* You are viewing the archive for the ‘web’ Category

Internet’i lanetlemek

Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

Ali Saydam ağzından Internet

Engin Ardıç’ın Internet’i ciddiye almadığını üzülerek görmüştüm; zira ben Engin Ardıç’ı ciddiye alırım. Sadece “tepkisel” bir yaklaşımla, Internet’in varlığını, neler yapabildiğini yadsımak Engin Ardıç’ı büyütmez. Zira, Internet’in etkisi, gücü ve ünü Engin Ardıç’ı belki milyonlarca kez aşmış durumda.

Aynı gazetenin yazarı Ali Saydam, bugün daha “feci” bazı tespitlerde bulunmuş; ama kıvırma payı mahfuz. “Bana göre” gibi “yumuşatıcı” ifadelerle Internet’in çok da etkili olmadığını ileri sürmüş.

Ali Saydam fena halde yanılıyor. Herkes yanılabilir. Ama herkes yanıldığının kolay kolay farkına varmaz.

Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyelim. Herhangi bir iletişim aracı güvenini yitirdi mi etkisini de yitiriyor…

demiş Ali Saydam. Bahse girerim, Noam Chomsky filan da okumamış. Basının aleni yalan söyleyip gerçekleri çarpıttığı sayısız duruma şahit olduk. Üstelik, basına güvenildiği ya da ne kadar güvenildiği konusunda bir istatistik yayınlayamadığınız sürece, ki iddianızda böyle bir kaynak göstermek ihtiyacı duymuyorsunuz, dediğiniz şey havada kalmaktadır.

Basının etkisi güvenilirliğinden filan değil; kitlelerin “duygularına” hitap edip onları harekete geçirebilmesinden ileri geliyor iddiasını ortaya atarsam, benim savımı nasıl çürüteceksiniz?

Öyle ya, basını yalanlayan yine basın değil mi. En basitinden, Zaman gazetesi defalarca afişe etmedi mi Cumhuriyet gazetesini?

Oysa Cumhuriyet gazetesi göreceli olarak tiraj artırdı; demek ki güvenilirliğini kaybetmiş değil. Ya da diğer olasılık, insanlar güvenilirliği filan iplemiyor! Etkili midir Cumhuriyet? Evet; ama sadece kendi okuyucusu için. Nasıl Zaman gazetesi, sadece kendi okuru için etkili olabiliyorsa. Çünkü mantıklı bir gerçek arayışı yerine, taraf seçme durumu var derim ben. Ama benim bu iddiam da, Ali Saydam’ın iddiaları gibi havada kalır. Hangisine inanacağınızı siz seçin.

O nedenle ‘trendy’ pek çok iletişim profesyonelinin tersine, Facebook gibi itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından bir etkisi olmayacağını; üzerine sayfa sayfa makaleler, kitaplar dahi yazılsa, bu durumun değişmeyeceğini düşünüyorum

diyerek devam ediyor Ali Saydam; ki %100 haklı!

Neden mi? Çünkü Facebook bir yayıncı değildir! “itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından etkisi olamayacağı..” kısmına ekstra dikkat!

Facebook’un itibarı olması gerekmez. Facebook, dediğim gibi, yayıncı değil. Sanal ya da gerçek kişilerin birbirine pasta, börek, rakı gönderdiği, insanların hiçbir aktivite ya da tartışma ihtiva etmeyen boş gruplara katıldığı bir curcuna. Facebook, aslında insan arama motorundan öte Bir şey değil. Facebook, bir tezle ortaya çıkmıyorki.

“Internet ortamı” nedir, lütfen biri bana anlatsın!

“İletişim açısından etkisi olmamak”.
Bilmiyorum; örneğin neredeyse bütün lise arkadaşlarımı Facebook’da buldum. Tam tersine, bu bireyler için son derece büyük bir iletişim kapısı açıyor. Sayın Ali Saydam, sizin yazınızın içine eski arkadaşlarımı arıyorum diye ilan versem kaç kişiyi bulurdum? Ya da kaç kişi bana ulaşırdı? Bir denemeye var mısınız?

Ha, “iletişim açısından” gibi muğlak bir ifade kullanarak belki duruma göre “manevra alanı” bırakmak istediniz. Bir de, “kitle iletişim aracı” olarak okuyalım; yani “Facebook, bir kitle iletişim aracı olarak etkisizdir” diyelim.

Etkisiz midir gerçekten? Bunu ben bilmiyorum. Elimde bunu ölçen bir istatistik yok. Sizde varsa açıklayın, istifade edelim.

Kaldı ki, Facebook, yine tekrar ediyorum, “kitle iletişim aracı” değildir; haber içerikli bir site, hatta bir komünite değildir. Facebook’u dilerseniz bir komünite oluşturma aracı olarak kullanabilirsiniz; sözgelimi “Bahse girerim Ali Saydam’ın Internet’i anlamadığını düşünen 100.000 kişi bulurum” diye bir komünite yaratabilirsiniz; ya da sadece eski dostları arayıp durursunuz. Facebook, sizin yerinize devrim yapmaz, askeri “göreve” çağırmaz, kitleleri aydınlatmaz ya da satanizmi teşvik etmez.

Facebook, BİLGİ YAYAN BİR SİTE FİLAN DEĞİLDİR.

Muteber bir reklam yayıncısı mıdır peki? Bunca zamandır reklam alabildiğine, üstelik büyük şirketlerden reklam alabildiğine göre, öyle görünmektedir. Birçok büyük şirketin reklam departmanı Ali Saydam ile aynı fikirde değil yani.

Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı. Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum: İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…

Blog ile site arasındaki farklar şekilseldir aslında; ama muğlak olduklarına katılıyorum. Yine de, Sayın Saydam’ın çevresinde Internet’i pek de kavramış birilerinin olmadığı açık.

“Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum

Yapmayın yahu! Yazınızdaki iddiaların hiçbirinde nesnellik ya da ölçülebilirlik yok ki!

“İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… “

Pozitif – negatif mesaj nedir?

GNU/Linux, tamamen Internet üzerinde gelişen bir fenomen. Wikipedia da, Google’da öyle.

GNU/Linux sistemlerin gelişmesi, bu pozitif mesajlar sayesinde oldu.

Hatırlamıyor musunuz, Time’ın düzenlediği yarışmada 4 kelime İngilizce bilmeyen sürüyle Türk, Atatürk’e oy verdi. Yüzbinlerce. O zamanlar Türkiye’de internet kullanan 2 milyon insan yoktu.

Amazon, internette kurulup internet sayesinde büyüyen dev bir şirkettir.

Google’da öyle, YouTube’da.

Wikipedia, internet üzerinden yürüttüğü kampanya ile yaklaşık 35.000 kişiden bağış topladı.

Firefox, internet kampanyaları ile %35′lik pazar payı gibi bir rakama ulaştı; artık bir marka ve vakıftır. Web sunucusu piyasasının %70′ini elinde tutan Apache’de, internetteki olumlu mesajların doğru yerlere ulaşmasının sonucudur. Apache de, bir vakıftır ve gelirleri de az filan değildir.

Zekanızdan çok tombilliğinizden söz ediliyor olması konusunda başka olasılıkları da düşünmelisiniz belki.

Sonuç: Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar hariç, rüştünü kazanıp haysiyetli ve itibarlı bir iletişim aracı haline gelene kadar etkisinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Sonuçtan çıkardığım sonuç:

1.Internet sitenizin fiziki bir binası bulunmalı. Önemli olan fikirler değildir, gayrimenkullerdir. (Dünyada mekan, ahirette iman). Yeni ortaya çıkan düzen (Internet), eski düzende mücadele eden erke göre uyarlanmalıdır.

2.Sitenizin itibarı açısından etkileşimli olması şarttır. Bu açıdan bakarsak, Google’ın, Technorati’nin, Veropedia’nın filan Akşam gazetesi kadar itibarı yoktur. Çünkü bu sitelere yorum yazamazsınız.

3.Müşteriniz olmasa bile, CRM (Müşteri ilişkileri yönetimi) yazılımı şarttır; üstelik bu yazılımın ciddi olması gerekmektedir. Sulu, muzip ya da lakayt CRM yazılımlarına dayanan siteniz değersiz olacaktır. Mesela, Tomshardwareguide, imdb, beyazperde.com filan gibi siteler hiç ciddiye alınmamaktadır, zira ciddi, hatta gayrı ciddi CRM yazılımları kullanmazlar.

Dolayısıyla, bu yazdıklarımın da bir önemi yoktur. Zira ben de CRM yazılımı kullanmıyorum. (neden kullanayım ki?)

Siz hangi CRM yazılımını kullanıyorsunuz Ali bey?

Neden blogcu değilim?

Aslında şaşırtıcı bir başlık oldu. Zira, blogcu olduğumu kabul ediyorum. Bazen de etmiyorum(!). Nasıl diyeceksiniz haklı olarak; şöyle:

Bertrand Russell, Bilim ve Din kitabındaki makaleleri blogger’dan bir hesap açıp yazsaydı, sadece blog girdisi olarak mı kalacaktı?

Pavarotti, aryalarını lucianopavarotti.wordpress.com adresinde, wav ve mp3 formatında yayınlasa, “vblogger” mı diyecektik?

Tersini de düşünelim:

Bu yazıyı, blogdan seçtiğim diğer yazılarla birlikte kitap haline getirsem, daha önemli biri mi olacaktım? (muhtemelen!), peki buradaki fikirler, fikirsel anlamda değer mi kazanacaklardı? Elbette hayır.

Demek istediğim şu: fikirlerin nerede yazdığı değil, muhteviyatı önemlidir.

Aslında bu konuda Levent uyandırdı beni. Yaptığımız işi “blog” diyerek küçümsüyorsun dedi, haklıdır. Şöyle bir Internet’i gezsem, bugün yazılmış blog girdileri arasında, para verip satın aldığımız gazetelerin köşe yazarlarının karaladığı köşe yazılarından çok daha nitelikli birsürü yazı bulabilirim. Oysa onların içi doldurulmuş bir “köşe yazarı” titri varken, bizler sadece “blogcuyuz”.

Burada bir yanlışlık var. Sözgelimi, Dali’ye, “kardeş senin resimlerin çok soyut, sana ressam değil de sözgelimi ’sessam’ desek daha uygun düşer” deseler, ama Picasso’yu “ressam” kabul etseler, bu alenen Salvador Dali’yi küçük düşürmek olurdu. Çünkü, “sessam” sıfatıyla, o artık yüzyıllardır sanat olarak kabul edilmiş bir disiplinin icracısı değildir artık.

Bence, blogculuk da böyle bir kulptur. Maalesef, Internet’te sesimizi duyurmaya çalışan kişisel yayıncılar olarak, biz de böyle bir tuzağa düşmüş bulunmaktayız.

Burada cansıkıcı olan şu: blogun bir tanımı yok. Herkesin kafasında bir tanım var. Bunlar genelde şekli tanımlar. Evet; şekli olarak bir blogcuyum, zira bir blog altyapısı kullanıyorum. Ama bu bir “günce” filan değil. “Sevgili günlük” diyerek, kız arkadaşımla nasıl kapıştığımı anlatan girdiler filan yazıyor değilim.

Genel olarak deneme yazıyorum. Birgün kalkıp şiir de, masal da, hatta opera filan da yazabilirim ve ne yazarsam yazayım, birileri isyan etmedikçe, sadece bir “blogcu” olarak kalacağım. Sizler de öyle.

Açık konuşalım; klasik medya bizi kekledi ve punduna getirdi!

Artık tavrımızı ve sıfatlarımızı daha net belirlemenin, adını koymanın vakti geldi, geçiyor, hatta geçti bile!

Ben sadece blog altyapısı kullanıyorum. Blogcu muyum bilemem; zira çok sayıda tanım var ve hepsi de muğlak, geniş kapsamlı. Umberto Eco da kitap çıkarmasa, sadece blogcu olacaktı. Dante de, Kemal Tahir’de, Asimov ya da Lem’de.

Yaptığınız işin adının bulunduğunuz ortama göre koyulmasının herhalde bir örneği daha yok! Bu biraz, tornacıda silahının pimini yaptıran polise tornacı demeye benziyor.

Kaldı ki, “yazarlık” da gayet ucu açık bir iş. “Yazar” olmak için, yazdığınız şeyin basılması mı gerek? Örneğin bu blogu alıp kitap yaparsam yazar mı olacağım? Ya da hem yazar, hem blogcu mu?

Kişisel Yayıncılık

Apple Macintosh, grafiksel kullanıcı arayüzünü yaygınlaştırdığında, ortaya yepyeni bir kavram çıktı: Desktop Publishing, yani masaüstü yayıncılık.

Masaüstü Yayıncılık, isteyen herkesin yayıncı olabileceği düşünü ortaya attı; ancak geniş anlamda yaygınlaşmadı. Çünkü, siz ancak içeriği üretecek ve sayfa tasarımını yapacak kişiydiniz; Entelektüel ürününüzü geniş kitlelere yayabilmek için yine bir matbaa ve dağıtım kanalına bağımlı kalıyordunuz.

Dolayısıyla, masaüstü yayıncılık devrimi, sadece okul gazeteleri gibi kısıtlı girişimleri önünü açtı. Geniş kitlelere ulaşabilmek hala hayaldi.

Ardından Internet geldi. Herkes deli gibi siteler açmaya koyuldu ve çok ciddi miktarda, hatırı sayılır kısmı değerli bilgi üretildi. Ancak bir sorun vardı; matbaa ve dağıtım kanalı ihtiyacı ortadan kalktığı halde, geniş kitlelere ulaşmak hala zordu. Çünkü insanlar, birbirlerinden ve başkalarının yaptığı sitelerden kolay kolay haberdar olamıyordu.

Sonra arama motorları ve dizinler devreye girdi. Bu devrimin kaymağını yiyen Google sayesinde, artık herkesin sitesi ya da blogu, geniş kitleler tarafından fark edilebilir durumda.

Ben buna kişisel yayıncılık devrimi diyorum. Tek bir kişi, kendi yaptığı siteyle milyonlara, hatta milyarlara sesini duyurabilir. Hala işler zordur; ama mümkündür ve örnekleri vardır.

Zamanında çıkardığımız Pozitif PC dergisi, zaman zaman aylık 36.000 download gibi rakamlara ulaştı. Küçümsemeyin; bugünkü Evrensel gazetesine göre, Taraf gazetesi artık ortalama 8.900 satıyor. İçinde birsürü kıymetli ve tanınmış gazetecinin olduğu, sokakta satılan, televizyonda reklamı yapılmış, en azından milyonlarca dolar para harcamış bir girişimden bahsediyoruz.

Kişisel yayıncılığın önü açık, ama bazı problemleri olduğunu görmemiz gerek.

Bunları kısaca özetlemek isterim; unuttuğum birşeyler varsa lütfen yorumlarınızla gerekli eklemeleri yapmaktan çekinmeyin.

1.Kişisel yayıncılık, maalesef kendini kurumsal bir olgu olarak pazarlayamadı. Bahsettiğim, çoğu medya gruplarına ait geniş ve herkese hitap etme amacında olan portallar değil. Daha küçük; bazen 1, bazen birkaç kişiden oluşan, çoğunun bir telefonu bile olmayan girişimler.

Basın kartı alamıyoruz örneğin. Dolayısıyla, bazı insanlar ve kurumlar bizi ciddiye almıyor. Bence en ciddi sıkıntı budur.

2.Basının uyması gereken -ama nedense uymamakta direndiği!- “basın ahlak ilkeleri” gibi bir çerçeveye girmemiz gerek. Sözgelimi, çoğu sitede bırakın hakareti, sürüyle küfür içeren yazı ve yorumlara rastlıyorum. Bu kadar çok insanın yayın yapabildiği bir ortamda elbette öz disiplin sağlamak mümkün değil; ama “kişisel yayıncı” sıfatıyla, bu işe soyunanları akredite edecek bir kurum olmalı. Bu kurum, kesinlikle devletin bir organı halinde yapılanmamalı. Bunu kendi içimizde, ama kesinlikle ahlaki ve vicdani sorumluluklardan taviz vermeden bizler kurabilmeliyiz.

3.Reklam ve sponsorluk konusunda aracı ve danışman şirketler kurulmalı. Zira, Adsense tarzı reklamlarla bu işin olmayacağı belli olmuştur. Kişisel yayıncı, bunu meslek olarak icra edebilecek düzeyde gelir elde edebilmeli. Şu anki reklam anlayışı içinde, kişisel yayıncılık “hobi” olmaya mahkum. Üstelik, para getirmediği, bunun yaratacağı rekabet ortamı olmadığı için, kalite artışı olmuyor.

4.Gerekirse kişisel yayıncılar kendi aralarında birleşmeli. Son aylarda bu konuda sınırlı da olsa, ümit verici gelişmeler görüyorum. Gururla iddia ederim ki, Pozitif PC e-dergi ile insanlara kişisel yayınların en azından kalite ve içerik olarak son derece rekabetçi, üstün olabileceklerini ispatladık. Pozitif PC’den sonra özellikle bilgisayar temalı e-dergi girişimlerinin sayısında ve içeriğinde kayda değer gelişme olduğunu gördük. İlk başlarda 250 sayfalık bir dergi iddiasıyla ortaya çıktığımızda, çoğu insan bunun yapılabilir dahi olduğuna inanmamıştı; zira dünyada bile 250 sayfalık e-dergi örneği yoktu. Gelgelelim, bu hedefe 3 ay içinde ulaştık. Bugün ortada bunun mümkün olduğunu gösterir bir kanıt olarak duruyoruz ve sadece bilgisayar değil, çok farklı alanlarda da kaliteli e-dergiler göreceğimize inanıyorum; yeterki klasik reklamcılık ve yayıncılık anlayışı kendini dünyaya açıp, dünyada zaten işleyen sistemi görsün.

5.Kişisel yayıncılar, hukuk hizmeti alabilecek şekilde kendini finanse edebilmeli ya da örneğin daha önce bahsettiğim kurum sayesinde bu hizmete ulaşabilmeliler. Zira, klasik medya kazandığı akla zarar parayla birinci sınıf avukatlık hizmeti alarak ya da tazminat davalarına katlanarak hemen hemen her istediğini yapma hakkına sahip. Oysa, aylardır haksız şekilde erişimi engellenen wordpress sitesine karşı bile şimdiye kadar hukuki yollardan bir sonuç elde edebilmiş değiliz; çünkü prosedürü takip edecek ve elini cebine atacak kişiler/kurumlar mevcut değil.

Köşe yazarı nedir, ya da ne olmalıdır?

Gazete okumuyor, yerli kanalları takip etmiyorum. Hatta, Türkiye’yi dış basından izliyorum. Bunun faydası yok değil; en basit örnek, düşen Atlasjet uçağı haberini, Reuters sayesinde yerli kanallardan 1-2 saat önce almış olmam. (Ki haber CNN Türkiye üzerinden Reuters’e girdiği halde)

Temel olarak gazetelerle ilgili iki sorunum var: birincisi, hayat siyaset ve Türkiye’den ibaret değil. İkincisi, yazılar son derece sığ. Elbette, birkaç kaliteli köşe yazarını tenzih ederim.

Hemen birinci sorunumu biraz açayım: aldığınız birçok gazetenin logosunun altında, “günlük siyasi gazete” türünden birşeyler yazar.

Siyasetle ilgilenmeyen, bununla neredeyse hava atabilen bir güruh varki, onları hiç hoş göremiyorum. Ankara’da oturan 550 adam, geleceğiniz, alacağınız eğitim, tedavi olacağınız hastanenin kalitesi gibi hayati konularda kararlar alıyor ve siz bu kararlara en azından fikir beyan etme ve itiraz hakkınızla iştirak etmiyorsanız, bence koyundan farksızsınız.

Öte yandan, hayat siyasetten ibaret değil. Hatta, bu hayatın sadece küçük bir kısmı.

Gerçek şu ki, dünyada siyaset, kendi başına havada sallanan bir vakıa filan değil. Siyaset, toplum, bilim, hatta sanat tarafından şekillenen bir alan. Bir örnek vereyim: Japonya’da hakim sınıf olan Samuraylar, kendi siyasi nüfusları zayıflamasın diye, neredeyse 100 yıl ülkeye tüfek girişini yasaklıyor. Gelgelelim, tüfek bir şekilde giriyor ve bu sınıf korkunç bir yenilgiye uğruyor. Bu örnek, basit olarak bilim ve teknolojinin siyaseti nasıl şekillendirdiğine güzel bir örnektir. Siyaset, dünyanın gerçeklerine ancak belli bir süre direnebilir; sonunca o gerçekler tarafından şekillenmek zorunda kalacaktır.

Türkiye’de bu konuda son derece sağlıksız bir bakış açısı var; insanlar ya siyasetle tamamen alakasız, ya da onu herşeyin üstünde görüyor. Türkiye, çok uzun onyıllar boyunca kendini dış dünyadan izole edip, Türkiye içinde, kendi vatandaşına karşı “herşeye muktedir, güçlü devlet” imajını korumayı başardı. Ancak, Özal’la başlayan ve AKP ile hızlanan dışa açılma süreciyle, “dünyanın gerçekleri” ile yüzleşmek zorunda kaldı. Bu kaçınılmazdı. Nitekim, Sovyetler ve Çin gibi, son derece kapalı ve faşist-komünist rejimler bile halk baskısına karşı duramadılar. Bizde bu açılma, halk baskısı yoluyla değil, batının kurum ve değerlerine uymak zorunda kalma baskısıyla oldu. Bu, kötü bir baskı değildir.

Bunca laftan sonra söylemek istediğim şudur: ne kadar direnirseniz direnin, bir ülkenin iç siyaseti bile, en nihayetinde dünya ile birlikte şekillenecektir, şekillenmek zorundadır.

Bu durumda, siz siyaseti herşeyin kaynağı olarak görürseniz, dünyadaki ekonomik, fikri, sosyolojik ve bilimsel-teknolojik olguları kavrayamazsanız, 1 sene sonraki siyasi tabloyu da görmeniz olası olamaz. Yaptığınız şey, kahve siyaseti olur.

İşte bu kahve siyaseti yüzünden, köşe yazarlarının çoğunu okumam, sevmem.

Bugün çoğu köşe yazarının e-mail adresi yoktur. Olanlarında %99′u atılan maillara cevap vermez; hatta okuduklarından bile şüphe duyarım. Çünkü az-çok hemen hepsinde, Internet’i küçümseme hastalığı vardır.

Yine çoğu, GNU felsefesinin ortaya koyduğu yarı-sosyalist ve başarıyla uygulanan iş modelini anlamaz, hatta bilmez bile.

Köşe yazarlarının çoğu bilimle filan da ilgili değildir. Birçoğu mühendisleri kaba saba, donuk bulur mesela.

Çoğu sosyolojiyi, psikolojiyi merak edip inceleme zahmetine girmemiştir; AKP’ye %47 oy çıkınca inanamaz, halkının yarısını basitçe “göbeğini kaşıyan ayı” ilan eder.

İlhan Selçuk gibi solcu olma iddiasında olan biri statükoyu savunur ve CHP’yi, hatta MHP’yi yere göğe koyamaz.

Genel olarak Türk basını, kıta Avrupa’sındaki sosyolojik olayları görmez, görse de yorumlayacak birikimi yoktur. Almanya, Avusturya gibi ülkelerde özellikle 90′lardan sonra tırmanışa geçen faşist eğilimleri gördükçe bunların nedenini salt “bizim Türkler ter kokuyor canım” diye yorumlayabilir; Fransa’daki getto direnişlerini “çapulcular vandalizm sevdasına kapıldı” diye teşhis eder.

O yüzden, bu adamların çoğu okunmaya değer bir şey yazmaz, yazamaz.

Gelelim sığlık konusuna.

Sığlık, köşe yazarlarının büyük çoğunluğu, “çok yönlü olmaya” özendiğinde ortaya çıkar. Örneğin, sinemadan bahsetmeyi, izlediği filmin gösterildiği sinemanın koltuklarından bahsetmek sanır. “Efektler çok iyiydi, konuştum sahibiyle en iyi ses sistemini getirtmişler” gibi fevkalade yorumlar yapar. Çünkü sinemadan bahsedecek bir birikimi yoktur. Çoğu insan da bu adamları ciddiye alır; çünkü yazdıklarını anlayabilmektedirler! Öyle ya, “koskoca” köşe yazarının yazdıklarını anlamak bir gurur vesilesi olmalıdır! Köşe yazarı da bu olguyu çok güzel anlamış ve sömürmenin yolları üzerinde uzmanlaşmıştır!

Bahsettiğim köşe yazarlarının çoğu kitap filan da okumazlar; çünkü gece hayatından, manken bozmaları ile takılmaktan, orada burada yiyip içmekten vakit bulamazlar.

Bir de, Umberto Eco’nun köşe yazılarına bakın. Bizde de Çetin Altan gibi, Engin Ardıç gibi büyük üstadlar da var. Bu listeye 10 kişi daha ekleyebilirim. Ama hepsi bu kadar. Ki maalesef Engin Ardıç’ta, Internet’i ıskalamıştır.

Ben köşe yazarının vizyonu, kültürü ve beyni olanını severim!

Haberin kralını Reuters’den alıyorum ve yorumlayacak zekaya da sahibim; bir aklıevvel, bana haberi yorumlamaya çalışmasın.

O haberi alıp, “dünya gerçekleri” ile, enine boyuna harmanlayıp değişik bakış açılarıyla ve saf gerçekle ortaya koyamıyorsa, yaptığı safsatalarla gözümü yorup vaktimi harcayacak değilim.

Bir köşe yazarı, bilgisayarların nasıl olması gerektiğini de yazabilmeli, iyi şaraptan ve zeytinyağlı dolmadan da anlamalı, evrim teorisini de açıklayabilmeli, siyasi akımların neden yükseldiğini de görebilmeli. Bunları yapamıyorsa köşe yazarı olmasın; zira ondan alacağım bilginin katmerlisini bilgisayar mühendisinden, sosyologdan, biyologdan, ev kadınından, degüstatörden de alırım ben!

Elbette bunların hepsinde uzman olamaz, olmasına da gerek yok zaten. Ama siyaset gibi safsata üretmenin, demagoji yapmanın kolay olduğu bir alanı seçip, atıp tutmak da yok! Siyaset yazacak adam, dünyayı, insanları, bilimi, sanatı, tarihi de bilecek. Üstelik, her gün siyaset yazma ucuzluğu da yapmayacak.

Köşe yazarı, rönesans adamı olmalı; bilirkişi değil.

4, toplam 18 sayfa«123456789101112131415»...Last »