Basın Yasası
Birçok konuya sadece Türkiye içinden bakmak hastalığından ötürü, dünyada olup biteni genellikle ıskaladığımız, bazen de sadece çok geriden takip edebildiğimiz bir gerçek.
Biz AB uyum yasaları çerçevesinde hazırlanan yasaları tartışırken, Avrupa Birliği ve özellikle de ABD’de kısıtlanmaya çalışılan temel hak ve özgürlükler tartışılıyor. Özellikle 9/11 olaylarıyla daraltılmak istenen hak ve özgürlükler içinde elbette basın özgürlüğü de bulunuyor.
Burada hemen ilk yol ayrımına geliyoruz: İlk kez 1776′da, Virginia Haklar Deklerasyonu ile basın özgürlüğünden yana tavırlarını koyan ABD kurucularının hayaletini aşamayan ABD rejimi, basını baskı altına almak yerine onu kullanmayı seçiyor. Freedom House ve Fraser Institute’a göre, ABD’de basın özgürlüğü üst düzeyde. The Economist’in araştırmasına göre, ABD’de tam demokrasi var. Reporters Without Borders ise, en fazla çatlak sesi çıkararak 5 üzerinden 4 vererek “tatminkar basın özgürlüğü” olduğuna işaret ediyor. Yine de, aynı kuruluşun 169 ülkeden oluşan listesinde ABD basın özgürlüğü konusunda kendine ancak 48.sırada yer bulabiliyor. Türkiye ise,102. Sırada yer alan Gabon’u geçerek 101. olmuş.
Gelgelelim, tablonun bu kadar bile iyimser olduğuna inanmak zor. Sadece Fox’un dünya çağında sahip olduğu kanal sayısı 270. Bu kanallar,75 ülkede yayındalar.(2007 yılı verileri). Sinemada ise dünya tekelini Warner Bros ile paylaşıyorlar. MySpace gibi yüksek hit alan Internet girişimleri yanında, sayısız dergi ve gazeteye sahipler.
Kimilerine göre mediakrasinin hüküm sürdüğü dünyada, basın kartelleri elinde toplanmış bu olağanüstü gücün insanlığa ne kadar doğru ve güvenilir bilgi sağladığı da son derece şüpheli.
Böylesi bir durumda, “gerçek” sandığımız çoğu şey, global basın kartellerinin hayal ürünü olabilir.
Nitekim, bu tip kartellerin inandırıcılık sicili facia denecek kadar kötü.
Türkiye’deki yapının da ABD’den farklı olduğunu söylemek güç. Avrupa Birliği ise basının kartelleşmesini önlemek için sert önlemler alıyor. Bundan birkaç yıl önce, Fransız bir grubun, başka bir basın grubunu satın almasına, tüm medyanın %49′una sahip olacağı gerekçesiyle Fransız devleti izin vermedi. Elbette, diğer ülkelerin bu konuda halkın doğru ve yansız bilgi alma hakkından yana olmaları da fazla iyimser bir ihtimal; güçlü medya gruplarının siyasi ve ekonomik,hatta kültürel ve sosyal dengeleri kolaylıkla değiştirebileceklerinin farkındalar. Kaldı ki,ABD gibi ülkelerde bile kartel medya devleti rahatsız edebilmekte; daha fazla bilgi almak isteyenler Fox ve CNN efekti konularını inceleyebilirler. Medya kartellerinin “korku kültürü” gibi tehlikeli sosyolojik etkileri de var; son yıllarda Türk medyası da ABD’li meslekdaşlarını örnek alıyor.
ABD’nin bu kadar üzerinde duruyor olmamın kendi içimizdeki durumla çok direk ilişkileri var. Herşeyden önce, birçok alanda modernleşme ölçütü olarak AB’den ziyade ABD normlarını kabul etmiş durumdayız.Özellikle sosyal ve kültürel alanda. Bunun yanında, Türkiye’de faaliyet gösteren çok sayıda ABD menşeli televizyon ve yayın kuruluşu var, üstelik pazardan da çok önemli parçalar kapmış durumdalar. İnsanımızın düşlediği yaşam tarzı,korkuları,tüketim kalıpları ve kültür düzeyi ABD’nin geneliyle büyük benzerlikler gösteriyor. Zaman zaman geriliyormuş gibi görünen devletlerarası ilişkilere rağmen, özellikle askeri ve istihbarat gibi alanlarda kurumlararası ABD-Türkiye ilişkileri çok eski ve güçlü.
Bu değerlendirmeler ışığında, basın kanunundaki düzenlemeleri incelerken, bunların olumlu ya da olumsuz etkilerini görebileceğimiz bir ABD modeli var.
1950′den yana çok da değişen Bir şey yok
Türkiye’ye gelecek olursak; ilk kez 1950′de çıkarılan basın yasasından bu yana, köklü bir değişiklik olduğunu söylemek mümkün değil. 2004′de revize edilen yasa, aslında kozmetik değişikliklerden başka bir şey içermiyor. Yine, son derece muallak ve hakimin takdir yetkisine sonuna kadar açık maddeler yerli yerinde duruyor. Örneğin hakaret: artık ABD ve birçok AB ülkesi yasalarına göre, küfür içermeyen ifadeler hakaret sayılmıyor; bizde ise hakaretin kapsamını belirlemek hakimin takdir yetkisine kalmış. Yasanın dayandığı diğer yasaların, yetkili mercilerin değişikliğe uğramış olması, yasanın özüne dair bir değişiklik getirmiyor. Hapis süreleri kısalırken, para ve kapatma cezaları artıyor. Tek olumlu gibi görünen gelişme, eser sahibi dışındaki sorumlu kişilerin -mesul müdür,yayın yönetmeni,vs- sorumluluklarının biraz daha azaltılmış olması.
Kısacası, zamanında TCK’dan 141 ve 142.maddeleri kaldırıp, arkasından gelen Terörle Mücadele Yasası ile yasakları “farklı bir yasa adı altında” uygulama prensibi değişmiyor.
Dolayısıyla, herhangi bir alandaki yasayı seçip, onun getirdiği düzenlemeleri anlamaya çalışmak yanıltıcı ve eksik sonuçlar verecektir.
Dikkat edilmesi gereken asıl noktalar, belki basın yasasının kendisi değil. Örneğin, yeni ihale yasası (4734 sayılı Devlet İhale Kanunu ) bundan daha önemli bazı gelişmeler içeriyor; en azından kartelleşmemiş küçük ve yerel basın için. Bu konuda en çok sıkıntıyı çekecek olanlar, gelirlerinin önemli bir kısmını devlet kurumlarının ilanlarından karşılayan yerel ya da küçük çaplı gazete yayıncıları. Komisyonda kabul edilen yeni tasarıya göre, artık ihale gibi duyuruların Internet üzerinden, devlet tarafından kurulacak bir sitede yayınlanması planlanıyor. Bu karar, aslında daha çok önceden Internet üzerinde mevzilerini almamış küçük yayıncıların iflası anlamına geliyor.
Artırılan ve kapsamı genişletilen para cezaları da, büyük basın kuruluşları için tehdit olmayacak, ancak küçük basın kuruluşlarını mali olarak yok edebilecek düzeyde. Internet yayıncıları ise yine kapsam dışı. Siteler kolayca kapatılabiliyor ancak basın kartı sahibi olmak, yargılanma durumunda haber kaynağınızı açıklamamak gibi “lüksler” Internet yayıncılarına tanınmıyor.
Basın Konseyi ile ilgili bir düzenleme de mevcut değil. Yıllardır daha çok bir sosyal kulüp gibi çalışan Basın Konseyi, temel gazetecilik ilkelerinin uygulanması konusunda bile herhangi bir yetkiye sahip değil.
Mevcut duruma bakıldığında, ortaya “paran kadar konuş” gerçeği çıkıyor ki, basının giderek tekelleşmesi, kalitesizleşmesi ve inandırıcılığını yitirmesinin de, bundan sonra daha da hızlanarak devam etmesini beklemek sürpriz değil.
Ne olmalıydı?
Türkiye’de basın daima “hassas çizgilerin korunması” ilkesiyle bastırıldı ya da yasalar,krediler gibi teşviklerle pohpohlandı. Bu da tipik ABD ekolüdür. Kartelleşen basın kuruluşları, dağıtım, televizyon ve reklam güçlerini de kullanarak daha da büyüdüler. Maalesef bu noktadan sonra, “indie” yayıncılık, kendi yağıyla kavrulan basın kuruluşları hızla tarihe gömülecekler. Yasalar, gizli ya da açık teşvikler yoluyla palazlanan basın kartelleri, siyasete, sosyal, ekonomik ve kültürel hayata istedikleri gibi yön verebildikleri sürece de değişen bir şey olmayacaktır.
Böyle bir ortamda, “basın görevini yapıyor mu?” gibi soruları sormanın da anlamı kalmıyor. Bir şekilde, görevlerini yaptıkları açık; tabiki bunlar kendi ahlak ilkeleriyle bağdaşan görevler değiller!
Piyasa kuralları gereği, rekabetin olmadığı, ya da eksik olduğu piyasalarda kalitenin düşmesi kaçınılmazdır. Yine, ekonomistlerin kilit cümlelerinden biri, kötü paranın iyi parayı kovduğunu söyler.
Bu durumda, giderek marjinalleşen, “ilkeli yayıncılık” yapmaya çalışan kişi ya da kurumların en azından maliyet avantajından ötürü Internet’e yönelmeleri gerekiyor. Internet’in maddi değer yaratır hale gelmesi içinde -Türkiye’de bu konuda çok gerideyiz- bu alanda özellikle reklamcıların fazlasıyla çalışması gerekiyor.
İnanmak istiyorum!
Belki, pek de umulmayanı yapıp “ne kadar habere ihtiyacımız var?” sorusunu da sormak gerekiyor. Pratik olarak, hergün, sayısız haber,propaganda,yorum bombardımanına maruz kalıyoruz ve bu bombardımanın çok azı hayatımızda kayda değer bir etki yapıyor. Eğer kaynaklara güvenemiyorsak, rasyonel olarak “bilgiye sahip olduğumuzu” iddia etmek de anlamsız olacaktır. Bireyler olarak yapmamız gereken, bildiğimizi sandığımız şeylerin ne kadarının “kendi inancımız”, ne kadarının “gerçek” olduğunu elemek aslında. Çünkü çoğumuz, sempati duyduğumuzda inanmaya meyilliyiz. Aslında bu, kendi başına medyanın varlığının gereğini sorgulamak için bir neden. Elbette, basın, daha genel olarak medya, sadece doğru haber vermekle yükümlü bir yapı değil. Hatta, haberin doğruluğunu makulden öte bir ölçüde incelemek gibi bir prensibi de yok ve olmamalı.
Ya da belki, basını olması gerekenden daha fazla ciddiye alıyoruz. İlgilendiği konu hakkında tek bir kitap okumadığı halde, o konuyla ilgili tüm dergileri alan insanların sayısı azımsanamayacak kadar çok. Çoğu insan, hiçbir fikri olmadığı halde, örneğin siyaset ve futbolu tartışmayı bir sosyalleşme biçimi olarak algılıyor ve gazeteleri beslenecek fikir kırıntıları kapmak için alıyor. İnsanlar, son derece rasyonel olunması gereken bazı konularda akıl almaz derecede duygusal tartışmalara girebiliyorlar. İçinden yorumlar ve duygular çıkarıldığında, saf gerçeği kaç kişinin para verip satın alacağını, zaman ayırıp izleyeceğini öğrenmek son derece sinir bozucu olabilir.
Gerçekten sonu gelmiş,hatta korkarım varlık nedeni bile ortadan kalkmış bir mesleğin,sektörün aslında ne kadar sakat temeller üzerinde durduğunu bilmek çoğumuzu korkutabilir.
Bugün ABD’de çoğu ciddi haber ya magazinleştirilerek, ya da korku,endişe gibi duygular gıdıklanarak verilir. Bu durumu salt medya çalışanlarının kalitesizleşmesi gibi nedenlerle basitleştirerek açıklayamayız. Türkiye’de de basın ve genel olarak medyanın tümü bu doğrultuda ilerlemektedir. Belki basın,ürettiği kakafoniyle insanları bıktırdı. Belki artık gerçekten samimi özeleştiri yapmanın vakti geldi de geçiyor.






2 Yorum “Basın Yasası”
Eylül 30th, 2009 saat: 5:14 pm
Fox zaten sicili ironik anlamda son derece parlak bir kuruluş. Doğrusu TGRT’nin Fox olması gerçekten seyre değer bir dönüşümdü ve neden sorusunu anında kişinin zihnine zımbalıyordu.
“Böylesi bir durumda, “gerçek” sandığımız çoğu şey, global basın kartellerinin hayal ürünü olabilir. Nitekim, bu tip kartellerin inandırıcılık sicili facia denecek kadar kötü.”
1984 oldukça karamsar bir gelecek resmediyordu. Renksiz bir dünya öneriyordu. Şu an o dünyada yaşadığımıza inanıyorum ama bir farkla: akıl gözünü kör edecek denli renkli ve parlak olduğu görüşündeyim.
Ekim 1st, 2009 saat: 12:03 am
Haklısın. Aslında 1984′de çok tartışılması gereken bir eser, filmi olsun, kitabı olsun.
Yorum Yaz