* You are viewing the archive for the ‘toplum’ Category

Organ bağışı

Organ bağışı ve nakli hakkında bir bloga denk geldim.

Beyn.org‘dan birkaç bloga dallanmıştım; Pazarlama Cadısı’nda gördüm.  (Ablacım, içeriğin iyi de, blog okunamasın diye her türlü numarayı çekmişsin; bu konuda bir pazarlama dersine ihtiyacın var!)

Seneler önce organlarımı bağışladım (herhalde karaciğer ve akciğerlerimi kullanamazlar ama geriye kalanlar iyi durumda). Aslında, ilk kez ehliyet alırken organ bağışı yapıp yapmayacağımı sormaları gerekiyordu, ancak bürokrasi hazretleri zahmet buyurmadı. Allahtan ilk ehliyeti kısa sürede kaybedip yenisini çıkarmaya gittim ve bu sefer sormayan bürokrasi ablayı fena halde haşladım. Velhasıl organları bağışlamış olduk.

Şu an bürokrasinin organ bağışı sorma durumu nicedir bilemem; ama AKP bu işin öncülüğünü yaparak beni şaşırttı ve açıkçası sempatimi de kazandı. Geberip gittikten sonra organlarınız lazım olmayacak, onun için hıyarlık etmeyelim, organlarınızı bağışlayın. Yaşarken kimseye bir faydamız yok, dirimizden göremediklerini ölümüzden görsünler bari.

Sizler de birazcık duyarlı davranarak blogroll’unuza bu blogun linkini ekleyin. Merak etmeyin, blograzzi de sizi geçmez ya da adsense’le köşeyi dönmezler. Bilhassa dikiş ve örgü derslerinden başını alamayan, Internette kadın hakları (bazılarının,hepsinin değil!) savunuculuğuna soyunmuş erkek blogculara duyurulur. Polemikten bir ara başınızı alırsanız ekleyiverirsiniz. SEO’nuz filan eksilmez.

Özellikle oruçlu arkadaşların dikkatini çekmesi için nefis et görüntüleri ile süsledim yazıyı.

What about first life?

Herkeste bir second life deliliği…

Tamam, hayal kurmak güzelde, bunun hayalle filan ilgisi yok. Herkes artık ilk hayatının dibine vurmuş, sınırlarına dayanmış sanki de, second life namlı zırvalıkta alternatif, daha güzel bir hayat arıyor.

Bu akşam öğrendim ve dumur oldum; bizim milletin %80′ninde, az ya da çok basur problemi varmış!

Demek istediğim şudur: neden kıçınızı kaldırmayıp, gerçek dünyayı keşfe çıkmak yerine envai çeşit zibidiliğin ardında geziyorsunuz? (Bunun sonu basur, bir kez daha hatırlatıyorum!)

Ben maalesef çok kalkamıyorum masa başından, lakin zamanında başka işler yaparken bilgisayarın başına oturduğumu da bilmem. Kendi içine kapalı, küçücük bir dünya. Heyecanı filan da yok. Çoğu insan için “av sahası”; iyi de, 8 saat chat yapıyorsunuz, toplasanız aslında 15 dakikalık kısa (ve luzumsuz) bir konuşma.

Ben bunu bir hastalık olarak görüyorum; gerçekten kaçmanın başka bir adı yok.

Google ile konuşan insanımız

İnsanlar genelde bilgisayarları zeka sahibi sanıyorlar. Dikkat edin, amatörlere yönelik bilgisayar kitapları, bu işin az buçuk okumuşları, şu cümleyi muhakkak bir yerde patlatır:”Aslında bilgisayarlar aptaldır, düşünemezler!”

Bu cümle, bir mail atmayı yarım günde zar zor becerebilen -ya da beceremeyen- insanoğlunun, karşısında çaresiz kaldığı bu makinaya, en sonunda muzaffer geleceğini ifade eden bir “umut” cümlesidir. Gelgelelim, bu pratikte asla olmaz. Bilgisayar kullanmayı yarım yamalak becerebilen insanlar, bilgisayara karşı korkuyla karışık bir kin, nefretle karışık bir saygı besler.

Internet ile birlikte, çoğumuz Google’ın aşırı zeki olduğunu sanmaya filan başladık herhalde. Aylardır yazılan arama kriterlerini ilgiyle takip ediyorum. Kelime öbeklerini biraz analiz edince, muhtemel iki durumla karşılaşıyoruz:

a. İnsanlar çok yalnızlar, Google’ı sohbet edebilecekleri bir arkadaş olarak görüyorlar.
b. İnsanlar, Google’ın çok zeki olduğunu ve konuşma dilinden anladığını düşünüyorlar.

a maddesi, sosyolog ve psikologların uzmanlık alanına giriyor.

b maddesi ise ilgimi çekiyor. Birazdan alıntı yapacağım arama kriterleri, bu gece yazılmışlar.

—————————————————–
Webin efendisi: “Yeni çıkan Peugeot 308 satış fiyatı”

Google: “Harbimi, ne zaman çıkmış abi?”
—————————————————–
Webin efendisi:”Sevgiliyi getirme büyüsü”

Google: “Orgazm anlamında mı, geri getirme babında mı sordun?”

Webin efendisi: “İkisini de söyle. Aslında ikincisini arıyordum, birinci konuda da sıkıntılarım var…”
—————————————————————
Webin efendisi: “Fort Mastank”

Google: “Ford diye bir araba markası, bir de fortçuluk diye bir vakıa buldum. Hankısı?”
——————————
Webin efendisi: “Nokıa 6550 kaç para?”

Google: “Ne bileyim lan kaç para, istersen yan banttaki reklamlara bir tıkla, orda çok ucuza satanlar var”
————————————–
Webin efendisi: “Etox Zafer nasıl bir araba kaç beygir”

Google: “Nefes al, teker teker sor”

Türk usulü protesto

Teyzemle annemin ortak bir arkadaşı varmış; adı Şazi. Şazi denen eleman, ilkokuldan başladığı dayak yeme kariyerini liseden mezun olana dek sürdürmüş. Bu arkadaşın enteresan özelliği ise, dayak yedikten sonra yılmayıp, kötekçisine sövmek, ardından tekrar dayak yemekmiş. Bizim okulda da böyle bir tip vardı, düpedüz hıyarın tekiydi, hatta o kadar gıcık bir herifti ki, adını ifşa etmekten bile çekinmem ama maalesef unuttum adını:) Avukat olmuş; Allah müvekkillerini korusun, “ipten alır” derler ya, onun eline düşseniz trafik cezasından boynunuza yağlı urganı geçirirler; öyle bir salak.

Ne polisten dayak yedim, ne de askerde başıma bir vukuat geldi. Lakin, ilk kurşun sizi daha 5 yakındayken kılpayı ıskalayıp geçiyorsa, hafiften tırsmaya başlıyorsunuz.

Mesela memleketin mühim sorunları hakkında yazıyorum arasıra, herhalde “şahit yazarlar” diye yorum yapan pek çıkmıyor. Lakin, Pardustu,LKD’ydi, Barış Akarsuydu filan deyince, günboyu yorum yağıyor. Artık saf ilgisizlik midir, yoksa insanlar siyasi konulardan tırstığı içinmi, ben de pek anlamış değilim.

Şimdilerde, wordpress.com’un kapatılmasını protesto edecekmişiz. Açıkçası hiç umurumda değil. İnşallah daha çok siteyi kapatırlar. Bize müstahak çünkü.

Bu rezil Internet yasası çıkmadan önce de kıçımızı yırttık da, o zaman ipleyen olmadı.

Internet üzerindeki protesto hareketlerine bayılıyorum. Mesela PCNet’in bir ADSL fiyatlarını protesto kampanyası vardı, akıllara zarar. 10 punto “aman adsl çok pahalı” yazısı, altında 32 punto pcnet logosu. Bunu yiyen bazı saf arkadaşlar sitelerine koydular, PcNet, 1 ay filan bilaücret banner yayınlamış oldu.

Şimdi herkes “valla çok ayıp,olur bu bu devirde ayol” diye kendi blogunda yazıp duruyor. Modaya uymak adına bende yazmıştım, amaçsız bir yazıydı, daha ben yazarken bile aynı anda 20 kişi benden önce yayınlamıştır herhalde.

“Hadi banner yapalım” desek, koyacak yer yok çoğu blogda. Ekranın yarısı google adsense, üçte biri blograzzi,technorati linkleri, bir de ne olacağı belli olmadığı halde heryerde görmeye başladığım bloglama.com banner’ları var (nedense taban hep siyah, paramız yok içimiz kan ağlıyor mesajı vermek için herhalde)

Mecliste Internet’i bilen bir avuç adam var, onlar içinde Internet’ti,blogdu, web sayfasıydı, hiç olmasa daha iyi (MSN ve Skype kalsın). Mecliste lobin yoksa cesedin yerde kalır, onun için aman banner koyalım, şuraya buraya e-dilekçe yazalım filan işe yaramaz.

Bu işler biraz tabandan başlar. Benim de yaptığım gibi, Ferrari’nin filan beleş reklamını yapıp yere göğe koyamazsanız -Ferrari’yi de sevmem, şirketini de sevmem- reklamını yaptığınız adamlardan beş kuruş para alamazsınız. Google’dan birilerinin sizi bulma olasılığı artar o kadar, ama para filan kazanamazsınız. Paranız yoksa organize olamazsınız; organize olmak ortak çıkarı olan insanların işidir. 100 tane adamın blogu ayda 20.000 dolar para kazansa, bunun mafyası da türer, tetikçi blogcular da ortaya dökülür, meclise adam bile sokarlar. Ama bizde böyle bir organizasyon becerisi, kararlılık yok. Onun için kendi aramızda üfürmekle kalırız, iki ay sonra da wordpress.com’un ne sitesi olduğunu bile unuturuz.

“E nasıl olacak?” derseniz, olmaz derim. En olabilir şekli, aramızda para toplayıp avukat tutmak. Ya da çok blog meraklısı bir avukat filan çıkacak da, dava filan açacak. Ölme eşeğim ölme…

Eh, kağıda basılan birşeyde de duyurulmadığı için, “sokaktaki adamın” ilgisini çekmiyor Internet sansürü filan. Ortalama 30 yaş üzeri adam için, Internet ne de olsa envai çeşit pisliğin olduğu bir şer yuvası. Basının ciddi adamları da bizi ciddiye almıyor zaten, hani hep de haksız değiller, 2 satır yazıda 3 düşük cümle, 28 imla hatası olursa, içerik ordan burdan kopya olursa, bilgisiz fikir üretilirse, onlar da ciddiye almazlar tabi.

Internet Türkiye’de hala medya filan değil. Gittigidiyor.com, televizyona reklam vererek kendini duyurabildi. Bir ara, belediye otobüsleri üzerinde istanbul.net reklamı görmüştüm, duraklarda da patlican.com.tr reklamı vardı (sahi, patladımı yahu?). AB ve ABD ülkeleri, artık TV dizilerinin reklamını Internet’ten yapıyor, biz TV’den millete “aha böyle bir site var, reklamlarla 3.5 saat süren yarım saatlik dizini seyrettikten sonra unutmazsan hele bir gir bak” diyoruz. Kısacası Internet’i kimsenin iplediği yok; biz kendi aramızda gelin-güvey olup kendimizi olmadığımız yerlerde görüyoruz. Internet Mahir’i bile biz değil, yabancılar keşfetti ilk önce, daha ne konuşuyoruz ki!

Neden medya olamadığımızın cevabı basit; yine organize olamamaktan. 10 kişi oturup bir site, blog,portal açamıyor ki. Yapanda parayı bastırıp adam tutarak yapıyor, çünkü hepimiz tek başımıza kahraman olmak istiyoruz. Assolist de benim, kemanı da çalarım, kanunu da. Hepsini kötü yaparım ama olsun. Medya olamadığın içinde kimse takmıyor seni, bu kadar basit. Ha desek, 100 kişiyi bile Taksim’de toplayacak gücümüz yok, Ankara’daki adam senin şerrinden neden korksun?

Piratebay de kapalı aslanlar, hadi klavyenize kuvvet.

Doğum kontrolünü anladık galiba!

Köye geldikten ancak 1 ay sonra,çocuk sayısının ne kadar az olduğunu farkettim!

Biraz ayaküstü “istatistik çalışması” yaptıktan sonra, her ailenin ortalama 1-2 çocuk sahibi olduğunu gördüm (Benim kuşağımdaki evli çiftlerde)

Babamlar dört kardeş; dedemlerse 10. Kuşaklar boyunca, çocuk sayısının aşağı yukarı bu civarda olduğunu öğrendim. Yani 3 kuşakta, 10′dan bire doğru bir gerileme var.

Türkiye, yanlış nufus politikasından dolayı çok çekti. Zira, artan nüfusa, yeteri kadar sermaye olmadığından, ne iş, ne eğitim, ne de doğru dürüst sağlık hizmeti verebildi. Karadeniz’de toprak olmadığından, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da hala ağalık sistemi olduğundan (ki bu Türkiye’nin en büyük ayıplarından biridir ve cumhuriyet rejimi bırakın ağalığı kaldırmayı, adeta “yerel yönetim” gibi kullanmıştır) milyonlarca insan şehirlere göçtü ve şehirleri de şehir olmaktan çıkarıp, mega köyler haline getirdi. Basın da, bir avuç kendini “aydın sanan” ukala ile ağız birliği ederek,köylerinde aç oldukları için şehre göçmek zorunda kalan bu insanları “maganda” ilan etti.

Necmettin Erbakan gibi, enformasyon devrimini ıskalamış, kafası hala sanayi devrimi ve fabrika bacalarında kalmış liderlerin nüfus artışını teşvik etmiş olmaları elbette tesadüf değildir. Hesaplara göre, nüfus hızla artacak, sermaye sahipleri de, aşırı arzdan dolayı ucuz iş gücüne sahip olacaklardı. Lakin hesaplanmayan şu oldu; Türkiye Turgut Özal ile birlikte köhne devletçi, ithal ikameci kamburlardan kurtulup sanayileşmeye başladığı dönemde, artık sanayi tesisleri dünyada istenmeyen, para kazandırmayan şeyler haline gelmişlerdi. Üstelik, eğitimsiz, kötü beslenen halk, marjinal verimi neredeyse sıfır olduğundan, kalifiye işçi talebini karşılayamadı. Özal ve takip eden dönemlerdeki aşırı işsizliğin nedeni Bulgar, Rus ve Romen göçmenlere bağlansa da, asıl neden, bu göçmenlerin kalifiye eleman açığını dolduracak niteliklere sahip olmalarından kaynaklanmıştı. Bugün bile, gayrıresmi %15′leri aşan işsizliğe rağmen, genel müdürden fabrika işçisine kadar, kalifiye eleman sorunuyla karşı karşıyayız. Devletin zamanında üremeye teşvik ettiği nüfus, şu an kabus olarak başımıza çökmüş durumda. Elbette buna kulplar da buluyoruz; bunun bir örneği, “kuvvetli ordu, yüksek nüfuslu ülkelerden çıkar” bahanesi; temeli ortaçağa filan dayanan, kaliteden çok sayıya önem veren eski, köhne anlayışlar. Oysa bugün ABD gibi ülkeler, birkaç bin askerle Irak’ı, Ortadoğu’yu yerle bir ediyorlar.

Neyseki, nüfus artışı giderek azalıyor. Görünen o ki, Türkiye nüfusu,90 milyonlarda bir rakamda dengeye gelecek ve muhtemelen hiç 100 milyon olmayacağız (2030′larda, 90 milyon civarı bir nüfus bekleniyor). Eğer ekonomik şartlar bu şekilde gelişirse, 10 seneye kadar, orta halli bir AB ülkesi kadar kişi başına milli gelir elde edebileceğiz.

Elbette, bu süre içinde insan ve yaşam kalitemizi artırıp, AR-GE gibi, katma değeri olan alanlara yönelmemiz şart. Her ne kadar, günümüzde Çin ve Hindistan gibi ülkelerin artan ekonomik gücü, apansız artan ve son derece yüksek nüfuslarına bağlansa da, bu ülkelerin şartları modern dünyadan son derece farklı. Yarı kölelik sistemi söz konusu. Zaman içinde, bu ülkeler de demokrasiyi benimsemek zorunda kalacaklar ve ilk başlarda bir sersemleme yaşayacaklar. Bunun farkında olmadıklarını da söylemek mümkün değil. Zira, gerek Çin, gerekse Hindistan, artık eğitime müthiş önem veriyor ve bilime yaptıkları katkılarla gündemden düşmüyorlar. Bu iki ülke, zaman içinde Sovyet-ABD rekabetinde olduğu gibi, dünyanın teknoloji üreten iki gücü haline gelecekler.

Bu rekabetçi dünyada yer bulmamız ise, nüfusun azalıp, insanların daha iyi ekonomik koşullara kavuşmasına bağlı. Bu dönemde, devlet de iyice küçülerek elindeki tüm KİT’leri satarak, ekonomi içinden çıkmalı. Ancak, Japonya’da, ABD’ de olduğu gibi, devletin stratejik planlar yaparak, özel sektörle son derece sıkı ilişkiler olması, gerektiğinde yönlendirmesi, rant yiyen adamı değil de, üretmek isteyeni kayırması şart. Türkiye bunu yapabilir mi bilmniyorum; tek bildiğim, bugünkü enkaz bürokrasinin derhal tasfiye edilmesi gerektiği.