tek bir benzerini yapamadık.

Ama Osmanlı’nın da, çoğunuzun nefret ettiği ABD gibi, aslında bir emperyalist -”imparatorlukçu” işte yahu!- devlet olduğunu anlayın! Bizim dedelerimizin dedelerinin dedeleri de, durduk yerde Viyana kapılarına dayanmadı mı canım? Ha petrol için Irak’a girmişin, ha Avrupa’ya yayılmak için stratejik bir nokta olan Viyana’yı zaptetmeye kalkmışın, arada çok fark var mı?

“Bizimkiler daldan kopardığı elmanın yerine parasını bırakmış” gibi naif açıklamalarla övünebiliriz tabi; siz de küçümsediğiniz birine, “kaç paraysa al” muhabbeti yapmaz mısınız? Adam malını size satmak zorundaydı çünkü; satmama hakkı yok, ama “kaç paraysa ödeyip” küçümseme hakkımız saklıdır!

Maalesef herşeyin kolay bir açıklaması yok; gerçek iki rengi olan bir hap filan da değil. Aslında bu tip konularda “gerçek” bile çok muğlak; sadece koşullar ve yapılanlar var.

Biz inek miyiz?

Biz inek miyiz?Son yıllarda kafama takılan bir soru var: inek miyiz cidden?

Şuradan çıktı: Gazetelerin “kariyer” eklerine bakın. Televizyonda, köle seçer gibi işçi alan şirketlere bakın, ya da kariyerle kafasını bozmuş biriyle konuşun. Hepsi “verimlilikten” bahsediyor.

Ben ilkokuldayken, Hollanda ineklerinin süt veriminin bizim yerli ineklerden çok fazla olduğunu okumuştum.

Bir de motorun verimlisini severim; az yakıtla çok iş üretecek.

Kombiler arasında da çok ciddi verim farkları olabiliyor. Özellikle bu soğuk kış günlerinde prim yapan konulardan biri.

Ben verimli değilim; çünkü kendimi inek, motor ya da kombi gibi hissetmiyorum. Belki bu yüzden, adam gibi bir işe girip kariyer filan yapamadım.

Doğrusunu isterseniz, bir insan için “verimli” denmesi de ağırıma gidiyor. Bir insanın kendini “verimli” kabul etmesi ise, beni türümden soğutuyor.

İnsanları değeri verimine göre ölçülmemeli. İşin doğrusu, insan pek o kadar da verimli değildir. Morali bozulur, hasta olur, canı sıkılır, sevgilisi terkeder, lodos vardır, “verimli” olamaz. Bilgisayarlar, pekçok işi insanlardan çok daha verimli, ucuz ve çabuk yapabiliyorlar.

Aslına bakarsanız, son yıllardaki ekonomik, bilimsel, kültürel gerilemenin gerisinde de insanları makine ya da hayvan olarak görme anlayışı yatıyor. İnsanın zekası vardır (olmalıdır!), yaratıcılığı vardır, analiz ve sentez yeteneği vardır. Bilgisayarlar da yapıyor; ama onlarda bizden öğreniyorlar!

Artan işgücü, bazı iş kollarının statik hale gelmesi, işgücü maliyetini düşürme çabaları, hem dünyayı, hem insanları yanlış yerlere götürüyor. En azından işletmeler düşük kardan şikayetçi. Neden biliyor musunuz? Otomatik pilotta gidiyorlar da ondan! Değişiklik yaratıp, rakipler arasından sıyrılmalarını sağlayacak insanları “pahalı” diye çalıştırmıyorlar. Daha kötüsü, bazı işlerin hiç de yaratıcılık gerektirmediği, bu işleri sıradan insanların da yapabileceği, çünkü görev tanımlarının çok net olduğu düşünülüyor. Bundan neredeyse 150 sene önce, Jethro Tull basit bir tohumlama makinesi icat etti. Çok basit bir buluştu. Oysa o çok basit buluş, tarımın ve insanlığın tarihini tamamen değiştirdi. Sürüye uysaydı, hiç düşünmeden, “verimli bir şekilde” diğer çiftçiler gibi tarlasını ekip biçseydi belki kıtlık yüzünden yüzbinlerce insan ölecekti.

Sadece yaratıcı insan “verimlidir”; robot gibi talimatları uygulayanlar ya da inek gibi sürekli aynı şeyi, oldukça kusursuz yapabilen sürüler değil. Değişimi yaratan insandır, ama siz herkesten aynı şeyleri bekleyip aynı tornadan adam çıkarırsanız, değişim filanda olmayacaktır. Elbette değişim her zaman güzel şeyler vadetmez, gelgelelim herşey statik olsaydı, öğrenmeden bile bahsedemezdik-çoğumuz, en yaygın biçimde, deneme-yanılma yoluyla öğrenir. Eğer yanılma hakkımız olmasaydı, muhtemelen 300 sene öncekiyle aynı hayatı yaşıyor olurduk. Keza dinamit bile, bir yanılgının yan ürünüdür!

Şirketler, makine ve binalara yatırım yapıyorlar. Bireyler de çok farklı değiller; örneğin değişik insanlar tanımak, farklı yerler görmek, başka kültürleri anlamaya çalışmak yerine, arabalara, bilgisayarlara, cep telefonlarına gömüyor paralarını.

Damızlık dişi aranıyor

Damızlık dişi aranıyorKapitalizmin özellikle son 10 yılı aşkın bir süredir kadın ve çocukları gözüne kestirdiği çok açık.

Neredeyse tüm reklamların öznesi kadınlar, çocuklar ve gençler. Bunu birkaç nedene bağlıyorum; birincisi, erkekler tüketecekleri kadar tükettiler ve bazı sektörlerde kadınlar kadar harcama yapabilmeleri zaten teknik olarak mümkün değil. Giyim ve kozmetik gibi. İkincisi, artık evde kararları kadınlar ve çocuklar alıyorlar. Aslında kadınların karar alması özellikle şehirlerde alışılmış bir durumda ama, şimdi buna çocuklar da eklendi. Üçüncüsü, artık en azından belli bir kesimde, kadınlar daha fazla maddi güce sahip olmaya başlıyorlar. Özellikle alt ve orta kademe yönetici olarak, kadınlar daha fazla tercih ediliyorlar.

Bir yandan geleneksel aile modeli içindeki kadının yeri “fazla ellenmezken” -kadının olduğu yerde durması mesajları daha bilinçaltına yönelik veriliyor-, “muhafaza edilirken”, bir yandan da kadınlara yeni kalıplar dökülüyor. Bunlardan en popüler olanı, “başarılı iş kadını” modeli. Daha çok evli ve 25-30 yaşın üzerindeki kadınlara “münasip görülen” bu model, gençlerde yerini daha hedonist kalıplara bırakıyor. Her iki “kalıpta” da, seks elbette ön planda.

Giderek daha da yaygınlaşan, şablon bir kadın türü mevcut.

Deli gibi çalışıyor. Yaptığı iş çok önemsiz olsa da, ciddi düzeyde, hatta askerlikte görülen düzeyde bir bağlılık mevcut. Yine aynı askerlikte olduğu gibi, “şirket” tabu durumunda. Eleştiri yok; aksine şirketi rakiplerini ezmesi gereken, kutsayan tuhaf bir anlayış var.

Yaşları genelde 25-35 arası olan bu kadınların ciddi bir bölümü yalnız yaşıyor. Yine çoğunun ciddi ilişkileri yok; mazaret ise “kariyer planları”. Evli olanlar ise, çocuk planlarını epey bir ötelemiş durumdalar; çocuğu olanlar ise genelde en iyi kreşi, yuvayı, ilkokulu seçmek için çılgıncasına bir yarış içinde.

Tip, diksiyon ve mesleki beceriler -çoğu çılgıncasına MBA yapma peşinde ya da zaten yapmış- yerinde olmasına rağmen, kültür seviyesi gayet düşük. Mevcut birikimde genelde şirketle gidilen geziler, “in olmaya dair” pratik bilgiler gibi konulardan geliyor. Hayata dair görüşleri genelde “The Secret” tarzı postmodern dinler sayesinde oluşuyor. Kendi içlerine kapalı, büyük gruplar oluşturabiliyorlar; öte yandan hissedilir bir kast sistemi var. Daha alt ya da üst sosyokültürel gruplara mensup kişilerle iletişim neredeyse hiç yok. Politik görüşleri ise medyadan besleniyor ve genelde slogan düzeyinde. Sosyal olarak aşırı bir kabul görme arayışı içindeler ve bireysel ilişkileri son derece sorunlu ve güvensiz.

İki epicenter’ları nedir deseniz, tüketim çılgınlığı ve hedonizm diyebilirim. Sürekli hareket, irtibat halinde olma gibi benim pek de kavrayamadığım bir ihtiyaç içindeler. 1-2 dakikalık sessizlik ve hareketsizlik bile tahammülsüz gelebiliyor.

Bir yanda hedonizmin gerekleri -aşırı gece hayatı, seks, alkol vs- yerine getirilirken, bir yandan da bazı konularda inanılmaz bir tutuculuk hakim. Bu zaten istenen birşey-sorgulayacak kadar değil, tüketecek kadar özgür olmaları gerek çünkü…

Erkekler zaten kaybedilmiş dava.

İnsan türüne baktığımda, “şempanzeler cehennemi” görüyorum (Maymunlar fazla geniş bir tabir; primat deyince de, çoğu insandan daha “insan” bulduğum orangutan gibi türler de giriyor işin içine) Son derece umitsizim, kazanın odunları çoktan yakıldı. Engizisyon davaları çoktan sonuçlandı; şimdi toplu infazları bekleme aşamasındayız.

Sadece tüketmek için üreyen, yaşayan, sahte değerler edinmiş; tuhaf, ruhsuz bir tür.

Ayrıca ruhsuzlaştırmaya kadınlardan başlamak daha mantıklı. Böylece çocuklarına verecekleri güzel şeyler de ortadan kalkıyor. Erkeklerden uğrunda çaba gösterecekleri iyi birşeyler talep edemiyorlar.

Kadınlar ve pozitif ayrımcılık

“Pozitif ayrımcılık”, bizde son 1-2 senede popüler olan bir kavram; Cola Turka’nın “pozitif milliyetçilik” filan gibi akla zarar tanımından daha sonraları gündeme oturdu. Konu, kadınların mecliste temsilini “suni” yöntemlerle artırma tartışmalarıyla biraz daha fazla gündeme gelir oldu.

Aslında bu konuyla ilgili, yazılarımın birinde küçük bir karalama yaptığımı hatırlıyorum; ama Levent‘in Emre Kongar ile aynı fikirde olduğunu yazmış olması, beni bu konu hakkında yazmaya itti.

Herşeyden önce, “sana pozitif ayrımcılık yapıyoruz” yaklaşımını onur kırıcı buluyorum. Neden ki? Geri zekalı mıyım? Aciz miyim? Pozitif ayrımcılık taraftarı olan bir kadın, bence iyice bir düşünüp bunu reddetmek zorundadır. Evet; kadınlara karşı önyargılar olduğu doğrudur. Ama kime karşı yok ki? Aslında şunu söylüyorum; maça 1-0 önde başlıyorsunuz ama, “sen biraz eksiksin” yaftası bilinçaltına sirayet ediyor bir kere, o halet-i ruhiye içinde atabileceğiniz golleri kaçırıyor, yemeyeceğiniz golleri yiyorsunuz.

Kadınların yapması gereken bir şey daha var. Kendi kendilerini belli kalıplar içine sokmaktan vazgeçsinler. Bugün Internet’te kadın bloglarına baktığımda, hep aynı şeyleri görüyorum. Yemek tarifleri, örgü blogları, üçüncü sınıf şiirler, çocuk bakımı, vesaire. Kadınlar erkeklere onlara karşı önyargılı olduğumuzu söylerken, kendi rollerini çoktan biçmişler aslında. Büyük bir çoğunluğu evlenip evinin kadını olmak istiyor, kocasına güzel yemekler pişirmek, başka kadınların rekabetini daha güzel görünerek savuşturmak, “korunması ve kollanması gereken, duygusal olarak zayıf” bir varlık olarak karşı tarafta vicdan azabı yaratarak sevilmek istiyorlar. Ha, bunun yanında pilot olmak da istiyorlar. En azından, çok küçük bir kısmı.

Ben kadınların, erkeklerin yapabildiği her işi yapmak için gereksiz enerji harcamalarını da son derece gereksiz buluyorum. Evet, bir kadın pilot da olur, samuray da olur, ne bileyim, tornacı da olur. Çok mu önemli? İki cinsin de yetenekleri, fizyolojik ve biyolojik avantaj ve yapıları çok farklı. Çok iyi bir kadın samuray, asla çok iyi bir erkek samuray kadar iyi olamaz. Öte yandan, bir erkeğin de, çok iyi bir mütercim tercuman erkeğin de, bu alanda kadın rakibinin eline su dökebilmesi mümkün değil.

Yanlış bazı saplantıların neticesi olarak, bazı alakasız fikirler de ortaya atılıp duruyor. Neymiş, kadınlar mecliste fazla olursa daha barışçı ve demokratik bir ortam olurmuş. Benim bildiğim başbakanlar arasında en fazla savaş çığlığı atan Tansu Çiller’di oysa. Margaret Thatcher, Falkland Adalarına tereddütsüz çıkarma yaptı, kimseye de tınlamadı. Demokrasi? Susurluk skandalını savunan ben değildim. Internet sansürü yasasını hazırlayan da bir erkek değildi! Bu arada, Nimet Çubukçu’nun çocuk yuvaları skandalındaki “demokratik ve insani” tavırlarını da gördük. Şuursuz bazı feministler pay çıkarabilirler; kadınlar da erkekler kadar acımasız, tutucu ve saldırgan olabiliyorlar.

Bana kalırsa, kadınların ihtiyacı olan pozitif ayrımcılık filan değil. Kadınların daha iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Bundan kastım, okulda verilen eğitim değil. Bir kız çocuğunun kaderi, daha çocukken çiziliyor aslında. Eline bir bebek, oyuncak ev, fırın, çay takımı vererek ona biçilen rolü daha çocukluktan itibaren kafasına kazımaya başlıyorsunuz.

Medya ve kapitalizm de kadını sömürüyor (korkmayın; huzur İslam’da demiyorum!). Bir kadın dergisini açtığımda gördüğüm şeyler midemi kaldırıyor. Erkeği parmağında çevirmenin birkaç kuralı, erkeği zincire vurmak için yapmanız gerekenler, seksin efendisi olmanın sırları, ultra güzel görünme sırları. Arada, bunu giyersen Jolie olur, bu parfümü sürersen Flockhart gibi çarparsın tarzı ucuz kapitalizm tuzakları. Sonra bir de kariyer konusu var; kadınları ucuza, erkeklerin pek de başarılı olamadıkları orta kademe yöneticilik pozisyonlarına devşirme taktikleri.

Bence kadınların yapması gereken ilk şey, klişelerden kurtulmak. Maalesef, aslında sadece kadınlar değil erkekler de, klişelerden kurtulma isteğine ulaştığımız gün, geçmişimizden, örneğin çocukluğumuzdan gelen bazı yanlış ve zararlı alışkanlara çoktan teslim olmuş oluyoruz. Ben yetişkin bir insanın hayatını kökten değiştirmesinin çok zor olduğuna inanıyorum; onun için aslında sorunlarımızın çoğunun nedeni kadın erkek filan değil, çocuk ve aile ilişkileri olduğunu düşünüyorum.

Düşünmeden yazma ve copy-paste beyinler

Blog açtığımda düşünmeden yazdığım sayısız yazı oldu, hala da yazıyorum. Zira insanları sıkmamak, bazen bir haberi yorumsuz nakletmek, ya da sadece hit almak(!) gibi muhtelif nedenlerle, “fabrikasyon” yazılar yazıyorum.

Reklama oynuyorsanız, amacınız tamamen blogun içine birşeyler doldurmaksa, düşünmeden yazabilirsiniz. Beni rahatsız eden, yorumların düşünmeden yazıların içine sokuşturulması. Sadece yorumlar da olsa iyi, empoze edilen birsürü mesnetsiz iddia bile, blog aleminde kendisine çok geniş ve bol yer bulabiliyor.

Yorum,haber, iddia, beyanat gibi kelimelerin önce oturup ne olduğunu düşünmek ve sayısız uyarandan (medya, arkadaşlar vs) gelen sinyalleri tasnif etmek gerek.

Böyle yapılmayınca ortaya hem tuhaf durumlar çıkıyor, hem de bazı ortak şizofrenileri hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Eğer gün boyunca girdiğiniz her blog aynı yorumu gerçekmişcesine ve haber havasıyla aktarıyorsa, bunlar basın tarafından tekrarlanıyorsa -ki blogların kaynağını %99 klasik medya oluşturuyor maalesef-, bunları okuyup “gerçek” gibi algılayan çevreniz sürekli medya dogmalarını papağan gibi tekrarlıyorsa, toplumun şizofren olması da gayet normal. Ne kadar zeki, bilinçli ve farkında olursanız olun, bazen inanmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen inanmak kolay geliyor. Bazen de gerçekleri söylemek güç,cesaret ve enerji gerektiriyor ve susuyorsunuz.

Çok güncel bir konu olduğundan ve hakkında bir blog girdisi yazdığımdan, Atatürk’lü İş Bankası reklamını örnek vereceğim.

Birçok blog, hiç düşünmeden YouTube’dan aldıkları videoyu bloglarına koydu ve “aman ne güzel bir Atatürk tiplemesi” gibi laflarla reklamı övdü.

Bakın, bu bir belgesel, film ya da amatör video filan değil; bu bir reklam. İnsanların ve kurumların kutsal bulunmasını doğru bulmadığım halde, Atatürk bu ülkenin kutsal değerlerinden biridir. Kutsal olmasa bile, insanların değer verdiği konuları manipülatif amaçlı kullanmak, ahlaki bir çarpıklıktır.

Eminim ki, bu açıdan olaya tekrar bakan arkadaşlar, yaptıkları yorumları tekrar gözden geçireceklerdir.

Maalesef, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “güvenilir adam”, “güvenilir kurum” modelleri haddinden fazla ve amacını aşan bir inandırıcılık gücüne sahipler. Medyadan nefret eden insanlar bile, ister istemez onun gücünün etkisinde kalıyor; birilerinin onların yerine düşünmesini, onların yerine karar almasını, hatta onların yerine nasıl bir hayat yaşamaları gerektiklerini empoze etmesine razı oluyor.

“Vicdan” dediğimiz şey, beyin fonksiyonlarının sonucudur. Ben insanların düşünerek kendi çizgilerini çekmeleri gerektiğini, ama o çitlerin arkasında hapis kalmamaları gerektiğini savunuyorum. Zaman zaman hayata dair sac ayaklarınız değişebilir; bu zaman içinde değişiyorsa sorun yoktur; çünkü insan da, yaşam da dinamiktir. Ama koşullar karşısında “duruma göre” aşırı esnek olabiliyorsanız, bu bir karakter zaafıdır.

Bence artık daha fazla bilgi ve uyaran toplamak yerine, zamanımızın daha önemli bir kısmını düşünerek, kendimizi ve hayatı test ederek geçirmemiz gerekiyor. Farkında olmadan beynimizi güvenilirliği son derece tartışmaya açıp bir takım bilgi ve uyaranlarla meşgul ediyoruz; bırakın bunların kendi içinde doğru olup olmadıklarını, onlara dayanarak alacağımız kararların bizi nereye götüreceğini bile düşünemiyoruz.

Aslında son derece gergin, endişeli ve umutsuzum. 80′lerde oynanan oyunlar tekrar oynanıyor. Kitlesel linç kampanyaları, kendini sağ-sol olarak konumlandırdığı halde aslında sadece karşıt kampları aynı faşist,tahammülsüz ve mantıktan,akıldan uzak yöntemlerle savunan; bırakın “kavgayla çözmeyi”, sadece kavga edip yoketmeye çalışan şizofrenik ruh hali yeniden hortladı. Buna da, terör, “dış mihrak”, Barzani,Talabanı,Irak, ABD, hükümet, genelkurmay kulpları takılmaya çalışılıyor. Oysa sorun temel olarak, akıl ve vicdandan kopuk ruh halimizin eseri. Bu da sayısız dogmayı kabul ettiğimizden, anlamak için çaba göstermeyi göze alamadığımızdan, kendimizi çok değersiz ya da haddinden fazla değerli hissetmemiz yüzünden böyle.

7, toplam 24 sayfa«123456789101112131415»...Last »