jenna jamesonBugün dünya isimli gezegene gelişimin dördünü günü.

Sabah 7′de -günün 24 saat olduğu dünyada, insanların işlerine gitmek için yola çıktıkları zamanlar; çalışma kültürleri son derece enteresan ve ayrı bir inceleme konusu- Barış’ın evine gittim. Barış, gemimle indiğim arazide beni görerek iletişim kuran ilk dünyalı. Oldukça kaba biri bizim kültürel standartlarımıza göre, ancak kendi kültürünün bazı kalıplarına sıkı sıkıya bağlı. Dün gece, adına viski denilen bir sıvıdan içtik, duyularımın bulanıklaştığını, aklımın yavaş ve hatalı çalıştığını farkettim. Dünyalı entellektüellerin bu sıvıdan bolca tüketmesi gerçekten çok ilginç bir paradoks. Ben fazla içmek istemediğim halde, bunun çok ayıp olduğunu söyledi Barış.

İkinci gün aşk diye bir kavramı öğrendim. Anlaması son derece güç. Barış, çok az da olsa, bilimsel düşünceyi anlayabilen biri. “Dur senin için dünyada yapılan aşk tanımını bulalım, sen kendi kültüründe bir karşılığı varsa araştırırsın” dedi. Birsürü ansiklopedi açtık. Enteresan olan, aşkın tanımının sevgi denen bir başka soyut kavram üzerinden açıklanma çabası. Daha önce aşk kelimesini araştırma ihtiyacı duymamış Barış’ın bile kafası karıştı. Dünyalılar, öğrendiklerinin çoğunu konu hakkında herhangi bir somut yetkinliği olmayan diğer insanlardan öğreniyorlar; bu da sık sık kafalarının karışmasına, çatışmaya düşmelerine neden oluyor.

Aşkı anlamak istiyorum. Barış, “yedinci sanat” olarak kabul edilen “sinema” dan bahsetti. Bizdeki Visuatron’a benziyor, ancak çok daha primitif. Dünyalıların soyut kavramları anlayamama, somut kavramları ise çıkarları doğrultusunda soyutlaştırma gibi kusurları var.

Daha iyi anlayabilmem için bana “Flashpoint 2” isimli bir film verdi. Sinema sanatının bu alanına “prono film” deniyormuş. Neden o filmi seçtiğini merak ettim. “Prono film seyretmek ayıp sayılır, ama herkes seyreder, o yüzden bana kendi içinde ilginç geliyor” dedi.

Filmde çok sayıda kadın oyuncu var; hatta diğer izlediğim iki “sanat filmine” göre, kadın sayısının fazlalığı dikkat çekici. Bu kadınların memelerinin çok daha büyük olması ve insan türünden çok daha fazla cinsel dürtülerle hareket etmesi ilk dikkatimi çeken şey oldu. Nedenini Barış’a sorduğumda, dünya erkeklerinin genelde büyük meme sevdiğini söyledi. Aslında bu kadınlar çok da cinsel dürtülerle hareket etmiyormuş; cinsel dürtülerle hareket eden insanlar bunu farklı şekillerde gizlermiş. Daha güçlü arabalar, daha büyük evler, son model elektronik cihazları satın almak, hatta savaş çıkarmak gibi. İnsanların dürtülerinden utanması, saklaması ama buna rağmen gizliden gizliye hayatlarına bu kadar çok egemen olması da başlı başına dikkat çekici. İlk kez, insan türünden korkmaya ve kendimi tehdit altında hissetmeye başladım. Artık annihilasyon tabancamı yanımdan ayırmıyorum. Barış, silahın çalışma prensibinden çok etkilendi ama deneme atışlarından sonra memnuniyetsizliğini gizleyemedi. Açıklaması bir hayli ilginç. “Bilimsel düzeyinize ve silahın çalışma prensibine büyük saygı duyuyorum ama bunla ateş ederken ne patlama sesi çıkıyor, ne geri tepme oluyor, ne de barut kokusu çıkıyor. Hiç zevkli değil.” Ona, bizim kültürümüzde silahların yoketmek için kullanılan ve kullanana da derin vicdan azabı veren şeyler olduğunu anlatmaya çalıştım ama sanırım pek ilgisini çekmedi. “Silah budur” diyerek, ağır ve metal bir araç çıkardı. Ateş ederken son derece kuvvetli bir ses çıkarıyor ve etkisi de inanılmaz derecede az. Çalışma prensibi olarak, üçüncü sınıf uygarlık olarak tanımlayabileceğimiz Shebeck gezegeni insanlarının kullandıklarına benziyor. Üstelik dünyalıların silah kullanmaktan dolayı ilkel bir güç duygusu hissettiklerine şahit oldum.

Gelelim filme.

Dünyalıların sinema sanatı dedikleri alanda anlatmak istediklerini -genelde basit gerçeklerin nakledilmesinden ibaret- olduğu gibi yansıttıklarından bahsettim. Gelgelelim; prono sineması bana biraz daha theatral geldi. (Dünya tiyatrosundan daha önce bahsetmiştim). Anlatım tarzı olarak bana Sheakespeare’i hatırlattı. Oldukça bayağı, sıradan ve direk olmasına rağmen fazlasıyla abartılı. İnsanlar film süresinin %98.7’si boyunca çıplaktılar. İlginçtir; insanlar giysileri de cinsel çekim aracı olarak görüyorlar. Birbirini çıplak görmek için akıl sınırları dışında çaba gösteren bir uygarlığın, giysilere böyle bir sembolik değer biçmiş olması bana çok karmaşık geldi. Bu konuyu ayrıca incelemekte fayda var.

Aşk denen ruh halinin cinsel birleşmeyle sonuçlanıp biten bir süreç olduğunu anladım. Aşırı şiddet ve aşağılama içeriyor insan cinselliği. Bir yönüyle çok ilginç; hayvanlara özgü kur yapma davranışına “duygu” denen bir ritüel ekliyorlar. Bu sanırım tiyatronun hayata uyarlamış bir şekli. Bu ritüel sırasında sık sık yalan söylüyorlar. Üstelik, bu konuda başarılı değiller. İnandırıcılık sorunu beni meraka itti ve Barış’a nedenini sordum. “Biz inanmak istediğimiz, inanmaktan zevk ya da acı duyacağımız şeylere inanırız” dedi. Akılcılıktan tamamen uzaklaşmış bir medeniyetin bu kadar süre devam edebilmiş olması kafamı karıştırdı; ancak Barış insanın ne kadar hızlı ürediğini açıklayınca eksik parçalar yerine oturdu.

Filmde başrolü oynayan ve 94 dakika boyunca 8 erkeğe duygusal bağlılığını “duygu” ile anlatıp, cinsel ilişki ile ispatlamaya çalışan Jenna Jameson isimli insanın şaşırarak çok zengin ve prestijli biri olduğunu öğrendim. Şaşırmamın nedeni, toplumun çoğunluğu ve entellektüeller tarafından “iğrenç” kabul edilen bir alanda çalışan birinin nasıl böylesine değerli görülebildiğiydi.

Barış, “sıkıldım artık senden” diyerek bir açıklama yapmadı.