Anayasa değişikliği tartışmaları

Anayasa, tartışırken seçilmiş politikacılara fırlatılan bir kitap değil (aslında). Beynimiz hepten bulansın diye gözümüze sokulan detaylar, türban tartışmaları filan derken, bildiğimiz (ya da öyle ümit ettiğim) gerçekleri de unutmuş görünüyoruz.

Hukuğu, adaleti, yasaları tartışıyoruz (en azından küçük bir kısmımız). Anayasa, yasalardan çok daha farklı bir şey bir özelliğiyle; sadece yasalara yön vermiyor, devletin “niyetini” belli ediyor.

Benim çocukluğumdan beri süregeldiğini bildiğim, çoğunlukla nefret ve kıskançlıktan kaynaklanan bir “ABD yakında batacak” tartışması vardır. (İlk duyduğumdan bu yana 25 sene geçti; daha tık yok). Genelde, bu tartışmada rasyonel gerçekler ileri sürülmez. Gerçek şu ki, 11 Eylül’den sonraki gelişmeleri görene dek, ben ABD’nin en azından 100 yıl içinde yıkılacağını hiç düşünmemiştim. ABD, bugün tarihinin en büyük tehdidi altında; çünkü kendi vatandaşlarını dışlama noktasına geldi.

Şimdi “ABD yıkılabilir” diyebilirim; çünkü ABD, hep imrendiğim “herkesi kucaklayan” niteliğini kaybetmeye başladı. ABD’nin gücü, yeryüzündeki en muhteşem anayasaya sahip olmasından kaynaklanıyor. Senelerdir ABD hükümetleri ve devleti bu anayasayı delmeye çalışıp kısmen de başarılı olmalarına rağmen, anayasa hala çok güçlü.

ABD’nin anayasasının harika niteliği aslında çok küçük görünen son derece büyük bir detayda gizli: halkın devlete karşı “sorumluluk ve görevlerinden” değil, devletin halka karşı görev ve sorumluluklarından bahsediyor ABD anayasası!

İşte bu yüzden, özellikle soğuk savaştan bu yana, ABD devleti, özellikle “derin devlet”, halka anayasasını unutturmak için müthiş bir dezenformasyon kampanyası yürütmekte!

Bizimle beraber, medeni saydığımız birçok AB ülkesinin de anayasası, sanki devletin insanlar için değil de, insanların devlet için varolduğunu “yazıyor”. Bu kültürümüz ve tarihimizden de gelen bir yanılgı olduğu için, birtürlü yurttaş olmak nedir, birey olmak nedir bilmiyor, siyasette vatandaş olarak sağlıklı şekilde yer alamıyoruz.

ABD anayasasının bu ayrıcalığını, kurulum sürecine bağlıyorum; zira uzun uzadıya analiz yapacak tarih,siyaset ve hukuk bilgim yok. Ancak, mantık, ABD’nin tam bir consescus devleti olduğunu söylüyor-zaten tersi de pek mümkün olamazdı. ABD; milliyetçiliğin Fransız ihtilali ile Avrupa’yı sarmasından etkilenmedi; zira hem Avrupa’ya uzak, hem İngiltere’ye ve diğer Avrupa ülkelerine kısmen düşmandı. Ayrıca, ABD’nin kuruluşu (1776) ve tanınması (1783), milliyetçilik fikrinin yayılmasına neden olan Fransız İhtilali’nden de öncedir. İşte bu “milliyetçilik” bağının olmamasından ötürü, ABD devleti, daha evrensel, daha bireyci değerlere dayanmak zorundaydı. Bu fikirlerin tarihleri boyunca da devam ettiğini görmemiz zor değildir: bireysel refahı, konuşma, fikir ve basın özgürlüğünü yücelten bir devlettir; en azından anayasası bunu savunur. Aynı ırk, dil, hatta dine sahip (unutmayın, nufüsun ezici çoğunluğu Hristiyan olsa da, çok çeşitli mezhepler vardı) olmadıkları için, insanlara daha yaşanır bir ülke vaad etmişler, “yüce devlet” gibi irrasyonel ve romantik fikirleri şartların da zorlamasıyla ileri sürememişlerdir.

Dolayısıyla, anayasa tartışmasını sağlıklı yapabilmemiz için, öncelikle maddeler üzerinde değil, anayasanın ve devletin varlık nedenleri üzerinde düşünmemiz gerek. Ayrıca, birilerini ve birşeyleri model alma hastalığından vazgeçip, temel hak ve özgürlüklerin neden gerekli olduğunu insanlara anlatmalıyız. Bu açıdan bakıldığında, kendilerini “Türk entellektüelleri” diye tanımlayan kesimin sınıfta kaldığını görüyoruz; zira temel hak ve özgürlüklerden bahsederken, Avrupa ya da ABD’yi norm olarak önümüze koymak dışında, bu özgürlüklerin gerekliliğini rasyonel ve insani gerekçeleriyle açıklamakta yetersiz ve başarısızlar; doğrusunu isterseniz bu yönde ciddi çabalar bile yok.

Özgürlüklerin haklılığı ve zarureti ispatlanamayınca -birşeyin AB ya da ABD’de olması haklı ve meşru olduğunu göstermez; nitekim gerici ve yobaz kitleler (burada “dinciler” diye bir kısıtlama yaptığım anlaşılmasın; buna kendilerini sol olarak tanımlayan ama aslen totaliter olan kesimler de dahildir) “şartların Türkiye’de farklı olduğunu” ileri sürerek, bu konuda ayak sürümektedir.

Yani asıl sorunumuz, neden özgürlük istediğimizi bilmemekten, bunu bir tür “lüks” gibi algılamaktan, devletin varlık nedenini kavrayamamış olmaktan, son nedenden ötürü de siyasete katılmamaktan kaynaklanmakta.

Tüm bunları göze aldığımızda, ben yeni anayasa konusunda hiç de ümitli olamıyorum. Yeni anayasanın bir şeriat tehdidi getireceğini de hiç sanmıyorum. Aynı şekilde, özgürlükçü bir anayasa da olmayacak; yine “tabi” vatandaşın “kutsal” devlete karşı “ödevlerinin”, “veciz” bir anlatımı olmaktan öteye geçemeyecektir. Maalesef, halkın genelinin de bundan fazlasını istemek gibi bir bilinci yoktur!

“İsviçre bir istisna, neden?” derseniz, bundan daha renkli bir yazı konusu çıkar.




Siz de birşey söyleyin!