Türkiye’de müthiş bir ABD özentiliği var. Bu özel televizyonların mantar gibi bitmesiyle doruk noktasına çıktı; zira özel televizyonlar, hazır bir model olarak, dünyanın en büyük endüstri kollarından biri olan ABD televizyonlarını örnek aldılar. Bunda garipsenecek Bir şey yok; serbest piyasa ekonomisinin şartlarından dolayı, yeni bir sektörü kurmanız gerektiğinde, riske girmeyip başarılı olmuş bir modeli kopyalarsınız.

Bunun darbeyle ne ilgisi var diyeceksiniz; esasında yok. Ama darbe olacağını sanmamızla çok ilgisi var!

Avrupa televizyonlarında hiçbir televizyon kanalı, genelkurmay başkanını adım adım takip edip, abuk sabuk sorular sormaz. Bazı kesimler, askerin Türkiye’de çok fazla halkın içinde olmasından, ortalıkta görünmesinden şikayetçi ve dünyada böyle bir model yok diyorlar (Güney Amerika ülkeleri hariç). Dediklerinde kısmen haklılar, ama aslında asker de sandıkları kadar halkın içinde değil. Nitekim, basının “bir yemekte..” filan diye duyurduğu haberlerde bile, olaylar genelde askerlerin kendi organizasyonları içinde geçiyor. Basın, askerin peşinde, paparazzi gibi dolaşıyor, dolayısıyla askerler biraz da mecbur kalarak, belli konularda görüş bildirmek zorunda hissediyorlar kendini. Örneğin, ben BBC’de genelkurmay başkanına “paşam, ne olacak bu Manchester United’ın hali?” gibi sorular sorulduğunu görmedim. Zaman zaman iç yazışmalar basına sızıyor ve ardından doğal olarak fazla tartışılıyorlar.

Genel olarak, bizde ordu dünyada algılandığından biraz farklı algılanıyor, hatta ordu mensupları da böyle algılanmaktan genelde memnunlar sanırım. Örneğin, Fransız jandarması kalkıp bir köyde kilise yapılmasına yardım etmez; ama bizde birazda devletin kaynaklarının yetersizliğinden dolayı, asker bu tip faaliyetlere katılmak durumunda kalıyor. Şimdilerde durum değişmeye başladı; ama ben daha 7 yaşındayken, şu anda bu satırları yazdığım köyde elektrik bile yoktu! Elbette, burada örneğin yol kapandığında, askerden yardım beklenir, hatta çoğu zaman yardım istenmeden asker müdahale ederdi, çünkü köy işlerinde dozer bile yoktu. Bu, ordunun halkın içinde “fazla” olmasının nedenlerinden biri. Birde, sonuçta her Türk erkeği, hayatının bir döneminde askerlik yapıyor. Okuma yazmayı, hatta bazı meslekleri askerde öğrenenler var; mesela benim dedem 100 yaşın üzerinde ve o askerden döndüğünde, köyde sağlık memuru olmadığı için aşıları ve iğneleri dedem yaparmış; bunu da askerken sıhhiyeci olduğu için öğrenmiş. Bunun için, insanımızın çoğu, darbelere filan rağmen, orduya, Avrupa’da rastlamadığımız türden bir sempati besler; çünkü ordu Avrupa’da ordu halkın içinde kalmak durumunda kalmamıştır.

1980′lerin ortasına kadar, bizim nüfusumuzun %85′e yakını köylerde yaşıyordu; bir de buna o faktörü ekleyin. Köyde ve kasabada yaşayanların, darbelerden sonraki uygulamalardan kesinlikle etkilenmediklerini düşünüyorum. 1980 darbesinde ben daha 5 yaşındaydım, ama sokaktaki insanın tedirginliğini, etrafta dolaşan silahlı adamların beni tedirgin ettiğini, ne olduğunu anlamasam da birşeylerin ters gittiğini ve bundan endişe duyduğumu hatırlıyorum.

Gelelim asıl konumuza; neden darbe olmaz?

Öncelikle, çok daha iyi bildiğim 1960 ve 1980′den bahsedeyim. 1960′da darbe olduğunda, ülkenin başına geçen askeri yönetimin memur maaşlarını bile ödeyemeyecek durumda olduğunu ve ABD’den yardım istendiğini biliyoruz. İşte, muhtemelen bu krizin neticesi olarak, en azından askeri personel kendini güvenceye almak istiyor ve OYAK’ı kuruyor. Şu an OYAK, Türkiye’nin en büyük 5 holdinginden biri ve birçok mali avantajı var; örneğin herhangi bir holdingin vermek zorunda olduğu çoğu vergiden muaflar.(Kısacası ekonomide “OYAK mucizesi” olarak lanse edilen şey, aslında bir balon. Ortada mucize filan yok.) Sigortacılık, otomotiv, gıda, inşaat, bankacılık gibi çok kilit sektörlerde büyük yatırımları ve pazar payları var. OYAK üzerine doktora tezi yapan İsmet Akça, OYAK’ın 2003 itibariyle 37 şirketi olduğunu söylüyor. Aslında İsmet Akça’nın tezini biryerlerden bulup detaylarıyla incelemek gerek, ben sadece “özetini” okudum diyebilirim.

Tabii OYAK bir anda büyümüyor. Aslına bakarsanız, 1980′de bile son derece büyük bir holdinge sahip olan ordunun, 1980 darbesi, ekonomik açıdan kendine büyük zarar verecekmiş gibi görünebilir; ama o zaman serbest piyasa ekonomisi yoktu. Serbest ithalat yoktu. Dolayısıyla, darbe ortamı OYAK’a ekonomik zarar getirmemiştir; zira zaten alternatif şirketler, ürünler yoktu.

Bugün ise durum çok farklı. İyi kötü, bir serbest pazar ekonomimiz var. Bir darbe ortamında Türkiye ekonomisi çöker; zira insanlar bu dönemlerde para harcamaktan çekinirler. Toplumda bir moralsizlik baş gösterir, bu da tüketimi daha da düşürür. Kaldıki, OYAK grubu çok büyük olmasına rağmen, artık çok daha geniş ticari ilişkiler kurmuş olduğundan, diğer yan sektörlere bağımlıdır. Örneğin, OYAK’ın %26 hisse sahibi olduğu ETİ’nin fındık,kakao,un tedarikçileri böyle bir krizde batarlarsa, ETİ de batma riski taşır. Her ne kadar OYAK’ın yönetim kadrosunun önemli kısmını askerler oluştursa da, bu askerler globalizmden, kapitalizmden habersiz filan değildir. Üstelik Türk halkı, bilgi kaynaklarından eskisi kadar mahrum değil. Bugün ben Türk halkının en azından %80′inin darbeyi hazmedemeyeceğini ve böyle bir durumda OYAK’ı “cezalandıracağını” düşünüyorum.

Üstelik, yeni bir darbeyi artık NATO’da hoş göremez. Bunun nedeni NATO’nun kendisi değil; bildiğiniz gibi Avrupa ülkeleri de artık kendi kendilerine zar zor yetiyorlar; ekonomisi çökmüş bir Türkiye’yi, sırf askeri gücünden yararlanmak için artık taşıyamazlar. Sovyetler Birliği dağıldığı için, bunu yapmak zorunda da değiller ayrıca. Tüm bunlara ek olarak, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve NATO’nun ABD “noteri” haline gelmesiyle birlikte, bizim ordumuz da Kosova’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada görev yapıyor. 1980 ile 2007′deki dünya şartları son derece farklı. ABD, Türkiye’nin belli bir güçte olmasını ister; ne altına insin, ne üstüne çıksın.

Askerin tepkilerinin çoğunun rasyonel olmaktan ziyade, psikolojik olduğunu düşünüyorum. Hergün sayısız ölçüsüzlük,beceriksizlik,düzensizlikle karşılaşıyoruz; doğal olarak çocukluklarından beri herşeyin belli bir disiplin içinde olmasını bekleyen ve arzulayan subaylara bu durum çok garip, anlaşılmaz ve sinirbozucu geliyor. Üstelik, siviller olarak, bizim halkımızın yaklaşımı da son derece dengesiz. Örneğin belli bir parti, tutup “asker göreve” diyebiliyor, 2003 Kasım’ında, bir ülkenin en aydın kesimi olmasını bekleyeceğiniz öğretim üyeleri tutup “ordu göreve” diye pankart açıyor, sivil toplum örgütleri sandığımız garip garip örgüt ve insanlar, darbe istiyor. Yani darbe lafı geçtiğinde aklı başında insanlar olarak askeri hor görüyoruz ama askerin “darbe yaparım ha!” filan dediği de yok, bunu isteyen,dile getiren siviller! Zamanında darbeyle gelen YÖK’den şikayet adamların, yine darbe istediklerini, bunun için yürüyüş yapıp pankart açtıklarını görüyoruz! Üstelik, bu adamlar kendini bilimadamı filan zannediyorlar.

Türkiye’ye şeriat gelmesinin hukuki zemini yok. Daha anayasanın en tepesinde değiştirilemeyecek şeyler yazılı. Bunu isteyen, sözgelimi iç savaş çıkarabilecek bir halk kitlesi de yok; şeriat isteyenler %5. Hadi bunların yarısının yarısı (kadınların da savaşacak hali yok ya!) taşla sopayla filan orduya saldırmayı göze alsın; %1.25! TSK’daki personel sayısı 800.000. (Yedekler hariç). Bu adamlara çok daha modern piyade tüfekleri filan dağıtıldı diyelim (kim verecekse!), hem sayı olarak azlar, hem ağır silahları yok, askeri eğitim almamışlar, yahu biri de çıkıp söylesin, korktuğunuz bir avuç çapulcu mu? Şeriatı bir avuç zibidi mi getirecek?

Tekrar tekrar sordum; şimdi bu parametreleri gözönünde bulundurup, biri bana şeriatın nasıl geleceğini açıklasın!

Ki korkuların rasyonel sebepleri olsa bile, ordu bu aşamada müdahil olmanın anlamsız olduğunu pekala biliyor; zira anayasaya “şeriat devleti” yazmaya kalktıkları vakit, meclise dalıp herkesi assalar bile, yaptıkları iş tamamen meşru olacak, halkın %95′i de bunu alkışlayacak. Kendilerini neden bir siyasi tartışma içinde hırpalasınlar ki?

Seçimlerden sonra Genelkurmay başkanı “halkın iradesine saygılıyız” diyor; ama darbe arzusu içinde kıvranan bir avuç yazar bozuntusu hala bunun altında farklı şeyler arıyor.

Sivil hükümetle askerin görüş ayrılığı içinde olması sadece bizim ülkeye özgü bir durum değil üstelik; tamamen farklı bir eğitim almış, yaşamdan çok ölümü düşünen, yatağını toplamamanın bile ceza nedeni olduğu bir ortamda yaşayan insanların elbette siviller gibi düşünmesini bekleyemek doğru ve gerçekçi değil. Üstelik, halk ve yasalar tarafından (ki asıl sorun zaten burada) kendisine ayrı bir kuvvet olma ayrıcalığı tanınmış bir kurumun, istemese de siyaset ve toplum hakkında görüş bildirmesi kaçınılmaz. Aslına bakarsanız, AB üyeliği konusunda en büyük çıkmazımız da bu. AB, ordunun gerçek anlamda devlet memuru olmasını istiyor; ancak bizim yasalar orduyu ayrıcalıklı ve erişilmez bir konuma yerleştirmiş. Bunun doğru olmadığını askerlerinde farkettiğini düşünüyorum; pek AB’den yana olmasalar da (duygusal olarak en azından), bunun kaçınılmaz olduğunun farkındalar; çünkü AB ordusu eninde sonunda kurulduğunda, bu tip bir oluşum dışında kalmamız çok sayıda (ve gerçek!) tehdide karşı son derece zayıf düşmemize neden olacaktır. (Eğer NATO’ya girmesek, şu an bölgenin en zayıf ordularından biri olacaktık) Kısacası, dünyanın durumunun farkındalar ve kendi içlerinde yeni koşullara uyum sağlıyorlar; ama politikacılara yaklaşımları daha duygusal oluyor. Bunu da, aslında politikacılara değil, halka bir mesaj vermek için yaptıklarını düşünüyorum. Bizim sorunumuz nedir? Mesela 367′nin kalkması. Hükümet bunu kaldırmalı; 367′nin kalkması bir rejim sorunu, ülkenin bölünmesi filan demek değil. Asker elbette direnecektir; çünkü en azından jandarmanın iş yükü filan artacaktır ve yapıları gereği, askerler kendilerini herkesten çok milliyetçi görmeye meyillidirler ama bunun kalkmasının dolaylı olarak, uzun vadede kendileri içinde iyi olduğunun farkındadırlar. Bu halk, birgün ister istemez daha “sivil” olacaktır, kendileri istese de, istemese de. Burada sorun askeri ikna etmeye filan çalışmak değil, burada sorun aslında halkın kafasına daha Magna Carta ile gelen hümanist fikirleri sokmak. Zaten asker de ne olursa olsun, bu halkın arasından çıkıyor, eve dönünce sonuçta bizden farklı değiller. Askerden demokratikleşme hareketi beklemek saçma ve gereksiz olur, bunun yeri ordu değildir. Öncelikle, sivillerin kendi kafalarını özgür kılmaları gerek. Sorunun temeli, zaten askerden daha fazla asker olmaya özenen siviller!

Daha sonra, ordunun demokratikleşme konusuna neden çok mesafeli olduğu konusunda birşeyler karalayacağım.