* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Mediakrasi

Bu yazı, şimdiye kadar yazdığım en uzun blog girdisi oldu. Konu çok dallı budaklı olduğu için, toparlamak konusunda ciddi sıkıntı çektim ve yazıdan hala da memnun değilim. Birçok yerde, özellikle örnekler vermek için, dipnotlar düşme gereği duydum; zira farkedeceğiniz üzere, bu not ve ekler, neredeyse yazının kendisiyle aynı uzunlukta. Uzun bir yazıdır; yazının kendisini muhtemelen kuru ve sıkıcı bulacaksınız (ben öyle buldum). Eğer çok sıkılacağınızı düşünüp okuyamayacağınıza inandıysanız, önce dipnotlardan başlamanızı öneririm. Bence şimdiye kadar yazdığım yazılar arasında, en önemli olan budur.

Aslında çok yanlış bir kelime uydurdum ama hemen ne “anlama gelmesini” istediğim anlaşılabilir. Latince’nin yalınlığı çok hoşuma gidiyor-örneğin bir kelime seçip, sonuna cracy ekleyin.

Demokrasi, “halkın gücü,iktidarı” gibi dilimize yerleşse de, bu bir yanlış çeviri.(1) Demokrasi’nin kusurlarından biri de, -temsili demokrasi gibi uygulama sakatlıklarını (2) gözardı edecek olursak- insanların karar alma süreçlerindeki rasyonellik yüzdesinin birçok durumda son derece düşük olabilmesi.(3) Aslında, kararların doğruluğu demek çok daha doğru-zira, örneğin politika sözkonusu olduğunda, o an rasyoya dayanan bir kararın uzun vadede en rasyonel seçenek olmayacağı ortaya çıkabilir.(4)

Ortaya attığım fikir şu: İnsanlar “karar verdiklerini” sanıyorlar; ama yaptıkları, inandırıcı gibi görünen bazı iddiaları yineleyip, doğru olarak kabul etmekten ibaret. Demokrasi, insanların karar alma süreci ile ilgilenmediğinden, aslında burada demokrasi’nin özüne aykırı bir durum yok. O zaman, demokrasi fikrini biraz daha temelden çürütelim: mesela, karar alanların insanlara özgü temel niteliklerinden birinden, düşünme yetisi ya da isteğinden yoksun olduğunu ileri sürelim!(5)

O zaman sorumuz şudur: Eğer koca bir ülkeyi kandırıp, X partisinin vatan haini olduğuna, Y partisinin iktidara gelmezse ülkenin istila edileceğine inandırırsanız ve insanlar Y partisine oy verirlerse, bunun adı demokrasi olur mu?

Bunu ileri sürmenin son derece antipatik olduğunu kabul ediyorum; ama çoğumuz, az ya da çok, düşünmeden kararlar alıyoruz – buna “karar almak” demek ne derece doğruysa. Filozofta yapıyor, din adamı da yapıyor, çoban da. Zira, rasyonaliteyi hayat biçimi haline getirmek, esasen zihni bir beceri değil (belli bir zeka ve bilgi düzeyinin karşılandığını varsayarsak), bir özdisiplin sorunu. Bazen de, düşünmek için zamanımız olmuyor. Örneğin, makarna alırken, düşünmek değil, iyi yemek yapan birine inanmak istersiniz. Öbür türlü, bütün makarnaları satın alıp denemeniz gerekir ki, kimsenin bu tip acılara katlanacağını sanmıyorum.

Zaman içinde inanç genelleniyor. Fikirleri genelde doğru çıkan bir arkadaşınız olduğunu, kendinizin de genelde rasyonel bir insan olduğunuzu kabul edin. Rasyonel biri, karşısındaki insanı önce dener. Örneğin, basit sorularla teste başlarsınız. Cevabını ve doğruluğunu kesin bildiğiniz birkaç test sorusundan sonra, daha ileri düzey sorular seçersiniz. Mesela, kendinizin de nasıl çalıştığını bilmediğiniz bir şeyi sorarsınız; açıklamaları dinler, eve gidince dediklerini doğruluğu şüphe götürmez bazı kaynaklardan kontrol edersiniz. Dedikleri doğru çıkarsa, ne kadar rasyonel olursanız olun, artık o insana “inanmaya” başlarsınız. Bu psikolojik bir gerçek. İnsan doğasında güçlüklerden kaçınma var.

Birsüre sonra, inandırıcılık ve ikna edicilik de birbirine karışıyor ve önceden doğru olduğuna inandığınız kaynaktan gelen bilgileri, herhangi bir süzgeçten geçirmeden kabul etme sakatlığı başlıyor. Bir dönem popüler olan “kanaat önderleri” kelimesinin sembolize ettiği gerçek tehlike de bu. Akılcılığın yerini, kanaat önderine olan inanç aldığında, artık gerçeklerden değil, sadece dogmalardan konuşabiliriz. (Her dogma da yanlış olmak zorunda değil; tehlike bunların doğruluk ya da yanlışlığının tartışılamaz hale gelmesinde)

“Modern dogma” olarak isim uydurduğum yeni ve dini olmayan dogmaların en önemli kaynaklarından birisi kuşkusuz medya.

Medyanın gücü, sadece geniş halk kitlelerine ulaşıyor olması değil. Medya, aynı zamanda asıl bilgi kaynağına ulaşmanın giderek güçleştiği günümüzde(6), bilginin kaynağı ile insanlar arasındaki en güçlü aracı kurum.Bu da aynı zamanda şöyle bir sonuç yaratıyor; medya bu kadar yaygınlaşmadan önce ancak birinci elden bilgilerle fikir yürütebileceğimiz bazı olay ya da konular, medya tarafından bize ulaşan bilgilerle, üstelik bu bilgilerin doğruluğunu teyid etme ihtiyacı bile duymadan, “gerçekmiş” gibi algılanıyor. Yani, eskiye oranla çok daha fazla “bilmeden fikir yürütme”, “kanıtlamadan inanma” tuzaklarına açığız.

Artık herkesin kabul ettiği gerçek medyanın ekonomiden sanata, siyasetten kültüre kadar her konuda belirleyici bir rolü olduğu. Medya, edilgen -anlatıcı, gösterici- rolünden çıkalı çok uzun zaman oldu; o artık değiştirici, etken bir güç.

Medyanın “gerçek” ve algılarımız, düşüncelerimiz üzerinde çok sayıda silahı var. Bir gerçeği tamamen farklı olarak aktarabilir. Gerçeği abartabilir. Gerçeği gizleyebilir. Gerçek üzerine doğru ve olası gözüken, tamamen yanlış bir yorum getirebilir.

Haber ile yorumun giderek karıştırılması, bazen birbiri yerine kullanılması çizgiyi daha da belirsiz hale getiriyor. Medya, aynı zamanda çoğu insanın yumuşak karnı olan duygulara da oynamasını çok iyi biliyor. Örneğin, Şişli’deki bir trafik kazası, hiç ölü olmadığı halde (bu haliyle verilirse haber) “yüzlerce ölü olabilir” (yorum) şeklinde verildiğinde, sizde yaratacağı etkiyi düşünün; hele hele o saatlerde Şişli’den evine dönen karınız, çocuklarınız, kocanız, anneniz, babanız ya da arkadaşınız varsa.

Bir diğer tehlike de, medyanın artık sadece bir iş kolu olarak ekonomik değer ifade etmekten çıkmış olması. Bugün bir gazetenin en düşük karı, gazete satışı. Asıl para reklamlardan, daha da kötüsü siyasi teşviklerden geliyor. (7) Bunlar görünen gelir kalemleri. Saydığım kalemler arasına moda, cep telefonu, otomotiv, hatta belki ilaç ve silah gibi daha “karanlık” sektörlerden gelen, “gayrıresmi”, açık veya kapalı birtakım ayni ve nakdi değerleri de ekleyebilirsiniz. Örneğin, endüstriyel tavukçuluk sektöründen çok sayıda reklam alan, hatta bu reklamları da şişirilmiş reklam fiyatlarıyla alan basının, kuş gribinin aslında abartılmış, saptırılmış bir paranoya olduğu hakkında haber yapmasını bekleyemezsiniz. (8)

Bugün medya, inanılırlığını büyük ölçüde enformasyon miktarının çokluğuna borçlu. Modern insan çok fazla sayıda (dez)enformasyona maruz kalıyor ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu seçecek zaman, bilgi ve imkanlara sahip değiliz. Çoğu insan, bu bilgileri şüpheli olarak mimlemek yerine, inanmayı seçiyor.

Bir daha sandık başına gittiğinizde, pusuladaki partilere ve bunların kaçını medyada duyduğunuza, gördüğünüze dikkat edin.

Vaktiniz varsa, meclis kararları ve resmi gazeteye göz atın.

Ulaşabiliyorsanız, meclis araştırma komisyonu raporlarına bir göz gezdirin.

Ekonomik göstergeleri, tarafsız ve bilgili bir ekonomist ile tartışın.

Sonraki yazılarımda örnekler de vereceğim ama inanın karşılacağınız bilgi ve gerçekler, medyada rastladıklarınızdan çok farklı olacak.

Ülkenin gerçek sorunlarını -dünyayı da geçtim- yakın çevrenizdeki polis,asker,doktor, işadamı gibi kendi dallarında uzman kişilerle tartışın, tecrübelerine, yaşadıklarına kulak verin. Gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların -örneğin açlık,işsizlik, tırmanan suç oranı- gibi bilgilerin medyada nasıl, ne sıklıkta haber olduğunu, ne kadar gerçeği yansıttığını düşünün. Bu sorunların, ne kadar akılcı bir zeminde ele alındığını göz önünde bulundurun. Mümkünse farklı çevrelerde gözlemlerinizi tekrarlayın-örneğin şehirde yaşıyorsanız, bir köy kahvesine gidin.

Benim ulaştığım nokta, Türkiye’yi medyanın yönettiği gerçeği oldu.(Dünya konusuna sonra geliriz) Bir televizyon kanalı düşünün, genelkurmay başkanına “paşam darbe var mı?” diye soruyor, ertesi gün kanalın gazetesinde darbe yapılmazsa şeriat geleceği yazılıyor. Aynı gazete, bu sefer hükümete dönüp darbe söylentilerinden bahsediyor, ne yapacaklarını soruyor.

Bir başka televizyon, kuş gribi nedeniyle ancak büyük endüstriyel tavukçuların sattığı yumurta ve tavukların yenmesi gerektiğini söylüyor ve özellikle çocuk ve yaşlıların risk grubunda olduğunu vurguluyor. (Üstelik, gazetecilik hayatında son derece ciddi skandallar olan bir gazeteci, bu tesislerin sıhhiliğini tescil eden uzman havasıyla televizyonda boy gösteriyor) Çünkü kendinizin ölmesinden çok endişe duymazsınız ama kim çocuğunu ya da annesini öldürmüş olma düşüncesinin vicdan azabı ile yaşayabilir ki? Bu oyunun farkında olanların bile çoğu, “ya gerçekse” korkusu içinde “inanmanın” gereklerini yerine getiriyor.

Bu bilgiler ışığında, tamamen rasyonel kararlar aldığınızı, bu kararları alırken de kaynağından emin olduğunuz bilgileri kullandığınızı, hatta özgürce düşündüğünüzü ve duygularınıza teslim olmadığınızı iddia edebilir misiniz?

Eğer bu soruya kesin bir “evet” cevabı veremiyorsanız, hür iradeden bahsedemeyiz.(9) Kararlar sizin kararlarınız değildir, dayatmadır. Siz sadece “tasdik” mercisisinizdir. (10) Dolayısıyla bu sistem demokratik olamaz; çünkü insanlar kendi kararlarını açıkladıkları halde, bu kararlar onlara empoze edilmiş sakat, eksik, yanlış ve taraflı bilgilerin ürünüdürler. Ya da en azından, bunun böyle olabilme ihtimali vardır; çünkü çoğumuz kaynakları sorgulamayız.

Ben bu sisteme mediakrasi dedim. Bu uydurma bir kelimedir; ancak bir gün birilerinin buna benzer daha yere basan bir kelime üretip, kavram olarak ta içini çok daha güzel dolduracaklarını düşünüyorum. Bu totaliter bir sistemdir; hatta totaliter sistemlerin en amansız, korkunç ve adi olanıdır. Çünkü düşmanın tam olarak kim olduğu belli değildir. Totaliter diğer sistemler gibi, sadece somut korkularla değil -idam,işkence gibi- soyut korkularla da iliklerinize işler. Yine totaliter sistemlerde olduğunun aksine, somut bir düşman -Yahudi, zenci, vs- yoktur. Düşman, çıkar ilişkileri çok hareketli ve değişken olduğu için sürekli değişebilir. Düşman sadece bir ırk, din, millet olmak zorunda değildir. Öyleki, mediakrasi, birincil düşman olarak bilimi, aklı bile hedef alabilir.

  1. Demos, ortak paydaya sahip insanlar bütünü,çoğunluk demek. Kelimeleri bile doğru anlamlarında kullanamamaktan dolayı çok sık olarak “tartışma kazaları” yaşıyoruz. Bunlardan biri de, cumhuriyet ile demokrasinin özdeş görülmesi. Örneğin, en azından teorik olarak, bize demokrasi 1945′de, çok partili seçimlerle gelmiştir. Yine benzer bir şekilde, İran Cumhuriyetinin demokratik bir yönetime sahip olduğunu iddia edemeyiz.

Kelimenin etimolojisine inersek, bir başka konuda daha “ezber bozmamız” gerekebilir; bu da popüler devlet tarihi anlayışımızdaki “ümmet-halk” ayrımı ve bundan doğan “ümmetçi topluluklarda demokrasi olamaz” anlayışıdır. Oysa en azından kelime anlamı olarak, demokrasinin olabilirliğinden ya da varlığından bahsedebilmek için üniter devlet ya da halk gibi önkoşullar yoktur. Sözgelimi, sol kulağına küpe takan müslüman erkekler de, sağ kulağına küpe taken hıristiyan erkekler de, taşıdıkları pasaporttan bağımsız olarak demokratik gruplar oluşturabilirler.

2.Temsili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğu son derece tartışmalı. Örneğin demokratik anayasa vaadiyle gelen bir parti, çok daha faşist bir anayasa hazırlayıp yürürlüğe sokabilir; sizinse tek yapabileceğiniz bir dahaki seçimlerde oy vermemekten ibaret olacaktır. Oysaki, o parti zaten bunu hesaplamıştır ve bir daha seçilmemesinin çok da önemi yoktur. Bu durumda yeni gelen partinin anayasayı değiştirmesini ummak durumunda kalacaksınız. Aradaki periyodlar, son derece uzun. “Geç tecelli eden adalet, adalet değildir”.

  1. Son seçimlerde bunu gördük; ama AKP örneğini verecek değilim. MHP, bütün seçim propagandasını Abdullah Öcalan’ı asmak fikri üzerine kurmuştu ve bu arada, PKK’yı ortadan kaldırmak konusunda fikir bile üretmemiştir. Garip ama beklenilen şey, sırf Apo’yu asma vaadinin oy getirmesi oldu. Oysa rasyonel bir seçmen, Apo’nun asılması ile değil, PKK’nın çökertilmesi ve Güneydoğu sorununun çözülmesi ile ilgilenirdi.

Geniş insan kitlelerinin yanılmasına en güzel örnek olarak, dünyanın yuvarlak olduğunun gayet deterministik biçimde ispatlanmış olmasına rağmen, neredeyse tüm dünya tarafından reddedilmiş olmasını verebiliriz. Dünya, gözle görebileceği ispatı görmek yerine, inanmayı seçmiştir.

  1. Kendi tarihimizden örnek verecek olursak, Osmanlı’nın yayılmacı politikası birsüre sonra aleyhine dönmeye başlamıştır. Kuşkusuz emperyalist bir devletin yayılmacı olması beklenir, ama fethettiğiniz toprakların ekonomik getirisi, masrafların altında kaldığında Osmanlı ekonomik çöküş yaşamıştır. Örneğin, Mekke’ye harcanan para akıl almaz miktardadır ve bu toprakların hiçbir reel getirisi olmamıştır. Osmanlı, burada prestij ve gücünü göstermek amacıyla çok fazla lüks harcama yapmıştır. Bunu sadece o bölge için değil, Balkanların bir kısmı içinde söyleyebiliriz. Bu öylesine bir çılgınlık halini almıştı ki, bazı devletler açık açık “gel bizi al” mesajı vermiştir, en azından Osmanlı’nın gelişmiş bayındırlık anlayışından istifade edebilsinler.

Elbette, Mekke’nin Osmanlı toprağı olması, kısacası Osmanlı padişahının aynı zamanda halife olması, uzun bir dönem politik,dini, hatta askeri bir katkı yapmıştır; ta ki özellikle İngilizler, bölgede milli devlet fikrini pompalayana kadar. Fetih anında gayet rasyonel olan bir karar, milli devlet fikri yayılmaya başlayınca, Osmanlı’nın aleyhine gelişmiştir. Dikkat edilecek olursa, Atatürk’ün hilafeti kaldırması, kronolojik olarak oldukça geçtir; muhtemelen hilafetten yararlanabilmenin potansiyel yollarını düşünmüş, ancak gerçekten akılcı bir açılım olmadığını görünce kaldırarak akılcı bir karar alarak feshetmiştir.

5.En azından hukuk bunu yapıyor; cezai ehliyet gibi bir kavram var. Elbette, oy veren kitlelerin ne kadar düşünebildiğini, ne kadar şartlandırmalar ile karar aldığı ölçülebilir -pratik nedenlerden ötürü- ya da ölçülmesi istenen bir parametre değil. (Mevcut siyasi düzenler gerçekten bilinçli seçmen kitlelerine tahammül edebilir miydi?)

6.Bir yandan iletişim devrimi, Internet gibi kavramlarla tanışırken, bir yandan da dünya sanki kainat gibi genişliyor ve fiziksel sınırlar (ya da sınırlamalar) giderek önem kazanıyor. Modern insanın yüzyüze kalmak zorunda kaldığı bilgi miktarı inanılmaz boyutlara ulaşırken, bilginin kaynağına ulaşma olasılığı çok daha yavaş artıyor. Bunu Thomas Malthus’un nüfus-gıda kaynakları teorisine uyarlayabiliriz. Evet; iletişim imkanları artıyor ama sözgelimi ulaşım imkanları daha yavaş gelişiyor. (Paris, bu hafta sonu okuduğunuz gibi olmayabilir). Wikipedia’da çok sayıda bilimsel girdi var ama, üniversitede bu bilgiyi doğrulama şansınız, muhtemelen 19.yüzyılda olduğundan daha zor. (kalabalık okullar, akademik heyecanın giderek azalması sonucu ketumlaşan akademisyenler, akademik ünvanların elitist bir paye olarak kullanılması, vs) Basit bir soru: Televizyonda şimdiye kadar gördüğünüz trafik kazalarının yüzde kaçına “gerçek hayatta” şahit oldunuz? Eğer 1940′ların Türkiye’sinde yaşıyor olsak, bu yüzde çok daha yüksek olacaktı.

7.Hemen her devlet, sanki medya hala desteklenmeye muhtaç bir kurummuş gibi, bu sektöre büyük bağışlar, son derece düşük faizli krediler aktarmaktadır. Bunun “dile getirilen” gerekçesi, halkın bilgi alma özgürlüğünü teminat altına alma, bunu sağlayan kuruluşların bağımsız kalmalarını temin edecek ekonomik bağımsızlığı sağlamaktır. Görünürde haklı bir gerekçe olsa da, bu paralar küçük ve özgür girişimlere değil, medya kartellerine akmaktadır. Bu sayede siyasi otorite -ki bu devletin kendisi, hükümet, ya da “siyasi” bile olup olmadığını tartışabileceğimiz kurumlardan(!) herhangi biri, bir kısmı ya da tümü olabilir- toplumu istediği gibi “marine edebilmektedir”.

8.Kuş gribi konusunu ayrı bir yazıda ele alacağım; çünkü bu konu medya arsızlığı ve ahlaksızlığının, bizleri doğal felaketlere bile sürükleyecek kadar ciddi sonuçlar doğurmasının hikayesidir. Üstelik burada global bir medya dezenformasyonu vardır; sadece Türk basını ile sınırlı değildir.

9. “Hür iradesiz seçime” en güzel örnek, Kenan Evren’i cumhurbaşkanı “seçen” ve değil Cumhuriyet tarihinin, Osmanlı’nın da en anti demokratik anayasasını kabul ettiren referandumdur. Bu referandumu sorduklarım -ben o yıllarda ilkokula bile gitmiyordum- zarfların “transparan” olduğunu ve sandığın başında asker beklediğini söyler. Kısacası, çıkan %90′dan fazla evet oyunun yüzde kaçının “gönüllü” olarak verildiğini bilemeyiz ama, ben sorduğum herkesten “korkudan verdik” cevabını aldım.

10.Tarihimizdeki talihsiz ifadelerden biri de, “çok partili demokrasiye geçiş” konusudur. Çok partili demokrasi demek, aslında tek partili demokrasinin varlığını kabul etmekten gelir. Bu nasıl bir demokrasidir ki, önünüzde sadece tek bir seçenek vardır? (Seçenek çok yanlış bir kelime, karşıtlık olsun diye yazdım; zira seçim olabilmesi için, arasından seçebileceğiniz en az iki alternatif olmalı!)

Sürü psikolojisi, Solomon Asch, politika, Internet…

Etrafınızdaki 20 insan, size ineğin aslında öküz olduğunu söylüyor. Ne yaparsınız? Bire bir ya da bire iki gibi daha “adil durumlarda” çoğunuz itiraz edersiniz.Gelgelelim, sosyal psikoloji deneyleri, sayılar büyüdükçe koyunluğumuzun arttığınızı söylüyor. Sonuç? Çoğumuz, “Mea Culpa, tamam, öküz” der.

Solomon Asch, 1953′de meşhur deneyini yapıyor: Tahtaya birbiriyle farklı uzunlukta çizgiler çiziyor hoca, bir denek var ve sınıftaki diğer öğrenciler “hocanın adamları”. Hepsi, farklı uzunluktaki çizgilerin eşit olduğunu söylüyorlar. Deneklerin %30′undan fazlası, yanlış olduğunu bile bile, “evet, çizgiler eşit” diyor. Çoğu denek büyük bir gerginlik hissediyor, ne de olsa kara koyun olmak böyle birşeydir. Kimse sizden hoşlanmaz…

Akademik çevrelerin bir kısmı deneye itiraz ediyor; gerekçe olarak da “zaten dersten sıkılmış olan öğrencinin, tartışmaya girerek sıkıntısını daha fazla artırmak istememesini” ileri sürüyorlar. Eh; az çok makul bir gerekçe bu. Ama sonuç değişmiyor. Eğer yeteri kadar yandaş bulursanız, çoğu insana “dünya düz” dedirtebilirsiniz. Sonra bu “resmi görüş, resmi ideoloji” olur. En sonunda, “çoğulcu” adı verilmiş, “çoğunlukçu” demokrasi kurallarına göre kanunlar çıkarır ve doğruyu söyleyenleri içeri tıkarsınız.

İçeri tıkmaktan bahsetmişken, Stanford hapishane deneyinden bahsetmemek olmaz. Lakin bahsetmeyeceğim; zira uykum var(!).

Etrafınızdaki çoğu olaya yakından bakın. Birkaç sene önce, Paris’te metroda bir kadına tecavüz ediliyor ve 36 kişi seyretmekle yetiniyor. Çünkü herkes eninde sonunda birinin müdahale edeceğini düşünüyor.

Türkiye’de sokakta bir herif karısını dakikalarca bıçaklıyor, bırakın halkı, polis bile istemeyerek, kameraları görünce, o da “lütfen” müdahale ediyor. (Oradaki polis ben olsam, önce herifin kafasına, sonra ayağına, sonra da havaya ateş ederim! Tersten mi oldu? Olsun.)

Internet de koyunlaşıyor. Bunu blog hadisesine adım attıktan sonra gördüm. Demek ki, grup büyüdüğünde, o ortamdan bir daha hayır gelmiyor. Aynı fikirde olabilecek, daha doğrusu çıkarları için hertürlü şeyi yapacak adamların sayıca çok olduğu gruplardan maraz doğuyor.

Şişme kadınlar

21185_inflatable_doll_female.jpgÜzgünüm, sex shop açmıyorum.

Konu başlıkla biraz ilgisiz belki; korkarım uzun bir yazı olacak. Sonunda bir kısmınız hak verecek, bir kısmınız iğrenç bir herif filan olduğumu söyleyecek (kısmen haklısınız ne diyeyim, ama en azından itiraf edebiliyorum!)

Bayramda Edirne’deydim. Sanırım sonunda dayanamayıp Edirne’ye yerleşeceğim; acaip güzel bir şehir. Ahmet Hakan beğenmemiş; canı sağolsun. Nişantaşı ayarında kafeler yoktur Edirne’de; o yüzden beğenmemiş olabilir. Belki Ali Kırca da beğenmemiştir, “benzerliği bozmamak için” öyle söylemiştir, onu da bilemem. Lakin şahane ve gizemli şehirdir Edirne; beğenmeyene kulak asmayınız. Sırf Edirne ciğeri, Ağa köşkü, Beyazıt Külliyesi (bir kısmı AB ödüllü Sağlık Müzesi), Tavuk Ormanı için bile görmeye değer Edirne’yi. Bir ara, Edirne Şehir Rehberi gibi birşey bile hazırlamayı düşünüyorum; bu elbette çok iddialı bir çalışma, ama en azından kısa kısa çok önemli detaylara değinebilirim.

Maalesef konumuz Edirne değil.

Ailecek dayımları ziyarete Edirne’ye gittik. Neden hatırlamıyorum ama bir ara aşırı detaylı kan tahlilleri filan yaptırmıştım, işte o sırada bana çok yardımcı olan kuzenimin bir arkadaşını sordum. Çok tatlı ve iyi bir kadındı; kuzenim artık para delisi, tuhaf bir kadın olduğunu söyledi.

“Çalışan kadınların hemen hepsi 40 yaşında para manyağı oluyor” dedim. Herkes hafif alkollü olduğu için bazı itirazlar yükseldi.

1-2 saat sonra şehre indim ve iyi tanınan, son derece saygı gören eski bir ahbabı gördüm. Küçük bir yer olması ve insanların genelde aynı yerlerde takılmasından ötürü, birini görmek istediğinizde genelde telefon etmenize bile gerek kalmıyor.

Edirnelilerin ciddi bir kısmı son derece iyi içer. Genç zamparaların aklında bulunsun; Edirne hatunlarını sarhoş etmeye kalkarsanız genelde bu çabanız eve küfeyle giderek sonuçlanır. Neyse, masaya kurulduk. Ben içmem dedim. 10 dakika geçmeden yalan oldu. 2-2.5 litre bira içtikten sonra bir şişe tekila açtırdık. Hesapta üç kişi içecektik; sonunda ihale iki kişiye kaldı. Onlardan biri de bendim.

Arkadaşımı birkaç senedir görmemiştim, herhalde aklında kalan son şey zamparalığım olmuş. 15 dakika geçmeden masadaki 6 kişi arasında 35 yaşlarında görünen hoş bir hatunu “bana yapmaya” çalıştığını anladım. Hoş anlaşılmayacak gibi de değildi; iki saat beni övüp durdu. (Bahsettiği kişi kesinlikle ben değildim). Fix bahanedir, tuvalete gittik.

-”35?”

-Hayır hocam, 37 dedi.

Önemli bir şirketin bölge müdürü gibi birşey; kocasından yeni boşanmış falan filan. İstanbul’a kapak atma gayretindeymiş. Birkaç tüyo aldım pisuvar sohbeti sırasında.

Kesinlikle asılmak gibi bir niyetim yoktu. Lakin 1-2 manevra sonucu, izole bir ortam yaratmayı başardık. Hatun sıkı içiyordu. Sıkı içen insanları severim.

Tipik kur vaziyetleri. Nasıl oldu anlamadım, konu kariyere filan geldi. Ne iş yapıyorsun dedi, dekorasyon işindeyim, sıva ustasıyım dedim.

Aslında irrite etmek için söylesemde, bu tip cevaplar çoğu kadının hoşuna gidiyor. O gün hasbelkader iyi filan giyinmişseniz, aslında çok mühim bir adam olup, bununla böbürlenmemek için, hem mütevazi, hem de esprili takıldığınızı filan zannediyorlar.

20′lik hatunlara takılacak yaşı çoktan geçtim; ne konuşacak şeyimiz var, ne de sanılanın aksine çoğu orta yaşlı erkeklerden hoşlanıyorlar. Gelgelelim, karşınızdaki kadının cüzdanınızdan filan tahrik olduğunu bilmek de hoş bir his değil. “Para avcısı” anlamında söylediğim düşünmesin; belli bir yaştan sonra -daha doğrusu, belli bir yaş aralığında- kadınlar, ona buna tepeden bakan, parası bok adamlara eriyorlar. Her kadın güçlü erkek arar, bu yaşlarda da güç kriteri parayla sınırlı.

Olay başlı başına para ve kariyer olmasa bu o kadar rahatsız edici birşey değil. Düşünsenize, bir kadın sizi arkadaşlarına anlatırken “bok gibi parası var” diyor ve noktayı koyuyor. Sadece bu kadar. Başka hiçbirşey değilsiniz.

Kadınlar böyle değillerdi. Erkekler hep para ve kariyer zımbırtıları peşindeydi, ama kadınların ayarını biz bozduk.

Biz bozduk diyorum, çünkü kapitalizm, ki dizginleri erkeklerin elindedir, kadınları “ucuz işçi olarak kullanmayı akıl etti”.

Kadınların orta kademe yöneticiler olarak erkeklerden daha başarılı olduklarını gösteren sayısız araştırma var. Kadınlar aynı zamanda birey olmak istiyorlar,önemli ve değerli olduklarını hissetmek istiyorlar. Kadınları bu anlamda sömürdük; bir dönem en önemli şeyin bir erkek tarafından sevilmek olduğuna inandırdık. Sonra birileri uyandı, “etinden faydalanıyoruz ama sütünden de faydalanabiliriz” dedi, şimdi kadınlara bir de “kariyer” hayali verdik. Eskiden “cennet kadınların ayakları altındadır” diye uyuturduk, şimdi “kadının müdürü daha seksidir”, “patron kadın güçlü kadındır” filan gibi safsatalarla uyutuyoruz.

Şimdi yarım yamalak, orasından burasından birkaç satır okuyup “örümcek kafalı herif” diye yorum yapanlar da olacaktır. Ben kadınların çalışmasına karşı olmadığım gibi, çalışmalarını da istiyorum. Çalışmak her insan için faydalı ve karakteri geliştiren birşey; ama kadınlar kariyer denen şeyi haddinden fazla ciddiye alıyorlar. Hatta, kariyer kariyer diye saçını başını döken,hayatını karartan erkeklerden daha fazla ciddiye alıyorlar.

Kabul edelimki, çoğumuz ulvi işlerle uğraşmıyoruz. Leonardo Da Vinci, Samuel Beckett filan olsak anlarım; bu tip insanlar insanüstü varlıklar, yaptıkları işler insanlığı ilerletiyor, yani dehanın lanetiyle doğmuşlar. Onların kendi hayatları olamıyor. Bizim gibi sıradan ölümlülerin birazcık zeka ve sağduyu sahibi olabilmesi için, bu insanların düşünüp yazması, çizip anlatması gerek. Ama bir banka şubesinin müdürü filansanız öyle bir durumunuz yok. Ölüp gittiğinizde hiçkimse “rahmetli Garanti Bankası Gayrettepe şubesinin müdürüydü, hiç kuşkusuz insanlığa eşsiz katkıları olmuştur” diyerek heykelinizi dikmeyecek. Yeni müdür geldikten 1 hafta sonra banka personeli bile, “ya neydi bizim eski müdürün adı?” diye birbirine soracak. Kısacası, kazandığınız para haricinde bir hiçsiniz. Sadece birileri, verilen işleri bir başkasından biraz daha iyi yaptığınızı düşündüğü için oradasınız. Başka da bir özelliğiniz yok. Örneğin olağanüstü yetenekli bir ressam bile olsanız, en fazla “çok güzel Ahmet bey, bizim hanıma da bir manzara resmi yapıverseniz, çok sever” gibisinden birşey söyleyecektir, o kadar.

Onun için, kariyer diyerek hayatınızı mahvetmenin, aşkı tatmadan, çocuklarınızın büyüdüğünü görmeden geberip gitmenin alemi yok. Müdür yardımcısı olarak mutlu olun, sevdiğiniz insanlara zaman ayırın, şarap içmeyi öğrenin, seks sırasında bile telefonum nerede ve açıkmı diye düşünmekten vazgeçin. Eğer kariyer yapmak için çaba harcıyorsanız, bilinki önemli biri değilsiniz; dahiler çaba harcamadan, tepeden biryerlere inerler. Dahi değilseniz, ya da dahi olup kıymetinizin anlaşılmayacağı bir alanda debeleniyorsanız, sadece parayı cebe indirmek için çalışın. İş ahlakı ile köle ahlakı aynı şeydir. Gönüllü olarak kimsenin kölesi olmayın, çocuğunuzu bile boşlayacak kadar kariyer palavralarına inanıp, ruhunuzu patronunuza gümüş tepside vermeyin.

Bu yüzden hayatımın en sıkıcı yıllarını yaşamaktayım. Eğlenceli ve “ruhu olan” kadınlar artık pek ortalarda görünmüyorlar. Biryerde MTV budalası genç kızlar, biryerde kariyer budalası orta yaşlı kadınlar. Her ikisi de bana plastik gibi geliyor.

Jack Bauer ve 24 dizisi faşizmin kitabını yazar!

Jack Bauer ve 24 dizisi faşizmin kitabını yazar!Faşizm yükselen değer. Bu “değerleri” artık ülkeler tek başına belirlemiyorlar. Aynı ayakkabı, çikolata ya da depresyon hapı gibi, “moda” şeklinde dünyaya yayılıyor. Dünyanın en büyük ekonomisi ve medyası ABD elinde olduğu için, hemen her akımın oradan çıkıyor olması da sürpriz değil.

Faşizmin “yükselen değer” haline getirilmesi elbette ekonomik temelli. ABD ekonomisi artık 80′lerdeki kadar güçlü ve tek başına değil; üstelik belli kilit sektörler hariç, artık know-how da ABD elinden çıkmış durumda. Faşizmin yayılması, savaş ve iç savaşları tetikleyerek daha fazla silah satışı yapabilmelerini sağlıyor. Bu yıl dünyanın silaha harcadığı para, yaklaşık 1.2 TRİLYON DOLAR! Bu pazarın lideri, %60 civarındaki pazar payıyla ABD; ayrıca bunun bir de görünmeyen yüzdesi var, ortak yatırımlar, paravan şirketler gibi…

Nitekim, şu an Güneydoğu’daki gerginliği destekleyen de ABD ve birçok olay, bizim gazetelerden ya da televizyonlardan takip ettiğiniz gibi gelişmiyor. Günler, hatta haftalardır, ABD’nin Türkiye’nin Irak’a girmesi durumunda sert tepki göstereceği söyleniyordu; oysa dünya basınının söylediği bu değildi. Nitekim, bölgede üst düzey bir komutan olan Petreus’un sözleri 1-2 gün önce bizim basına da yansıdı. “Aman, Habur’daki lojistik zincirimiz aksamasında ne yaparsanız yapın”.

Türkiye’de ABD karşıtlığının giderek arttığı doğru; ama bunun ABD için bir önemi yok. Çünkü ABD, bizi aldatan ama birtürlü vazgeçemediğimiz bir sevgili gibi. Silahtan gıdaya kadar aşırı derecede bağımlıyız ve ABD bunun değişmeyeceğini biliyor. Artı Irak’ta savaşmamız savaşmamamızdan çok daha iyi ABD için, sonuçta orada harcadığımız silah ve cephaneyi de ABD’den alıyoruz.
Yani ülkeler savaştıktan sonra, ABD’yi sevsinler ya da nefret etsinler onlar için önemi yok. ABD politikası değişti; artık Machievelli etkisi altında kalmış gibiler. Yeterki silah pazarı büyümeye devam etsin.

ABD, faşizmi fena ve çok tehlikeli biçimde kaşıyor. Eğer 200 yıl sonra, atıyorum Atreides gezegeninden antropologlar gelirse, 24 dizisini çok ilginç ve 21.yüzyılda faşizmi azdıran bir vakıa olarak dikkatle inceleyeceklerdir.

24 ve Jack Bauer’in baydığından çok uzun süre önce bahsetmiştim. Ancak dünyanın geneli benimle aynı fikirde değil. 24 tutuyor ve eskiye oranla çok daha fazla fanı var.

Jack Bauer nasıl bir adam? Önce arkadaşını öldürüyor, sonra en iyi dostunu satıyor, karısını aldatıyor, kızını kandırıyor, sevgilisinin kocasına işkence yapıyor ve ölümüne sebep oluyor, ardından bu sezon kardeşine işkence yapılması için talimat veriyor ve bu alanda en kalifiye adamları seçiyor.

Ama Jack Bauer vatansever!

Herşey vatan için!

Eğer insanoğlunda birazcık akıl ve sağduyu varsa, bu propaganda ters teper. İnsanlar, “ulan bizi teröristlerden koruyan herifler onlardan daha beter, cani” filan derler. Ama tarih bize göstermiştirki, insanda bu sağduyu yoktur.

Bu arada Jack Bauer ve saz arkadaşları bir miktar hayat da kurtarıyorlar. Ama artık “format”, Die Hard’da olduğu gibi filan değil. Yani onbinlerce insan ölebiliyor, masum insanlar devlet tarafından gözden çıkarılabiliyor. Bunun gerekçesi de, halkı bu tip “kayıplara” hazırlama düşüncesi olmalı. İleride, “1 milyon öldü ama 299′u kurtardık işte” diyebilmek için. Ama katiyen özeleştiri filan yok. Devlet ve Jack Bauer daima haklı.

Garip olan, insanların “vatan nedir?” sorusunu kendilerine soramıyor oluşu.

Her milli mücadelede, ya da sınıf mücadelesinde bir “kardeşlik” ruhu vardır. Hiçbir milli mücadele, “ötekileri gebertelim” gibi faşist ideallerle başlamamıştır; bu yüzden Nazi Almanyası farklı propaganda teknikleri geliştirmek, kendi basın organlarını, kendi “düşünce adamlarını” yaratmak zorunda kalmıştır.

İnsanların, devlet denen kurumdaki birkaç kişinin kararları sonucu takır takır öldüğü, sürekli yalan söylendikleri, kendi kaderleri hakkında en ufak bir karar haklarının olmadığı, belli renkteki ve dindeki insanların potansiyel terörist ilan edilip sorgusuz sualsiz hapsedildiği, işkence gördüğü, öldürüldüğü yerin adı vatan olabilir mi?

Devletin başındaki adamların insanları insan olarak değil de, satranç tahtasındaki taşlar olarak gördükleri yerin adı vatan olur mu?

Vatan, biraraya gelmek, devamını sürdürmek için Jack Bauer gibi insanlıktan çıkmış heriflerden medet umuyorsa zaten işi bitmemiş midir?

Jack Bauer’dan da, 24′den de nefret ediyorum.

Medyum-üfürükçü esnafına açık davet

Daha önce burada başka bir yazı vardı. Medyum ve üfürükçüleri (ve benzerlerini) “hafiften eleştirmiştim”.

Onlardan biri rahatsız olarak, bozuk bir Türkçe’yle uyarmış beni. Kaldırmazsam, “gerekli yerlere” başvuracakmış.

Mahkeme filan herhalde dedim başta; sonra “hocamızın” cinlerle olan kuvvetli münasebetleri aklıma gelince, benimle “öbür taraf” vasıtasıyla hesaplaşacağını düşündüm(!)

Öyle ya, mahkemede hesaplaşamaz zaten; zira meslek edindiği “zanaat”, devrim kanunlarıyla yasaklanmıştır!

Şimdi bir kısmı, aldığı vergi levhası, belediye ruhsatı ile “biz resmiyiz” diyecektir ama,doğru değildir. Ancak “medyum” gibi, kanunda kelime olarak yerini bulmamış ifadelerle mesleklerini icra ederler. Herhangi biri de şikayet edip ispatlamadığı sürece mesleğe devam ederler.

Şimdi biri kalkıp beni mahkemeye verse, “medyumluk” sıfatıyla yaptığı işin içinde muska yazmak filan olduğu da çıkıverir; ne bileyim, mesela biri mesleğini icra ederken gizli kamera çekimi yapmıştır. Uğraş dur…

Bu zat-ı muhteremler sitelerinde hangi dertlere deva olduklarını yazmışlar.

Ben de diyorum ki, safsata yapıyorlar. Üstelik, devrim kanunlarına karşı geliyorlar.

“Ben safsata yapmıyorum” diyen varsa, buyursun gelsin, bunların safsata olmadığını ispatlasın.

8, toplam 24 sayfa«123456789101112131415»...Last »