ABD seçimlerinin sonucu ne olacak, Barack Obama kazanacak mı?

Açıkçası son 1 aya kadar, Barack Obama’ya şans vermiyordum.

ABD; dünyanın en demokratik anayasasına sahip olan ülke. Ancak, onlar da bizim gibi “derin devlet” etkisi altında kaldılar. ABD anayasası bugün yazılsa, herhalde Çin’i, Kazakistan’ı bile kıskanırdı ABD vatandaşları.

Maalesef, ABD’nin “derin devlet” etkisinde kalması çok hızlı olmuştur. Maalesef diyorum; zira ABD bu etkinin altına girmese, dünya politikasını şekillendiren ülke olduğundan, bugün daha iyi bir dünyada yaşıyor olurduk. Hoş o yola girmeseler, dünyanın jandarması olmaya soyunurlar mıydı, o da tartışılır.

Ben, Lincoln suikastıyla başlayan sürecin, “ayrılıkçı ve muzaffer” ABD’ye bir Tory kazığı olduğunu düşünürüm. (ABD’nin, kurtuluş savaşları sırasında savaştığı konfederasyon ordusuna taktığı isim buydu; aslında anlamı daha geniştir). Hala da, ABD’nin “çaktırmadan” İngiltere tarafından yönetildiğini düşünürüm. Elbette, söylediğim şey ABD’nin İngiliz başbakanından emir aldığı filan değildir; sadece neredeyse 200 yıldır İngiliz muhafakarları tarafından “formüle edilen” politikaların galip geldiğini söylüyorum.

ABD’nin bugüne kadar tek bir zenci başkanı olmamıştır; mücir sebeplerden ötürü başkanlık koltuğuna kısa süre oturan Lyndon Johnson’ı saymazsak…

Yazılmamış bir kural olarak, ABD başkanları WASP olmak zorundadır. Yani, beyaz, Anglo Sakson ve Protestan.

O zaman Barack Obama da neyin nesi?

Adam zenci ve müslüman olduğu söyleniyor.

ABD’de başkanlar pek de öyle iktidar sahibi filan değiller. Hiçbir ABD başkanı, bugün Türkiye’de başbakanlarında yaşadığı gibi, bazı “kırmızı çizgileri” geçemez. Dış politika ve iç güvenlik gibi konularda mesela.

Demokrat ve cumhuriyetçiler arasında sadece nüans farkları vardır. Demokratlar vergi oranlarını artırır, eğitime biraz daha önem verir, dış politikada daha sempatik davranır (ama amaçlar değişmez).

Demokratlar, aynı zamanda, “derin devletin” can simidi olarak işlev görürler! Derin devletle ilişkilendirilen cumhuriyetçiler fazla yıprandığında, cumhuriyetçiler silik bir adayla ortaya çıkıp demokratların kazanmasına göz yumarlar. Böylece, derin devlet konusu bir sonraki seçime kadar rafa kalkar.

Üstelik, cumhuriyetçilerin iktidarları dönemlerinde ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sorunlar demokratların kucağına düşer. Kennedy’nin uğraşmak zorunda kaldığı Küba krizi gibi. Clinton’a miras kalan ekonomik sorunlar ve ortadoğu meseleleri gibi.

Barack Obama kesinlikle seçilecektir!

Çünkü, “her ne olursa olsun, ABD bir zenciyi başkan yapacak kadar da demokrattır” mesajı verilmek istenmektedir. Bu mesaj dünyaya mı veriliyor? Hayır! ABD’nin diğer ülkelere açıklama yapmak gibi bir kaygısı hiç olmadı, onlar kendi halkını ikna etmek zorundalar.
Obama, koltuğa oturur oturmaz Ortadoğu meselesi, dünyayı da sarsan ekonomik kriz gibi ciddi meseleleri kucağında bulacak!

Bazı salaklar, “Obama müslüman ve zenci olduğu için ezilmenin ne olduğunu bilen çocuktur, din kardeşlerine iltimas geçer” rüyaları görmeye başladılar bile. Elbette, Obama bol bol “hepimiz kardeşiz” nutukları atacaktır ve minik Bush gibi sevimsiz tavırlara girmeyecektir. Gelgelelim, değişen bir şey de olmayacaktır. ABD, Ortadoğu’daki baskıyı kaldırmayacak, dünya geneli ve ülke içinde bir demokratikleşme ya da insan hakları reformuna izin vermeyecek. Türkiye düzeyindeki eğitim sisteminde gerçek bir yeniden yapılanmaya gitmeyecek. Askeri harcamaları kısmayacak; ama eğitim,sağlık gibi alanlarda bazı iyileştirmeler yapacak; onları da daha fazla vergi koyarak!

Bana kalsa, McCain’in seçilmesini isterdim. Seçilsinki, ABD’deki muhalifler çok daha fazla rahatsız olsunlar, ekonomik krizden bunalan cumhuriyetçilerin de bir kısmı onlara katılsın ve ABD’de çıkacak ciddi krizler bazı reformlar getirsin!

Çünkü, Stalin’in sürdüğü ve birsüre Türkiye’de de kalan kızılordu komutanı Troçki’nin dediği gibi, lider ülkelerde bir sarsıntı olmadıkça, bu düzen aynen bu şekilde devam edecektir.

Yani, ABD sarsılırsa sosyalizm mi gelir diyorum?

Hayır, onu ancak salaklar söyler. Sosyalizm birgün gelecektir ama bizim ömrümüz,hatta torunlarımızın ömürleri o günleri görmeye yetmez.

Sosyalizmi seviyorum, ama illa gelsin diye diretecek kadar fanatik değilim. Benim istediğim, özgürlük,demokrasi,insan hakları ve adam gibi bir eğitim ve sosyal güvenlik sistemi görmek. Bunu liberaller yapacaksa,yapabiliyorsa, başımın üzerinde yerleri var!

300 Spartalı ve Kadın Hakları

300 Spartalı filmi son yıllarda izlediğim “en gaza getirici” filmlerden biriydi. Bazı gerizekalılar, ki içlerinde sinema eleştirmenleri ve tarihçiler de var, filmi gerçekçi bulmadılar!

Elbette gerçekçi olmayacak; büyük bir kahramanlık hikayesi, hem de o savaşı yaşamış biri tarafından anlatılıyor; üstelik aynı kişi meclisi ikna edip asker almak zorunda, e salaklar!

Üstüne üstlük, filmdeki birçok şey gerçek: Termofildeki savaş, Spartalıların gerçekten 300 kişi olması, Yunanlıların savaşa katılması (elbette 20 kişi değil, binlerce kişiydiler ama savaşta pek de esamilerinin okunmadığı gerçek), Xerces, Sparta’ya yapılan teklif, hatta Leonides’in kahinlere danışması ve karısının “ya kalkanınla, ya da kalkanının üstünde dön” demesi. Hoplitlerin savaş düzeni bire bir filmde gördüğümüz gibi. Hatta, Sparta’nın sosyal hayatı bile.

Bu kadar stilize edilmiş bir kahtamanlık hikayesi bundan daha gerçekçi çekilemezdi.

Spartalıların sosyal yaşamı ve savaş becerilerini filmden önce de biliyordum; ancak Termopolis savaşının gerçek olduğundan habersizdim! Spartalıların ilginç bir özelliği daha var; kadın-erkek ayrımı yok.

Bence yakın tarihteki Sparta, İsviçre olduğundan, onları da incelemek gerek. İsviçre de, kadınların gerçek özgürlükler ve haklar sahibi olduğu ilk devlet.

Sparta ile İsviçre arasında çok sayıda benzerlik var: İsviçre’yi kuranlar da, Sparta gibi paralı askerler ve aynı Sparta gibi, asla büyük bir imparatorluk kurma hevesine kapılmamışlar. Sparta gibi, İsviçre de, coğrafi olarak düşman generallerin savaşmak istemeyeceği coğrafi özelliklere sahip.

İsviçrelilerin de, Spartalılar gibi, “asıl işimiz askerlik” tarzı bir yaşamları var. Elbette günümüzdeki dünyada savaş sıklığı ve şekli çok değişmiş olduğundan, kurallar Spartada olduğu gibi sert değil; ancak her İsviçreli erkek evinde belli bir yaşa kadar piyade tüfeği bulundurmak zorunda! Üstüne üstlük; İsviçre’de sanırım 36 yaşına kadar muvazzafsınız; yani gidip askerlik yapıp döndükten sonra askerlik bitmiyor. Belli periyodlarla, senede 3 hafta yanılmıyorsam, askere gidip eğitim alıyorsunuz. Neredeyse hiçbir düşmanları olmadığı halde, bu geleneği devam ettiriyorlar.

İsviçre’de kadınların silah sahibi olma zorunluluğu yok ama bu teşvik ediliyor! Kadınlara silah alırken neredeyse %50′ye varan indirimler yapılıyor!

Türklerde de,Müslüman olmadan önce benzer bir eğilim görüyoruz. Devlet yöneten kadınlar var. “Bizim de kadın başbakan vardı” demek buna benzemiyor; hemen hemen hergün savaşan, açlık ve hastalıklarla mücadele eden, gerçekten “sert karakterli” insanlardan oluşan bir topluluktan bahsediyoruz. Yeri geldimi, kadın atına binip erkeklerin önünde savaşa katılıyor!

Semavi dinleri kabul eden bütün toplumlarda kadınlar ikinci plandadır; ancak bunu semavi dinlerin etkilerine bağlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Nitekim, budist Japonya’da, Çin’de de, kadın ikinci sınıf bir varlık. Üstelik, en azından Japonlarında son derece sert, savaşçı ve katı bir toplumsal yapısı var.

Demekki, din teorisi çürüyor. Elbette, dinlerin etkisi olmuştur; çünkü dinler sadece ibadet ve inanç kalıplarını değil, ortaya çıktıkları toplumların sosyal yaşamlarını da getiriyorlar.

Bir ara, bunun nedenini “dağlık yerlerde yaşayan insanların kadın-erkek ortak bir yaşam yükünü paylaşmalarına” bağlamıştım. Bu, verimli topraklara sahip Sparta için geçerli değil, sadece İsviçre’de tutuyor. Türkler ise, verimsiz bozkırlarda, yani düz alanda, ama yine de doğayla mücadele ederek yaşamışlar. Japonların da yiyecek sıkıntısı çektiklerini, zorlu iklim koşullarıyla uğraştıklarını söylemek çok zor.

Yani, “yaşamın yükünü paylaşma tezim” de çürüyor.

Eğer bu tezimin bir geçerliliği olsa, bugün Türkiye’de kadına en çok Karadeniz ve Güneydoğu’da önem verilirdi ki, kadının en çok ezildiği bölgelerdir bunlar…

Belki, çok dışa kapalı toplumların, kendilerinin “seçilmiş ırk” olmasına duydukları inançtan kaynaklanan, kadınların da o asil kanı devam ettiren varlıklar olmasından yola çıkan bir inançtır bu. O zaman Nazi Almanyasına bakmak gerek; evet, kadınlar propaganda mekanizması içinde çokça kullanıldı ama çocuk doğurmaktan öte bir fonksiyonları olduğuna inanılmıyordu ve en azından siyasette önemli yerlerde değillerdi.

Yani bir sonuca varamadım. Açıkçası, başka tez ya da teorileri olanların da yorumlarıyla tartışmayı alevlendirmelerini bekliyorum!

KDE 4.1: Kimsenin kullanamayacağı masaüstü

KDE neyi taklit ediyor? Ya da, çalışma mantığı ne?

Bugüne kadar Amiga’dan CDE’ye, KDE’den Windows’un tüm sürümlerine, Mac OS’dan GNOME’ a kadar çok sayıda masaüstü ortamında çalıştım. Bunlar arasında beni çok rahatsız eden ikisi Enlightment ve KDE 4.x oldu.

Aslında, en rahatsız edeni demek yanlış: Hiç sevemediğim GNOME’u bile uzun zaman, çok da küfür etmeden kullandım. Mac OS’da hızlı birşeyler yapabildim, ama fazla “efektli” geldi. Hızlı çalışırken, oradan buradan fırlayan, açılan, zıplayan şeyler zaman kaybettiriyor; ama genel kanım, en ergonomik masaüstü olduğu yönünde.

KDE 3.5 serisi ise, şimdiye kadar kullandığım en iyi masaüstüydü. İnanmayacaksınız ama, senelerce Windows ve özellikle de Windows XP’de çalıştığım halde, KDE’de çok daha hızlı ve rahat çalışabildim.

Açıkçası, KDE 4′den beklentim çok büyüktü.

Şu an önümde duruyor; Vista’dan sonra en büyük fiyasko. Vista’dan sonra diyorum; çünkü KDE’nin kullanımı Vista’dan bile zor.

Kubuntu 8.10′u kurdum. Şu sıralar Windows’la çalışmak zorunda olduğum için, VirtualBox üzerinde Kubuntu kullanıyorum. VirtualBox üzerinde Linux kurduğunuzda, eğer Guest Additions yüklü değilse, elde edeceğiniz maksimum çözünürlük 800×600. Onun için, Guest Additions’ı indirdim. Bilmeyenler için; Guest Additions yüklendiğinde Linux altında mount edilmiş bir CD olarak görünüyor.

Kolaylık olsun diye, CD içinde işime yarayacak dosyayı, “masaüstü sandığım yere” kopyaladım. “Kopyalanmış gibi” yaptı. CTRL+ALT+F1 ile konsola düşüp, xorg.conf’u düzenledim. Guest Additions, bir kernel modülü ve Virtualbox ekran sürücüsünü kuruyor. Kernel modülünü zaten kurmuş olduğumdan, amacım x11 parametresi ile VirtualBox X sürücüsünü kurmaktı. Sonra, masaüstüme erişemediğimi farkettim!

Normalde KDE altında /home/kullanici/Desktop masaüstünün dizinidir. KDE 4′de böyle bir dizin yok. /home/batasoy/Masaüstü diye bir dizin buldum ama sadece adı masaüstü! Dosya orada yoktu, tam da tahmin ettiğim gibi.

Peki o link neredeydi? Bakmadan geri dönüp sildim. KDE üstünde bir terminal açıp oradan kurdum.

KDE’nin masaüstünü masaüstü gibi kullanamıyorsunuz! Elbette bir yolu vardır, ama açılır açılmaz masaüstü gibi kullanılabilmesi gerekir.

Şunu kabul edelim; Linux, tipik bilgisayar kullanıcısı için en kolay işletim sistemini ve masaüstü ortamını sağlamıyor. Gelgelelim, Konqueror, benim gördüğüm en iyi dosya yöneticisi. KDE’de maalesef öntanımlı olarak Dolphin geliyor. Dolphin’i daha alfa bile değilken kurmuş ve denemiş biriyim. Hiç sevemedim. GNOME’da sevmediğim şeyleri KDE’ye taşıyor. Kendi home dizinimi değilde, root dizinini nasıl göereceğimi bulmak 30 saniyeden fazla sürdü. Deneyim düzeyimi düşünecek olursak, bu kabul edilemez bir süre.

Neden, Konqueror’ın en iyi yapabildiği şeyi ikinci plana atıp Dolphin’i koydular? İnanılır gibi değil. Bunun dışında, hızı hariç, Internet Explorer’dan daha kötü bir tarayıcı arıyorsanız, bu elbette Konqueror’dır. Madem Konqueror’ı ikinci plana atıyorsun, çıkar gitsin! Ya da, rendering engine olarak KHTML yerine Webkit kullan artık! (En azından, bunu Ubuntu’da opsiyonel olarak yapabiliyoruz)

Bir de şu Kickoff meselesi var. Suse’cilerin bu kadar gazına gelmek niye? Dünyanın en kullanışsız Start menüsü. Bir programı açmak için, bir kategori altına giriyorsunuz. Gereksiz sol tıklamalar…Geri dönmek için sola kayıp yeniden sol tıklamalar…Hem herşeyi bir arada göremiyor, hem zaman kaybediyor, hem de şaşırıyorsunuz. Allahtan eski stile dönmek kolay; hatta Kickoff içinde herhangi bir programı bulmaktan daha kolay!

Teknik olaraksa diyecek şey yok. KDE 4, gerçekten KDE adına büyük bir ilerleme ve programcılık açısından doğru şeyler yapıyorlar. Ama bunun kullanıcıya yansıyan kısmı, kullanışlı, hızlı ve akılcı olmaktan çok uzak.

Tasarım olarak da gerçekten çok şık buluyorum. Ama kullanışlılık olmayınca, şıklık da, KDE 4′ün oyuncaktan ileri geçememesine neden oluyor.

Frankfurt Kitap Fuarı – Frankfurter Buch Messe ve “Bloglararası Saadet Zinciri AŞ”

Frankfurt Kitap Fuarı, az önce açıldı. Bu sene 60.yılını idrak ediyoruz-yani, kitap yakan Almanya’nın yıkılmasından 3 sene sonra, adamlar uluslararası bir kitap fuarı düzenlemişler.

Türkiye bu sene onur konuğu. Cumhurbaşkanımız orada. Açıkçası sadece Orhan Pamuk’un aldığı Nobelden ötürü orada olsak da, bu Türkiye için büyük bir şey. Daha benim çocukluğumda ödül alan yazarların ülkeden kaçmaya zorlandığı, sürüm sürüm süründürüldüğü, mapus damlarında çürütüldüğü bir ülkede bunu da görmek çok güzel.

Fuarla ilgili bahsedilmeye değer birkaç şey var. Bu fuarın açılışında konuşulanlardan birazcık ders çıkarmak gerek.

Neden Türkiye’nin uluslararası kitap fuarı yok diyemiyorum. Diyemiyorum bile, çünkü kitap satışları ortada. Hemen “korsan çok” diye bok atmadan önce, onlarda da korsanın çok olduğunu, bırakın korsanı kitapların PDF versiyonlarının Internette cirit attığını hemen hatırlayalım.

Türkiye’nin “muasır medeniyetler seviyesine ulaşması”,o da hazreti bürokrasi izin verirse, çook uzun sürecektir. “Matbaa bilmemkaç yüz sene sonra geldi, cumhuriyet Türkiyesi Internet’i 10 sene sonra getirdi” demek de ancak aptalların öğüneceği bir durum.

NTV’yi açtığımda Boos namlı bir zat konuşuyordu; kimdir necidir bilmiyorum. “Kitabı belli bir formatta düşünmemek, onu bir fikri eser olarak ele almak gerekir” gibi, yarı cahil Türk aydınının henüz kavrayamadığı güzel bir tespitte bulundu ve blogların, Internet sitelerinin de kitapla aynı kapsamda ele alınması gerektiğini söyledi.

Bloglardan bahsedelim biraz. Çünkü Türkiye’de ilk defa insanlar yazabilecek ortam buluyorlar ve iyi ya da kötü, kayda değer bir dinamizm var.

Ama, birsürü güzel blog, davulcu yellenmesi gibi arada kaynıyor!

İnsanların bloglarını tanıtmaları için fazla şansları yok. Blograzzi, halen Türkiye’deki tek “pazar yeri”. Birileri el atsaydı, Blogmani ikinci olacak ve farklı bir yol izleyecekti; ancak şimdi dönüp Blograzzi’nin bile durumuna baktığımda, en azından popülarite açısından önemli bi fırsat yakalayamayacak olduğumuzu görebiliyorum.

Maalesef insanımız, blog konusunda da derhal kötü alışkanlıklar kazandı!

Yaklaşık 1 hafta önce Blograzzi’ye girip blog avına çıktım. Uzatmadan, tespitlerimi aktarayım:

1.Bloglararası linkler -blogroll’dan değil, pingbacklerden, bir başka blogdaki yazılara verilen linklerden bahsediyorum- inanılmaz derecede düştü. Kendimden örnek vereyim; bir zamanlar 80′lerde olan Technorati authority puanım şimdilerde 20 civarında.

2.Bazı blogcular, özellikle yeniler, Blograzzi’de gereksiz bir PR yarışmasına girip yazacakları zamanı haybeye harcıyorlar. Blograzzi’nin hit anlamında reel bir getirisi yok. İlk 50′de olduğum halde Blograzzi’deki tıklamalar 3000 bile değil; 1 günlük hitimden daha az.

3.Tasarım kurbanı olan çok fazla yazar var. Siyah fona gri, 8 puntoyla yazılan bloglar gördüm. Gözlerim çok iyidir; okuma konusunda iştahlıyım ve monitörüm 22 inç; eğer ben okurken zorlanıyorsam, insanların %90′ından fazlası zorlanacaktır.

4.Artık çirkeflik aşamasına gelmiş bir “link takası” mevzusu var. Pagerankini artırmak için kıçını yırtan ciddi sayıda blogcu var ve bunların ciddi bir kısmı da çöp bloglar. İnsanlar Google aramalarında nadiren ikinci sayfaya geçiyor ve ilk sıralarda çıkan bu bloglar diğer düzgün blog ve sitelerin hakkını zaptetmiş oluyor.

Yeni moda, “saadet zinciri”. Birsüre blogları dolaşın, fark edeceksiniz: Bir grup varki, sadece kendi arasında link alıp veriyorlar. Sanki Devlet Malzeme Ofisinden çıkmış gibi, hepsinin blogroll’u aynı!

Son pagerank güncellemesinden bu yana 5′den 3′e düşen bloglar var. Tabii, 2′den 4′e, 5′e çıkanlar da. Yükselenler de genelde “saadet zinciri” üyeleri.

Ahlakı yeniden düşünmek

Bayramda Edirne’deydim. “İnsanların özel hayatlarına saygı” prensibim uyarınca adını zikretmeyeceğim bir akrabam, tüylerimi diken diken eden birşey söyledi. Eğer 10 sene önce olsaydı, abartmıyorum, çatalı alıp rastgele bir tarafına saplardım. Yapmak istemedim mi, çok istedim. Yapmadım,çünkü lanet olsun yaşlandım. Artık kavgaya gürültüye eskisi gibi tahammül edemiyorum. Bundan kaçınıyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Başka nedenler de var, ama hiçbirisi “aile ilişkilerini bozmamak” değil.

Sülalenin erkekleri ve kadınların bir kısmı oturmuş rakı içiyoruz. Doğrusunu isterseniz, Mastika rakısının bu kadar güzel olduğunu keşfetmem uzun sürdü. Rakı içmenin gerçekten bir yaşı var.
Televizyon açık; çünkü yengem herkes sohbet ederken kenara çekilip TV izlemeyi sever. O sırada, artık her çocuğun sigortalı olacağına dair bir haber.

Bence bu Türkiye için bir devrim. Türkiye tarihinde, sosyal güvenlik adına yaşanmış belki de tek olumlu şey.

Gerçekten mutlu oldum; çünkü artık 5 yaşında çocuklarının parasızlık yüzünden ölmesini görmeyecek insanlar. Televizyonlar da bu insanları sömüremeyecekler. Şimdi sevdiğiniz birinin, özellikle de çocuğunuzun, bırakın kendi çocuğunuzu, herhangi bir çocuğun parası olmadığı için boku bokuna öldüğünü düşünün.

Çocukları da bırakın, herhangi bir insanın parasızlık yüzünden öldüğü bir dünya, yokolmayı hak ediyordur. Bu boktan hepimiz sorumluyuz; dilenciye sadaka vermek vicdanınızı kurtardığınızı zannetmenizi sağlayabilir ama gerçekte çok fazla bir şey değiştirmiyor. Neden mi? Çünkü çoğu insan hala insan olamadı. Birazcık bile.

Herif, “şimdi bunun maliyetini de çalışana yükleyecekler” dedi, sinirlendi.

“Senin yedi zürriyetini..” diye başlamak kafamdan geçerken, rakıyı fondipledim. Bir tane daha doldurup balkona çıktım.

Herşeyin anlamsız geldiği zamanlardan biriydi. Kimisi, cebine iPhone’u koyunca rahatlayıp, “hayat güzel” diyebiliyor. Benim gibilerinse cevap vermesi gereken çok soru var. Sigara aldığım bakkalın suratı asıksa moralim bozuluyor. İnsanları çok mu seviyorum? Hayır. Sadece merak ediyorum. Adam belki o anda ciddi bir dram yaşıyor. İşin daha boktan tarafı şu; çoğu insan, ufak müdahalelerle düzelecek şeyler yüzünden, aptalca inançlar yüzünden, toplumun gerzekçe algıları ve müdahaleleri yüzünden bu dramı yaşıyorlar. Kanser olan biri beni çok da üzmüyor; çünkü hastalanıp ölmek, doğal hayat sürecinin değiştirilemez gerçeklerinden biri. Ama bir yanda açlıktan ölen insanlar gibi bir “insanın” asla kabul edemeyeceği gerçekler var.

İster kabul edin ister etmeyin, yaşadığınız hayatın çok çok küçük bir kısmı üzerinde kontrole sahipsiniz. Belki birinden hoşlanıyorsunuz, belki o da sizden hoşlanıyor; ama bir ilişkiniz olmayacak ve bu ikiniz istemediği için değil, arkadaşlarınız, toplum ya da sizin inançlarınız izin vermediği için böyle olacak.

En temel ahlak kurallarından biri “çalmamak”.

Muhtemelen, paranız olmadığı için hiç aç kalmadınız. Onun için, çalmak size çok ayıp gelebilir. Hatta, “asla çalmam” diye atıp tutabilirsiniz. İyi, ölün o zaman.

Çocuğunuz ilaç parası olmadığı için ölürken siz yine de çalmayın. Emin olun ikinizin mekanı da cennet olacaktır!

“Macera olsun diye” yapılan birkaç “market fareliği” dışında hiç çalmadım. Ama çalmam diyemem. Kendine saygısı olan her insan gibi -ahlak demiyorum-, daha iyi bir hayat standardı için, başarı için, daha çok kadınla yatmak için, daha pahalı bir viski, daha hızlı bir araba için asla çalmam. Gelgelelim, ortada bir ölüm kalım meselesi varsa, düşünmem bile. Evet; küçük kurallar da olmalı. Çaldığınız kişi sizin kadar zor duruma düşecekse ondan çalmamalısınız. İhtiyacınızdan fazla çalmamalısınız. Ama sizi bu duruma düşüren kişiden çalıyorsanız, bence bunun bir limiti olmamalı!

Ahlak sizi mi koruyor? Toplumu mu koruyor? Toplumun iyiliği içinmi?

İnsanlar pisi pisine ölürken, “çalma” kuralının toplumu korumadığı kesin. Sizi de korumuyor; zira ölen ya sizsiniz, ya da çok sevdiğiniz biri.

Toplumun iyiliği için mi? Ölen masum çocukların iyiliği için olmayabildiği kesin. Ama evet; ilaç şirketlerinin deposunu soymuyorsanız, ahlak onları koruyor.

Gerçek şu ki, ahlak çoğu zaman ahlaksızın işine yarıyor.

Sözgelimi, siz ilaç olmadığı için ölürken (gerçek), ilaç şirketinin deposunu soymadığınız için erdemli bir iş yapmış oluyorsunuz (mit). İlaç şirketi, ultra yüksek karlarla büyük paralar kazanıyor ama (gerçek), muhtemelen “öbür tarafta” siz ondan daha iyi durumda olacaksınız (mit).

4, toplam 141 sayfa«123456789101112131415»...Last »