* You are viewing the archive for the ‘web’ Category

Internet üzerinde reklamcılık: Interneti öldürün, kalbimizi kazanın

Daha önceki yazımda, hiç istemediğim halde televizyon reklamcılığına girmek zorunda kalmıştım.

Önceki yazıyı kısaca özetlemek gerekirse, şunları söylemişim:

1.Televizyon reklamları, seyirciyi bunalttığı için zaplanıyorlar.

2.İzlenmeyen reklamlar ve uzun süren reklam kuşakları sonucu, bu bir “kaybet-kaybet-kaybet” tablosuna dönüşüyor. Reklam gelirleri, reklamdan sağlanan fayda ve seyircinin ilgisi sürekli düşme eğiliminde.

3.Reklamverenler, reklamların getirisi ve alternatifler konusunda çok titiz değiller; bunun da çeşitli nedenleri var.

4.Klasik reklam anlayışı Internet üzerinde devam ediyor; çünkü reklamcı-reklamveren, TV tecrübesinden yola çıkarak, yetersiz bilgisiyle bu yeni mecrayı keşfetmeye çalışıyor.

Bu yazıda ise, genel olarak Internet reklamcılığında yapılan hatalardan bahsetmeyi düşünüyorum. Ama her an konuyu dallandırıp budaklandırabilirim!

Örnek olarak yoğun reklam olan 3 site seçtim. Bu siteleri seçmiş olmamın özel bir nedeni olmadığı gibi, türünün bu konuda tek örnekleri de değilller. Bahsedeceğim çoğu gerçek, rakipleri olan sitelerde de fazlasıyla mevcut. Bu konuda, okuyucuların neredeyse %100′ü söyleyeceklerimi onaylayacaktır.

Her defasında sadece tek bir site ve o sitenin tek bir tab’ı olmak üzere, üç siteyi Firefox ile açtım ve ortalama CPU kullanımlarını kaydettim.

Değerler kaba değerlerdir. Gördüğüm maksimum değer %52, minimum değerse %33 oldu. Kullandığım bilgisayarda Pentium D sınıfı 3 Ghz bir işlemci ve 2 GB RAM mevcut. Ekran görüntüleri, Windows XP üzerinde alındılar.

Internet üzerinde reklamcılık: Ne reklamcılar, ne reklamverenler anladıInternet üzerinde reklamcılık: Ne reklamcılar, ne reklamverenler anladıInternet üzerinde reklamcılık: Ne reklamcılar, ne reklamverenler anladı

Sonuç facia. Her üç sitede, Firefox’u ortalama %40 işlemci yüküyle çalıştırıyor. Test amaçlı kullandığım bilgisayar, şu an piyasadaki en güçlü bilgisayar değil elbette; ama bu sistemin gücünde bir bilgisayarın, Internet kullanıcılarının en azından %60′ında olmadığını söyleyebilirim. Hatta, bu bile çok iyimser bir tahmin.

Bunun anlamı kabaca şudur: Daha vasat bir bilgisayarla bu sitelere girenlerin ya tarayıcıları, ya da bilgisayarları kilitlenecek. Çoğu insan, bunu engellemek için Flash reklamları bloklayan Firefox eklentileri kullanıyor. Yani, reklamcılar ve reklam yayıncıları, kullanıcıları bezdirmiş durumdalar.

Bu durumda, kullanıcıya iki seçenek kalıyor: reklamları bloklamak, ya da o siteye hiç girmemek. Sonuçta, birinci durumda reklamveren ve site sahibi, ikinci durumda ise herkes kaybediyor.

Diğer bir konu, reklamların farkedilebilirliği ile ilgili.

Bu testi bir arkadaşınızla yapabilirsiniz. Bunun bir test olduğunu söylemeyin ve kafanızda 2-3 site belirleyin. Çeşitli bahaneler uydurarak arkadaşınızı ikişer kez seçtiğiniz sitelere sokun. Sonunda, hangi sitede kimin reklamlarını gördüğünü söyleyin.

Seçtiğiniz kişi ekstra dikkatli biriyse, size gördüğü 1-2 reklamı, siteyi ayırd edemeden söyleyebilir. Siteler farklı konudalarsa -bilgisayar, haber gibi- akıl yürüterek, oldukça yüksek isabet oranıyla gördüğü o 1-2 reklamın hangi siteden geldiğini kestirebilir.

Çoğu kullanıcı, gördüğü reklamların bir tanesini bile söyleyemez, en azından “emin misin?” diye sorduğunuzda duraklayacaktır.

Demekki, kimse reklamları izlemiyor! Aynı televizyonda olduğu gibi.

Şahsen reklamveren konumunda olsaydım, reklam vereceğim sitede sadece benim reklamımın olmasını isterdim. Ve bu kesinlikle banner reklam olmazdı!

Banner reklamların en basit sakıncası şudur; her Internet kullanıcısı, reklamın nerede durduğunu bilir ve gözü zamanla oralara bakmamaya alışır. Çünkü hepimizin derdi aynı; içerik…

O zaman, reklamverenler dikkat çekici olabilmek için içerik ve markayı (reklamı bile demiyorum!) harmanlamak zorundalar.

Bunun nasıl yapılacağını da anlatacağım; ama genel olarak nasıl yapılmaması gerektiği üzerinde durmakta fayda var.

Öncelikle, reklam ajansları lütfen “hedef kitleyi” aptal koyun olarak görmekten vazgeçsinler; zira dikkat çeksin diye koyulan, parlayıp sönen, patlayıp çakan, yarılıp yırtılan reklamlar kesinlikle ilgi çekmiyor. Amacınız reklam yapmak, sara krizi tetiklemek değil. Internet de Pokemon çizgi filmi ya da diğer Japon mangaları değil; insanlar burada içerik arıyor. Çoğu da ciddi birşeyler arıyorlar.

Reklamlar içerik açısından da bakıldığında dikkat çekici değiller; hatta kuru ve sıkıcılar. Örneğin, “1600 Mhz FSB,PCI Express 2.0,şok şok şok!! Asus P5E” filan tarzı bir reklamın kesinlikle çekici bir tarafı yok. Ne kadar hızlı yakıp söndürseniz de kimse bakmıyor bile, çünkü heryerde sayı, Flash efektleri, model numaraları görmekten sıkıldık. Aslında seneler önce sıkılmıştık; ama siz kendi dünyanızda yaşadığınız için hiçbir zaman farkedemediniz.

Sonuç? Banner reklamlar öldü. Internet kullanıcısı sizi de zaplamanın yolunu çoktan buldu. Üstelik bunu TV’de olduğundan daha etkin bir şekilde yapabiliyor. Hala banner reklam furyasında kaldıysanız, elbet birgün siz de batacaksınız ve kullanıcılar rahat bir nefes alacaklar.

Eski taktikleri yeni maskelerle ısıtıp ortaya koymak da işe yaramayacak. Ekranın üzerinde açılan pencereler gibi. Bunlar da yıllar önce, Javascript her sitede varken, farklı şekilde denendi ve kayboldular.

Bir sonraki yazımda alternatif reklam taktiklerinden bahsedeceğim. Hayır; Internette gerilla reklamcılık filan değil. Çok daha konvansiyonel ama etkili bir yöntem önereceğim.

VDSL de neyin nesi? ADSL’i beceremeyen Türk Telekom, VDSL gelince ne yapar?

vdsl turbo adsl2+Önce “Turbo ADSL” ile uyuduk; şimdi VDSL lafları ortalıkta dolanıyor.

Benim sınırsız 1Mbit olması gereken “turbo” ADSL’im, günün %95′inde, 512 K’nın bile altında. Zaman zaman 10 K ile download yapabiliyorum; ama haklarını yemeyeyim; birkaç kez 84 k’yı filan gördüm.

Türk Telekom, “kardeş, neden bu böyle yavaş, turbonun türbini rektifiye mi istiyor?” diyenlere “kardeşim beleş bulunca hepiniz asıldınız, yetmiyor” gibisinden açıklamalar yapıyormuş. Ben arama zahmetine bile girmedim şahsen, orada oturan ve sadece “belli formattaki” sorulara “öntanımlı cevaplar” veren call center çalışanının derdime deva olacağını düşünmedim.

Neden olmuyor derseniz, bunun iki tarafı var. Birincisi, kablo kalitemiz ADSL için bile düşük, yetersiz. Ama en önemlisi, yurtdışı çıkışımız komik derecede kısıtlı. Sadece rapidshare’in bant genişliği, toplam Türkiye çıkışının iki katı filan.

Bu dediğimi biryere yazın: Türk Telekom’un derdi, hızlı Internet sağlamak filan değil. VDSL ile yapmak istedikleri, IP TV’ye geçişi sağlamak. IP TV’yi Aydın Doğan getirmek istiyor, daha da fazla Bir şey söylemeye gerek yok herhalde! Aslında 8 Mbit gibi hızlara çıkmak ADSL2 ile mümkün; VDSL’e filan gerek yok. Buna rağmen, daha kotalı ve 1 Mbit gibi uyduruk hızlarla bile yerlerde sürünen yurtdışı çıkışının VDSL ile nakavt olacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Ama dediğim gibi, VDSL , IP TV için gerekli ve adamların yurtdışı çıkışını ve Internet kullanıcısını iplemediği şu günkü manzaradan söyleyebiliriz. Eğer VDSL yerine, ADSL hizmetini iyileştirseler ve yurtdışı çıkış kapasitesini arttırsalardı, Internet kullanıcıları rahatlayacaktı.

VDSL gelirse, çok samimi söylüyorum, ayvayı yedik. Bunun tek getirisi, yurtiçinde hosting hizmeti sağlayan firmalara olur. Zaten, Türk Telekom 2-3 senedir, sessiz sedasız hosting hizmeti satıyor. Böylece, Internet’i sansür altına almaları da daha kolay hale gelecektir. Dikkat eden kaç kişi vardır bilmiyorum ama Türk Telekom da “sansür altyapısını” geliştirdi. Eskiden DNS üzerinden engelleme yapıyor ve OpenDNS gibi servislerle bu engeli aşıyorduk. Şimdiyse, direk portları kapatıyorlar. VDSL vatana millete hayırlı olsun!

VDSL2, ilk etapta 30Mbit hızla gelecek. Türk Telekom, VDSL2 ile birlikte, Internet bağlantı ücretlerinin “düşeceğini” müjdelemiş. Ama kotalar yerinde olduğu için sorun yok; yani artık kotalı ADSL kullananlar, daha hızlı yaşayıp daha genç ölecekler; tek fark, defin ücretlerinin biraz daha ucuz olacak olması.

VDSL2 ve altyapı sorunu

VDSL’in en büyük sorunu, 55 Mbit hıza çıkıldığında, santralle verinin aktarılacağı mesafenin 300 metreyi geçemiyor olması. Aslına bakarsanız, bu kısıtlama, bu kadar yoğun olmasa da, ADSL’de de var. Gerek ADSL, gerek VDSL2 bakır telefon kablolarını kullanıyor; ancak mesafeyi artırmak için, alıcı ile verici (santral ve Internet kullanıcısının modemi diyebiliriz) arasına fiber optik kablo döşeniyor. Fiber optik kablodaki kayıplar çok daha az olduğundan, iletim mesafesi bu şekilde artırılabiliyor. Yoksa sadece bakır kablo ile, ADSL’de 1 Mbit bağlantı bile, 1 km ile sınırlı. (Rakamları yaklaşık olarak veriyorum; zira hava sıcaklığı bile bu mesafeyi ve hızı etkileyen bir faktör)

Hal böyle olunca, Türk Telekom, VDSL2 portlarını satabilmek için birçok yerde fiber optik kablo döşemek zorunda kalacak. Aslında büyük şehirlerde altyapı söylenildiği kadar kötü değil; özellikle de zengin, Internet kullanıcısının yoğun ve kümelenmiş olduğu bölgelerde. Yine de, mevcut altyapı doğru dürüst ADSL / ADSL2 hizmeti sağlamak için bile yeterli değil; bütün bu verilerin ışığında, en azından 2008′in başını baz alarak, ben ancak 500 metre yarıçaplı bir alanda VDSL2 hizmetine geçilebileceğini, ancak altyapının iyileşmesi ile bu mesafenin artabileceğini düşünüyorum.

Yalnız, IP TV dengeyi biraz bozabilir. Örneğin, IP TV hizmeti almak isteyen bir blok, belli bir altyapı maliyetini üstlenmeye razı olursa ve VDSL limitlerinin çok fazla dışında değilse, bu bloğa VDSL gelebilir. Zira, Aydın Doğan’ın özellikle Digitürk’ü bertaraf etmek için bu oyunu çok hırslı oynayacağını düşünebiliriz.

VDSL ne zaman çıkacak?

Türk Telekom, VDSL2 servisine 2008 Ocak ayında başlayacağını ve ilk etapta 100.000 kişiye servis verebileceklerini basın bülteni ile duyurmuş. Bu basın bültenini, teknik bilgileri filan olmayan gazeteler ve onlardan haber çalan haber siteleri, noktasına virgülüne dokunmadan yayınlamışlar. İlk olarak 30 Mbit ile başlayacaklar; teorik sınır 70 Mbit olmasına rağmen, mevcut altyapı dahilinde, aynı binadaki modeme bile 70 Mbit verebileceklerini düşünmüyorum. Yapılmaz da demiyorum, zira bütün bunları parayı bastırdığınızda güzel güzel kuran Siemens, Alcatel gibi şirketler var. Siz paradan haber verin.

Şahsen benim için önemli olan, Türk Telekom’un yurtdışı hat kapasitesi konusunda ne yapacağı. Zira, sadece kapı komşumla 30 Mbit dosya transfer etmek bana Bir şey sağlamıyor; zira ethernet kablosuyla bunun 30 katı hıza şu an erişmiş durumdayım. Ben 1 Mbit’lik bağlantım ile bile zaman zaman ancak 128 K hız görebiliyorsam, VDSL benim için hiçbirşey ifade etmiyor. Önce ADSL’i düzeltsinler; bunun yolu da yurtdışı kapasitesini artırmaktan geçiyor.

Line attenuation değeri, VDSL bana gelirmi…

Modeminizde görebileceğiniz üç parametre, hat kalitenizi bilmek açısından değer taşıyor. Bunlar, SNR Margin, US (Upstream-upload) Line Attenuation ve DS (Downstream, Download) Line Attenuation.

line attenuation vdsl adsl modemLine Attenuation, sinyal kalitesinin dB cinsinden, hat boyunca kaybettiği güç. Kısacası, bu değer ne kadar düşükse, o kadar iyi.

Internet üzerindeki çeşitli kaynaklarda “şu kadar desibelse VDSL sana gelir” gibi yorumlar olsa da, bunların %100 doğru olduğunu söylemek mümkün değil. Örneğin, kritik bir limitte değere sahip olabilirsiniz; oysa yağmur ve aşırı soğuk-sıcak havalarda bu değerler oynayacaktır. Çeyrek desibel farkla, gerekli sinyal kalitesini tutturamayabilirsiniz. Üstelik bu değerler lineer değildir. Yüzde kaç olduğunu söyleyemem ama; 20 db ile 22 db arasındaki fark %10 değil; çok çok daha fazla.

Üstelik, burada işin içine DSLAM’ler filan da girecek (DSLAM’i çok basit olarak, bölgenizde Internet bağlantısını dağıtan router gibi bir ünite olarak tanımlayabiliriz). Türk Telekom, en azından şu anki haliyle farklı donanım ve markalar kullanıyor; sözgelimi 9 dB Edirne Ayşe Kadın’daki DSLAM için yeterliyken, Trabzon Pelitli’deki farklı marka/model bir DSLAM, 8 db gibi daha kuvvetli bir sinyal gerektiriyor olabilir (aslında bu sinyalin gücü değil, sinyaldeki düşme oranı, ama doğal olarak sinyal gücünün bir parametresi olduğundan öyle varsayalım. Sonuçta burası mühendislik fakültesi, ben de elektronik mühendisi değilim!)

ADSL modemleri VDSL ile kullanabilecek miyiz?

zyxel vdsl modemHayır. VDSL modemler genelde 150 dolara yakın fiyatlarla satılıyorlar. Şu an Türkiye’de Zyxel’in VDSL modem sattığını biliyorum. Yurtdışında 100 doların altında modemler oldukça bol; VDSL yaygınlaştıkça daha ucuz ürünler kısa zamanda piyasayı dolduracaktır.

Internet üzerinde reklamcılık: Ne reklamcılar, ne reklamverenler anladı

Dünyada Internet reklamcılığı hatırı sayılır bir pazar hacmine ulaştı. Artık firmalar, web reklamlarını profesyonel ajanslara hazırlatıyorlar, video reklamlar yine yabancı sitelerde çok uzun zamandır yaygın olarak kullanılıyorlar. Türkçe sitelerde pek rastlamasak da, Google’ın video reklamları da yavaş yavaş yaygınlık kazanıyor.

Bizde bir Internet kültürü oluşmadı ve çoğu zaman olduğu gibi, kurumlar kişilerin gerisinde kaldılar. Çok başarılı bireysel web siteleri ve bloglar var, ama şirketlerin web sitelerine baktığınızda durumları içler acısı.

Göze Algün’ün blogu sayesinde haberim oldu; Bellona’nın bir blogu var. Aslında bunun Bellona tarafından açıldığından da emin değilim; zira herhangi bir blog servisinden istediğiniz ismi almak birkaç dakika sürüyor. Böyle bile olsa, Bellona zamanında önlem alıp, kendi bünyesinde blogunu açmalı ve insanların “şurada Bellona’nın blogu var” demelerine mahal vermeden, kendi bünyesinde bu mecrayı da kullanmalıydı. Göze’nin de dediği gibi, blogun hali içler acısı. Detaya girmeye gerek yok.

Bu işi neden kıvıramadık derseniz, televizyonlara bakın derim.

Dünyada diziler 20 dakika civarında; bizde ise bir yayın kuşağını kapsıyor! İlk zamanlar Avrupa Yakası seyrederken -o zaman böyle “al sana curcuna” tarzı değildi, birazcık kalitesi vardı- dizi 8′de başlıyor, gece 10.30′a kadar sürüyordu. Dizi uzun olduğundan değil, 2.5 saatlik zaman diliminin sadece üçte birinde diziyi seyredebiliyordunuz!

Bir diziyi, 2.5 saate yayan bir zihniyet ancak şunu düşünüyor olabilir: “Karşımda televizyon seyretmekten başka alternatifi olmayan bir insan yığını var ve bu arada müthiş reklam geliri elde edebilirim”

İlk zamanlar bu düşünce işe yaradı. Daha sonra insanlar “zaplamayı” keşfetti; bir dizinin reklam kuşağı devam ederken arada başka bir programın hatırı sayılır bir kısmını seyretmek mümkündü!

Sonra baktılar bu böyle olmayacak, televizyon kanalları bir “centilmenlik anlaşması” yaptılar; artık herkes hemen hemen aynı zamanda reklam giriyor. Böylece, televizyon izleyicisinin elini kolunu bağladıklarını düşünüyorlar!

Bu ne kadar yoz, alçakça bir anlayış! Üç kuruşluk, yarım saatlik programı seyrettirmek için, insanların 1.5-2 saatini çalıyorsunuz!

Artık belli bir yaşın altındaki insanlar, çok mecbur değillerse “ulusal kanal” diye kendini damgalayan, hep kendilerinin seyredildiğini öne süren, bunu da kukla bir kurumla ispatlamaya kalkan kanalları seyretmiyorlar. Sayıları giderek artan bir kitle, görüntü kalitesi çok daha kötü olmasına rağmen, dizileri YouTube üzerinden seyrediyor! Kimisi de hiç seyretmiyor, CNBC-E seyircileri de genelde sezonluk DVD alıp dizileri topluca seyretmeyi tercih ediyorlar.

Özet olarak şudur; gitgide kalitesizleşen, fiyatları da düşen reklamları artık seyreden yok. Bugün Türkiye’de televizyon reklamcılığı, hem tüketici, hem reklamveren, hem de televizyoncu için işkence haline gelmiş durumda.

Reklamveren reklamının seyredilmediğinden şikayetçi; reklam kuşağı öyle uzun ki, insanlar reklamlar başladığında bulaşık yıkıyor, kitap okuyor, Internet’te maillarına bakıyor, telefon konuşması yapıyorlar.

Reklamlar beklenen faydayı yaratmadığı için, televizyonlar giderek daha ucuz reklam alıyorlar. Üstelik, eskiden elde ettikleri geliri elde edebilmek hayaliyle daha çok reklam aldıklarından, az önce bahsettiğim bozuk düzen daha da çekilmez hale gelip, biraz daha fazla herkesin aleyhine çalışmaya devam ediyor.

Televizyon seyircisi için söylenecek Bir şey yok. Dizi seyrederken giren reklamla, “ben hangi diziyi seyrediyordum?” sorusunu sorabilecek hale geliyorsunuz.

Internet de aynı tehlikeyle karşı karşıya. Herhangi bir gazetenin, ya da çok üyesi olan bilgisayar konulu sitelerin herhangi birine girin; açılan reklamlardan, sağda solda patlayan Flash efektlerinden Bir şey okumak, hatta bırakın Bir şey okumayı, tarayıcınızı kilitlemeden sörf yapmak mümkün değil!

Aslında konu son derece derin; söylemek istediklerimin daha onda birini söylemediğim halde, kendi koyduğum blog girdisi sınırını daha şimdiden aştım.

Sorunun özünde, bizde henüz “burjuva devriminin gerçekleşmemiş olduğu” gerçeği var. Maalesef burjuva sınıfı yeni yeni oluşuyor; aslına bakarsanız bu siyasi itiş kakışın, ekonomik ayrıcalık (daha doğrusu, devlet bürokrasisi tarafından kayırılmış ayrıcalıklı kitle ile eşit rekabet şartları talep etmenin) “daha İslami” kesim tarafından dile getirilmesinin nedeni bu. Biz hala “üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist düzeni yönetir” anlayışının etkisindeyiz; oysa bu düzen dünyada bozuldu, 30 seneden uzun zamandan beri, fiziksel sermaye kapitalistin felsefe taşı değil. Bugün gelişmiş ülkelerde yeni fikirler ve patentleriniz yoksa, elinizdeki paranın değeri yok ve size rekabet gücü de sağlamıyor.

Bizde hala eski kurallar geçerli olduğundan, şirketler reklam konusunda çok seçici olmak durumunda değiller. Gelgelelim, gerçek bir burjuva hareketi başladı ve 10 yıl içinde sessiz sedasız gerçekleşen bir devrime şahit olacağız; müdürünün fuarda koli taşıdığı Red Hat firmasının 6 ayda Microsoft’u belli alanlarda tehdit eder hale gelmesi gibi örnekleri biz de görmeye başlayacağız.

Bu girişi yapmak zorundaydım; yazının “planında” olmadığı halde.. O yüzden, konuyu burada bırakıp, bir başka yazıda “asıl konulara” geleceğim.

Bu blog nasıl çalışır: Blograzzi, link değişimi ve “genel prensipler”

Uzun zamandan sonra ilk kez Blograzzi’yi açtım. Neredeyse 3 aydır özel mesajları kontrol ettiğim yoktu; “beni de eklesene” tarzı tonla özel mesaj gelmiş.

Burada antrparantez, Blograzzi ve Inveon’a değinmek istiyorum.

Blograzzi sistemini beğenmiyorum, neden beğenmediğimi de defalarca yazdım. Öte yandan, Inveon ve Blograzzi’yi ayrı tutuyorum. Kısaca şöyle söyleyeyim; birine iş vermem gerekse, Inveon çalışmak isteyeceğim şirketlerden biri olurdu. Epeyce maillaştık, bu esnada bazı cevapların geçiştirme olduğunu düşünsem de, bu genel görüşümü değiştirmez. Inveon, nazik insanların çalıştığı, işini ve diğer insanları önemseyen, ciddi bir şirket. “Beğenmediğim şirketler” ve “profesyonel olmayan şirketler” ayrımını doğru yapmak gerek. Örneğin, Microsoft beğenmediğim bir şirkettir, ama 1-2 kere işim düştüğünde cidden sorunu çözmek için çaba harcadılar. Çözememiş olmaları çok önemli değil, sonuçta ben sorunları kendi imkanlarımla çözdüm. Ama profesyonel yaklaşımlarından memnun kaldım. Her şirketin açmazları var, benim değer verdiğim herzaman için iyiniyet…

Bunu neden yazdım, çünkü Inveon’dan gelen özel bir mesajı, çok uzun zamandır kutuyu açmadığım için görmemişim. Bundan dolayı da rahatsızlık duydum, çünkü istemeden de olsa, eleştirdiğim bazı şirketlerle aynı duruma düştüm.

Herneyse, asıl konuya geçelim.

Bu blog benim özel alanım. Çoğunuzun da bildiği üzere, çok farklı konularda ve düşüncelerimi “minimum düzeyde filtre ederek” aynen yazıyorum. Blogumu ekonomik bir değer haline getirmek, ya da herkese illaki okutmak gibi bir çabam yok.

Onun için lütfen bana mail,msn ya da Blograzzi’den mail atarak link değişimi teklifleri yapmayın. Buna hiç sıcak bakmıyorum. Ama varlığınızı hatırlatacak mesajlar atabilirsiniz, blog okumaya üşenen biri değilim. Beğenirsem de, karşılık beklemeden link veririm zaten. Haberiniz bile olmaz.

Öte yandan, ağzıyla kuş tutsa, çok beğensem de link vermeyeceğim bloglar var. Blogroll’u olmayan bloga, ya da bunu başka sayfaya taşıyarak aklı sıra çakallık yapanlara kesinlikle link vermiyorum. Blogroll, blogun namusudur, kaldırırsanız olmaz. Bu ne demek biliyor musunuz, ben yazarım yalakalar link verir, ben de kimseye bir bok vermem, nalıncı keseri gibi sadece kendime yontarım demek.

Güzel blogu olduğu halde, yazmaktan çok reklam-pazarlama derdine düşmüş olanlara da link vermiyorum. Bu da, sürekli kendi reklamını yapmak için yanıp tutuşan insanlara benziyor. Blog kişisel birşeydir, yaptığınız işi koyun ortaya, bırakın gırtlaklarına basılmadan insanlar özgürce karar versinler.

Şunu da söyleyeyim; link takasına ihtiyacım yok. Neden yok derseniz, birincisi pagerank olayına hiç inanmadım. Artık Google’da inanmıyor demekki, Orion algoritması diye birşey attı ortaya. Ayrıca, link takasına hayatını veren insanların çoğundan çok daha “baba” bir kaynağa sahibim: sourceforge.net’de, Pozitif Linux öylece duruyor. Dün gece dağıtımı oraya upload ettim, işim olduğu için de çok uzun zamandır sayfa yapmadım. Bahsettiğim sourceforge’un pageranki 9! Bu işleri iyi bilenler yorumlasınlar, pageranki 9 olan bir siteden kendi sitenize link aldığınızda, en az 2 puan alırsınız. iwebtool’a göre beklenen Pagerank’im 5. Sourceforge’dan link versem, hadi 7 olmasın da 6 olsun. Benim bildiğim kadarıyla, Türkçe wikipedia dışında pageranki 7 olan bir site yok. Uğraşsam bunlarla uğraşırım, ayrıca Haziran ayından beri sourceforge’da hesabım var; bunca zaman hiçbir girişimim olmamış.

Yine çok meraklı olsam, Joomla’dan da link alırdım; reklamstore reklam eklentisini koyarak (Joomla’nın pageranki 7) yine bayağı bir pagerank artırırdım.

Kısacası, ondan bundan link almak için hayatını tüketenler boşuna uğraşmasınlar. Internet’te oldukça adil bir sistem var. İyi ve bol içeriği, özgün içeriği olan kazanır. Nitekim, şişirme yöntemlerle pagerank yükseltenlerin pagerankleri geçtiğimiz aylarda 1-2 puan düştü; iwebtool’a göre, pagerank güncellemesi olursa, daha da düşecekler.

Yeni Google Pagerank algoritması Orion ne getirecek?

Açıkçası Lyn‘de duydum Orion adını; elbette orada duymadım ilk kez, şimdi Firaxis’in sahibi olan Sid Meier’in Master Of Orion’ınını az oynamadım; Orion kültünü filan da bilirim. Ama Google’ın yeni bir algoritma kullanacağını bilmeme rağmen, Orion’dan haberim yoktu.

Neden mi yoktu haberim? Çünkü Google’ın ne yaptığıyla pek ilgilenmiyorum. Kafama göre, olabildiğince iyi, çok ve hızlı yazmaya çalışıyorum. Yalakalık yapayım, ondan bundan link alayım, acaba topliste filan mi girsem, kayıt olsam hangisi iyidir gibi kaygılarım yok. İnsanlar blogumu Google’dan bulsunlar, ama hakediyorsam. Zaten işim başımdan aşkın, bir de link dilenciliği yapsam yazmaya vaktim olmaz, zaten benim karakterime uyan bir hareket de değil.

Lakin “neymiş ki Orion” dedim; mevcut düzeni pek beğenmediğim için, acaba daha iyi birşey mi geliyor diye merak ettim.

Efendim; hitnews’daki yazının özeti şudur: Ori Allon diye, 26 yaşında Ph D yapmakta olan bir genç var. Gencimiz, üniversitede (Avustralya’da bilmemne üniversitesi, south new wales filan gibi, Avustralya’ya zamanında İngiltere’de ne kadar suçlu ve zevzek sürmüşler ya, onun için mekan adları hep İngiltere’den) ilim irfan yaparken (yok,Yahudi, Adnan Oktar’la işi olmaz) “ben bir arama motoru (araba motoru değil) algoritması geliştirivereyim diyor, hocalarıda (Fethullah Gülen hocaefendi değil, proflar filan) pek beğeniyor, kafasını okşuyor, “Aferin Oli, biz şimdi bunu Yahoo, Google, Microsoft’a filan çakarız” diyorlar.

Lakin Google yemi hemen yutmuyor. Sonunda imana geliyorlar, Oli Allon’a “gel bize takıl, bok gibi para veririz, algoritmanın adını da Orion koyarız” diyorlar. Oli, Ph D’yi yarım bırakarak, elinde tahta bavulu, Google’ın yolunu tutuyor. Ama üniversite de payını alıyor bu işten, çünkü onlarda döner sermaye yok, enayiler kantin açıp döner satmayı, otopark işletmeyi beceremedikleri için bütün gün hafızlayıp duruyorlar. Çünkü orada YÖK yok. (Belki Vietnamda filan vardır).

Bu arada, zamanında Orion’u duyan Bill Gates’de, Allon’un sırtını sıvazlayıp “aferin evladım” demiş; ancak para mara vermemiş. (Gates, Allon’dan daha Yahudi çıkmış!)

Oli, “ben bu işi 18 ayda gömerim abi” demiş; hadi bakalım.

Algoritma konusunda muhtelif spekülasyonlar var.

Gelgelelim, bizim basının sadece Türkiye’de yaşamadığını da öğrenmiş oldum (şimdi anlıyorum Reha Muhtar’ın “her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan” lafını). Sydney Morning Herald da şöyle bir paragraf var:

Orion finds pages where the content is about a topic strongly related to the key word. It then returns a section of the page, and lists other topics related to the key word so the user can pick the most relevant.

The results of the query are displayed immediately in the form of expanded text extracts, giving the searcher the relevant information without having to go to the website - although there is still that option.

Anlayan varsa bana da anlatsın.

Lakin herkes kendi fikrini de “sıkmış” arada…

Ori’nin doktora teziyle ilgili bir sayfa buldum.

“Take a search such as the American Revolution as an example of how the system works. Orion© would bring up results with extracts containing this phrase. But it would also give results for American History, George Washington, American Revolutionary War, Declaration of Independence, Boston Tea Party and more. You obtain much more valuable information from every search.”

Yani diyor ki -mealen- Amerikan Devrimini araştırınca bize Amerikan tarihi,George Washington vs vs ile ilgili sonuçları da getirecekmiş.

Eğer bunu yapacaksa yandık. Şu durumda bile, aradığımızla ilgili sayısız alakasız sonuç alırken, bir de yeni algoritmayla olacak şeyleri düşünün.

Örneğin; Paris’i arıyorum. Paris Hilton sanacak, gerizekalılık, porno, vibratörle ilgili sonuçları filan da getirecek. Tabii o sayfada bunlar da varsa, ama emin olun ki vardır. Olmasa bile, zamanla webmaster’lar, “oldurmak” konusunda uzmanlaşacaklar…

Mesela Paris’teki Hilton otelini arıyorum, İngilizcem bozuk, Çinliyim ya, yazıyorum “Hilton in Paris”, oo gelen sonuçları düşünmeyin. Muhtemelen 112 sayfa sonuç çıkacak, ilk sırada soyadı Hilton olan, Paris Hilton’la düşük kalkmış herifler listesi.

Yani durum bana biraz yaş geldi.

Ama artık link alıp vermenin önemi olmayacakmış. Nasıl yani? 10.000 link alan siteyle, dün açılan site aynı mı olacak? Hiç sanmam. Ha, Internet yalakalarını yıldıracaksa ona da varım, ayrı konu. Hırsızları da çarpacakmış; mesela sen şimdi bu yazıyı benim siteden çalıp kendininkine monte ediverdin, Google senin siteni göstermeyecek,ya da diplerde gösterecek, en başta benimkini gösterecek..miş.

Nasıl olacak, mesela % kaçını çalmak hırsızlık sayılacak? Ya da şöyle düşünelim; Google’ın basın açıklamasından yukarıdaki satırları aldım, sonra Oli’nin üniversitesi aslında kendi hazırladığı tanıtıcı yazıyı bir süre sonra yayınlamaya karar verdi; ama bu arada yazıdan bir parçayı ben daha önce yayınlamış oldum. Bu durumda, benim sitem daha önce çıkacak arama sonuçlarında. İyi de, zaten mevcut durum da bu!

Özet olarak ben şunu anladım: “Biz aynen devam ediyoruz, sadece ek olarak ilgililik parametresini biraz geliştirdik”

Yeni birşey midir bu? Hayır. Bakınız PHP’nin similar_text fonksiyonu; buna çok benzer bir iş yapar. Azıcık geliştirirsiniz, Orion’da olur, Sirius da olur.

7, toplam 18 sayfa«123456789101112131415»...Last »