20.yüzyılın en üretken yazarlarından biri, hiç kuşkusuz Jorge Luis Borges‘dir. Aslında yazar diye kestirip atmak biraz haksızlık; çünkü Borges sadece bir yazar değil; şair, eleştirmen, çevirmen, sosyolog hatta “gelecek bilimci”. Bunların bir kısmı benim yakıştırdığım sıfatlar; ancak Borges gerçekten son derece renkli,hayal gücü geniş, Entelektüel ve kuşkusuz çok ama çok zeki bir adam(dı). Bu arada, Borges’in zaman zaman Suarez Miranda takma adıyla yazdığını bilmek de birgün işinize yarayabilir(?)
Şu sıralar tekrar Borges okumaya karar verdiğimden, biraz daha araştırma yapmaya karar verdim. Yine, bu çağın çok önemli bilimadamlarından olan (aslında sosyal bilimlerle uğraşanları bilimadamı kabul etmeye çok istekli olmasam da, Baudrillard gibi adamlar istisna teşkil ediyorlar!) Jean Baudrillard ile Jorge Luis Borges‘in yollarının bir yerde kesiştiğini anımsadım: Simulation and Simulacra.
Kitabı duymamış bile olabilirsiniz; zira gerçekten değerli kitapları kitapçı vitrinlerinde görmeniz pek olası değil! Bestseller dışında birşeyler okumak istiyorsanız sıkı bir araştırma yapmalı, çok sayıda kitapçıyı gezmelisiniz. Aslında, Simulation and Simulacra, popüler olmaya çok yaklaşmıştı-Matrix”de, Neo”nun yanıbaşında duruyordu (hani şu çok sevdiğiniz, çoğunuzun screensaver olarak da kullandığı akan yeşil yazıların olduğu sahne)
Borges’in burada Baudrillard ile bağlantısı çok zayıf; benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, simgeleştirmenin gerçekleri nasıl çarpıttığı,yok ettiği konusu.
Özellikle postmodern düşünürler arasında anlambilim,hipergerçeklik gibi konular oldukça popülerler; bunlardan biri de daha çok “Gülün Adı” filminden tanıdığımız meşhur İtalyan yazar ve kendi semiyoloji (anlambilim) kürsüsü olan Umberto Eco.
Baudrillard, Borges’ten aldığı bir örneği verir: Bir krallıkta, haritacılar hayali bir harita yaparlar. Harita,dünyanın kendisi kadar büyüktür. Zamanla harita, “gerçeğin”, yani yeryüzünün yerine geçer. Artık “gerçek” olan haritadır; altında kalan yeryüzü, “asıl gerçek”, hızla yokolmaktadır. Aslında, Borges hikayeyi “Alice harikalar diyarında” kitabının yazarı ve aynı zamanda ünlü bir matematikçi olan Lewis Carroll’dan almıştır.
Günümüzde, sembolizmin gerçekten daha önemli, daha doğrusu popüler olduğunu inkar edemeyiz. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, hiç kuşkusuz “Truman Show” gibi, insanların hayatlarının teşhir edildiği, rezil TV programları.
Hipergerçeklik, gerçeği stilize eder ve onun özelliklerini daha da fazla vurgular. Tıpkı bir TV dizisinde aşkların,duyguların aşırı yoğun yaşanması, mermilerin gerçekte olduğundan daha öldürücü olması, karakterlerin daha hızlı hareket edebilmesi gibi.
İşte size çok iyi bir örnek: Che Guevera adı, tüm dünya ve Türkiye’de hayali komünizm (ki aslında o da bir hipergerçeklik haline getirilmiştir!) savaşçılarının tiksindiği bir isimdi. ABD ve Türkiye gibi ülkelerde hala komünizm karabasanı çok yaygındır; ancak çok şeytani birisi, Che adını ve felsefesini son derece başarılı bir pazarlama politikası ile yoketti. Hepiniz muhtemelen Che tshirtlerinin moda olduğu seneyi hatırlarsınız. (Sanırım 2001′di).
Bağdat Caddesinde oturan ve gelir düzeyi İsviçre’li akranlarından yüksek olan gençlerden tutun, kaportacının çırağına kadar herkes bu tshirtleri giydi. Birçok insan şu soruyu sordu:” Bu adam kim?” Yanıt:”Che Guevara” Soru:”O kim?” Yanıt:”Bir özgürlük savaşçısı”. Üzgürlük savaşçılarını herkes sever; çünkü fikir olarak romantiktir. Ama sadece “özgürlük savaşçısı” diye kestirip attığınızda, o adamın temsil ettiği fikirler,yaşam tarzı, yaşadıkları, o sırada dünyada olanlar hiç merak edilmez. Kestirme, ama merakı tatmin edici bir yanıtla bir anda gerçeği bulma imkanı tamamen yok olur. Hipergerçekliğe hoş geldiniz!
Artık yeni kuşaktan çoğu insan Che”yi şöyle hatırlayacak:”Evet;bir özgürlük savaşçısıymış; tshirtleri xxxx senesinde çok modaydı,bende de mavisi vardı!”
Hipergerçeklik, “modern” dünyanın ekonomik motorunun yakıtıdır. Seksten daha gerçek seks mi istiyorsunuz? Porno ve Paris Hilton var. Estetik? Andy Warhol ve dadaistler zaten sanatı yoketmediler mi! Nasıl aşık olmanız gerektiğini, neye benzeyen birine aşık olmanız gerektiğini, hatta nasıl ayrılmanız gerektiğini medya size söyler. Bir atasözü ne yerseniz o’’sunuz der. Size ne yiyeceğinizi yine medya söyler.”
“Hiç gökyüzü neden mavidir? diye düşündünüz mü? Aslında mavi filan değil. Işık sandığınız gibi kırılmıyor. Birbirleriyle çatışan gruplar,aslında sizin öyle düşünmenizi istiyorlar. İçtiğiniz çayın rengi, büyük oranda çayın gerçek rengi değil.
Bu yazıyı beğendiyseniz, şunları da sevmeniz olasıdır: |
| No related posts |
Hiç yorum yok; hadi birşeyler söyleyin!